PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kim Kimdir ?



ELALI
14-11-06, 14:34
A SERİSİ
Abdi İpekçi (1929 - 1979)

1929 senesinde İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra Galatasaray Lisesini bitirdi. Sonra bir müddet Hukuk Fakültesine devam etti. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gibi çeşitli gazetelerde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Ali Naci Karacan'ın çıkardığı Milliyet Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.

Bir müddet sonra da genel yayın müdürü oldu. 1961 senesinden 1 Şubat 1979 tarihine kadar aynı gazetenin başyazarlığını da yürüten Abdi İpekçi, Türkiye Gazeteciler Sendikesi, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi vazifelerde bulundu. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul’daki evinin yakınlarında kimliği meçhul kişi ya da kişiler tarafından öldürüldü.

-----------------------------------------------------------------------
Ali Kuşcu ( ? -1474 )

Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri'nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. "Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır." Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu'yu "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u" olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey'in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. . Asıl adı Ali Bin Muhammet'tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul'da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi'nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu'ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır.
Uluğ Bey'in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant'ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu'in al-Din el-Kaşi'den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid'in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi'nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu'yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc'inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi'nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han'a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu'nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur.
Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu'yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.

ESERLERİ:

Ali Kuşcu'nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;

Risale-i fi'l Hey'e (Astronomi Risalesi)
Risale-i fi'l Fehiye (Fetih Risalesi)
Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
Tecrid'ül Kelam (Sözün Tecridi)
Risale-i Adudiye
Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
Vaaz
İstiarad
__________________
Hep derdin ya biliyorum...
Ben olmayacağım ama,
Sana söylediğim o söz hep varolacak:
Seni seviyorum...

Hala melegimsin ve hep oyle kalacaksın

İzmir eziyet oldu bana istanbulu özledim.

-----------------------------------------------------------------------

Alev Alatlı
(1944 - ) biyografisini kendisinden okuyalım You can see links before reply

1944'de, Menemen, İzmir'de doğdum. Babam, Ertuğrul Alatlı, ailesinin izini ikinci Viyana kuşatmasında, kuşatmanın zamanının yanlış olduğunu söyleyerek muhalefet ettiği için zamanın sadrazamı Kara Mustafa Paşa tarafından boynu vurulan Rumeli Beylerbeyi "İhtiyar" ya da "Uzun" ya da "Arnavut" İbrahim Paşaya kadar sürer. Dedem, İstiklal Savaşı gazisiydi: Prizenli Ahmet Seyfettin Bey. Anne tarafım da Rumellidir. Annemim babası Selanik kadılarından, Halil İbrahim Uygur. Cumhuriyetten sonra ülkenin muhtelif yerlerinde ağır cezareisi olarak hizmet vermiş. Anne tarafımdan Üsküdarlıyız. Üçüncü Selim'in sermüezzini Sadullah Ağa'ya uzanan bir geçmişimiz var. Tiyatro yazarı Musaipzade Celal bey, annemin büyük amcasıydı. Ailenin her iki tarafından birinci kuşak, Balkan Harbinin o dehşet verici göç hadisesini yaşamış olan acılı insanlardır. Benim oluşumumdaki etkileri büyüktür. Boynunun vurulmasına bir kaç saat kala, Padişah'a yazdığı mektupla Kara Mustafa'nın bu eyleminden ötürü "cezalandırılmamasını" isteyen, "cezalandırılmasının devletin aleyhine olduğunu" yazan İhtiyar İbrahim Paşa'nın cesareti ve etiği hiç aklımdan çıkmaz. Babam askerdir, annem Fürüzan Alatlı, Cumhuriyet'in özenle yetiştirdiği at binen, Fransızca şiirler okuyan kız çocuklarındandı, üstün bir elişleri sanatçısıydı. Yaklaşık dört yıl önce kaybettik.

Okuma alışkanlığını ve zevkini babamdan aldım. Mesleği gereği ülkenin en yoksul yörelerinde yaşadığımız -kendimizin de en parasız olduğumuz - zamanlarda bile, ne yapıp yapıp bana ve kız kardeşim Işıl Alatlı'ya "Doğan Kardeş"imizi, "Nedir, Niçin, Nasıl'" serilerimizi temin etmiştir. "Polyanna"yı ellili yılların başında okumuştum, "Robinson Crusoe"yu, "İki Senelik Mektep Tatili"ni da ellili yılların Erzurum'unda. Erzurum'un hayatımda özel bir yeri vardır. Ankara'da - Mimar Kemal İlkokul'unda- başladığım eğitimimi, bir sömestirlik Karaköse arasından sonra, Erzurum Kültür Kurumu İlkokulu'nda tamamladım. Müthiş bir öğretmenim vardı, Emine Akkoyunlu. Kişiliğimin oluşmasında büyük emeği vardır.Üç yıl kadar önce Erzurum'a "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsüyle ilişkili bir konferansa gittiğim zaman kendisini buldum ve elini öptüm. Daha sonra hakkımda biyografik film yapıldı. Emine Hocamın o filmde yer almasını sağlayabilmiş olmaktan çok mutlu oldum. Ufak bir hak ödeme gayreti! Erzurum'un bir başka önemi de, o zamanlar binbaşı rütbesindeki Babamın İngilize öğrenme gayretleri. Kaset yok, video yok hatta sözlük yok - çöp bacaklı insan çizimlerinden oluşan bir Gatenby kitabı ve babam İngilizce'yi sökmeye çalışıyor. Kimsenin nedenine akıl erdiremediği bir gayretti ama yaptı. Dil sınavında başarılı oldu ve biz "ataşemiliter" olarak Japonya'ya atandık.

Orta Okulu - Ankara, Namık Kemal Ortaokulu- bitirdiğim yıl, Tokyo'ya gittik. Liseyi orada, "The American School in Japan" isimli bir kolejde - Nakamegura'da - okudum. İnanılmaz bir kabustu! Ortaokul İngilizcesi ile Amerikan Koleji. Bir yandan da Japonca! Ama bizim ailede "olmaz olmaz!" Dolayısıyla, ayılarak bayılarak da olsa, oldu.

Döndüm ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girdim. Ekonomi-İstatistik Bölümü ve Hocaların Hocası, rahmetli Fuat Çobanoğlu. Medeniyet Tarihi, ekonomi, ilahiyat ve kimya - bu ilgisiz sandığım disiplinleri bütünleştiren, "holistic" düşünme biçimini öğreten adam. Zamanının çok çok ilerisinde bir düşünürdü ve onu bizim sınıf öldürdü. Öylesine düş kırıklığına uğrattık ki, bize dayanamadığını ve hayattan vazgeçtiğini düşünüyorum. Hayır, intihar etmedi ama yaşaması için bir neden de görmedi. Onu en iyi anlayanlardan birisi de Ege Cansen'dir. Ege, bizlerden büyüktü ve ona daha yakındı. Şimdilerde Hürriyet'te yazıyor ve düşünce namusuna en çok güvendiğim insanlardan birisi olmaya devam ediyor. Bizim zamanımızın Orta Doğu'su, TBMM'nin bahçesine kurulmuş barakalardaydı ama Birinci Beş Yıllık Plan'ının hazırlanmasında yardımcı olan Jan Tinbergen gibi Nobel sahibi ekonomistlerden ders aldık. Chenery Clark, MIT'den adını hatırlamadığım başka birileri de oradaydılar. Dahası, bazılarımıza Planlama'da görev verdikleri için "İstatistik" gibi nisbeten zor konuları "uygulayarak" öğrendik. Önümüze büyük hesap makinaları koyarlardı - Facit'ler - ve biz, başımızda Hollandalı profesör Weinreb - ülkedeki zeytin ağaçlarının sayısından yola çıkarak on yıl sonrasının zeytinyağı rekoltesini tahmin etmeye çalışırdık. Bu durumda formüller sular seller gibi ezberleniyor - çünkü anında kullanıyorsunuz.

İyi yetiştiğimizi düşünüyorduk ama Amerikalılardan korkuyorduk - ya bizden daha iyi öğreniyorlarsa diye. Çünkü biz, doktoralarımızı yapıp ODTÜ'ye hoca olarak geri dönmek üzere şartlanmıştık. Nitekim, benim sınıfımının tümü B.S.lerimizi aldıktan sonra yurtdışına okumaya gittik. Ben, ve sonradan eşim olan sınıf arkadaşım Alper Orhon, Amerika'ya gittik. Ben, Fulbright, o Ford Foundation bursu ile. Vanderbilt University, Nashville, Tennessee. Master'ım oradan. Kalkınma İktisadı ve econometrics. Orada gördük ki, en az Amerikalı öğrenciler kadar iyidik. O yıllar, ODTÜ'den çıkanlar ABD master programlarına sorgusuz sualsiz alınır olmuşlardı. Benim ekonomi eğitimini doktoraya taşımaktan vazgeçişim de "econometrics." Ekonomi biliminin o denli numaralandırılmasında hep bir yanlışlık olduğunu hissetmiş olmam. Bu başka bir tartışma konusu! Herneyse. Doğru düşünmem gerektiğini, daha doğrusu nasıl düşünmem gerektiğini öğrenmek için felsefeye geçmeye karar verdim: "Dartmouth College" New Hampshire. Burada da positivistlere - August Compte ekibine- çattım. Yapmam gerekenleri yaptım, akademik ünvanları topladım ama yetmediğini daha doğrusu içime sinmediğini biliyordum. Önce, "düşünce tarihi" sonra da "ilahyat" öğrenmem bu yüzden.

Türkiye'ye döndüğümde yaklaşık beş yıl, semavi dinler ve İslamiyet'le uğraştım. İki kere de Kahire'ye, el-Ezher'dekilerle konuşmaya gittim. Bu arada, 1968-69 yılları arasında ABD'de Maine Eyaletinde öğretim üyeliği yaptım. Türkiye'ye döndüm, İstanbul Üniversite'sinde ve DPT'de çalıştım. Daha sonra University of California, Berkeley'in Türkiye'de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendim. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak "Bizim English" isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardım. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldım. 1984 yılında hep yapmak istediğim bir işi yapmak için eve çekildim ve yazmaya başladım. Funda'yı okula gönderir ve daktilonun - sonra PC- başına oturur, o dönünceye kadar çalışırdım. Halen de öyle yaşıyoruz, ben, Funda ve Kaan. Geceleri uyku için kullanıyor, gündüzleri çalışıyorum. Sokağa çıkmaktan hazetmiyorum. Hemen her zaman masanın başındayım. Funda, Kaan ve Murat bana bu siteyi biraz da onun için düzenlediler. Okurlarım beni bulabilsinler diye. İmza günü de sevmiyorum, tv'lerde boy göstermeyi de. Gün yirmidört saat çünkü ve ben çalışmak istiyorum.

Basılan ilk romanım "Yaseminler Tüter mi Hala'" Ocak, 1985'de çıktı. Ondan önce "Aydın Despotizmi" diye bir deneme var. Yalçın Küçük'ün "Eylülist roman" dediği Latife Tekin'in "Gece Derslerine" karşı bir savunmadır. Yeni baskısı yapılmamıştı çünkü kitabın ancak Latife'nin ve Küçük'ün kitaplarıyla birlikte okunduğu taktirde bir anlam ifade edeceğini düşünüyorduk ki bu doğru. Yine de okurlar görmek istedikleri için Mustafa Demirkanlı - yayıncım, Boyut Yayınevi - basmaya karar verdi. Öte yandan, "Yaseminler Türer mi Hala'" Eleni olarak doğan, Naciye'ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum'u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir. Ben yazdığımda Kıbrıs ve Kıbrıs'a benimki türden bir yaklaşım moda değildi - kitap yerini tam bulmadı. Türkler fazla Yunan yanlısı, Yunanlılar fazla Türk yanlısı buldulardı - belki bundan sonra. Yönetmen Yusuf Kurçenli, filmini yapmak için uğraşıyor, açıkcası, finansman peşinde. Bakalım ne olur. İkinci kitabım, "İşkenceci" bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da "şiddet"i ve şiddetin türevi "işkence"yi irdeledim - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret ettim. Bence esas problem buradadır. Türkiye toplumunu ölümcül bir ruh hali vardır - derken, "Viva La Muerte" geldi. "Yaşasın Ölüm!" ve "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsü. Or'da kimse var mı' Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992'de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or'da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama "fuzzy"dir. "Fuzzy" yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. "Hem solcuyum hem de sağcı" dediği için dışlanmış, ne Şiran'a ne de Selahattin'e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu "Holistic" ya da "bütüncül" düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar. "Kadere Karşı Koy A.Ş." bundan sonra geldi. Bir tiyatro oyunu olarak başladığım sonra romanlaştırdığım bir öyküdür. Türk erkeğinin cinselliğini ve kadınların buna karşı aldıkları tavırı anlatan, traji-komik bir romandır. Traji komik ve gerçekçi bir sosyal eleştiri.

Son kitap, "Schrödinger'in Kedisi" iki cilt: "Kabus" ve "Rüya." 2035 Türkiye'sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor. Yine bir kadın karakter, İmre Kadızade, Rodoplu'dan daha bilinçli ama bir bakıma daha da şanssız.

Bunların dışında bir kaç çevirim var. Edward Said'ten - Türkiye'nin tanıması gerektiğini düşündüğüm bir adam, hatta ben olsam onu ve Cemil Meriç'i lise kitaplarına zorunlu okuma olarak koyardım. Bir de küçük bir kitap, "Eylül 1998." Bir deneme, şiirimsi.
-----------------------------------------------------------------------

Attila İlhan

15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkanlarıyla yayımladı.


Paris Yılları

1948 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.Bu hapiste yattı. daha sonra hapisten çıkmıştır.
You can see links before reply

İstanbul - Paris - İzmir Üçgeni

1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem, Attilâ İlhan'ın Fransızcayı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.


Sanatta Çok Yönlülük

1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayımlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.

You can see links before reply

İstanbul'a Dönüş

1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak 'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet (2 Mart 1982-15 Kasım 1987) ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından 2005 yılına kadar köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürdü. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.

İlk romanı Sokaktaki Adam yayınlandığında 10 roman yazmıştı. Bunlar hiç gün ışığına çıkmadı. Attilâ İlhan bunun sebebini bir söyleşide şöyle açıklıyor: "... bir çok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır." (Düşün, Haziran 1996).

Roman serüvenine başladığında döneminin diğer yazarları daha çok yerel ve kırsal olayları, kişileri işlerken Attilâ İlhan şehir insanını Türkiye'nin yakın dönem tarihini siyasal, ekonomik ve sosyal yanlarıyla ele alan bir yapı içerisinde işliyordu. Sadece İstanbul, İzmir gibi Türkiye'nin büyük şehirlerini, işlediği dönemin yaşam tarzını, ekonomik ve sosyal sorunlarını kahramanlarının gözüyle yansıtmakla yetinmiyor; aynı zamanda, batı kültürünün Türkiye'ye ne şekilde yansıdığını, olumlu ve olumsuz etkilerini, çizdiği karakterlerle ve Avrupa'daki şehirlerle örtüşen bir yapı içerisinde irdeliyordu.
You can see links before reply
Yakın Dönem

Attila İlhan, 11 Ekim 2005'te İstanbul'daki evinde hayata veda etti. Attila İlhan 80 yaşındaydı.




Romanları:

" Çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, onlar bizi okumazlar.
Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız, başka üç beş kişidir."

Attilâ İlhan



İlk romanı Sokaktaki Adam yayınlandığında 10 roman yazmıştı. Bunlar hiç gün ışığına
çıkmadı. Attilâ İlhan bunun sebebini bir söyleşide şöyle açıklıyor: "... bir çok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır." (Düşün, Haziran 1996).

Roman serüvenine başladığında döneminin diğer yazarları daha çok yerel ve kırsal olayları, kişileri işlerken Attilâ İlhan şehir insanını Türkiye'nin yakın dönem tarihini siyasal, ekonomik ve sosyal yanlarıyla ele alan bir yapı içerisinde işliyordu. Sadece İstanbul, İzmir gibi Türkiye'nin büyük şehirlerini, işlediği dönemin yaşam tarzını, ekonomik ve sosyal sorunlarını kahramanlarının gözüyle yansıtmakla yetinmiyor; aynı zamanda, batı kültürünün Türkiye'ye ne şekilde yansıdığını, olumlu ve olumsuz etkilerini, çizdiği karakterlerle ve Avrupa'daki şehirlerle örtüşen bir yapı içerisinde irdeliyordu.

ELALI
14-11-06, 14:52
Ayn Rand ( 1905 - 1982 )

Ayn Rand, asıl adıyla Alişya Rosenbaum , 2 Şubat 1905'te Rusya'da, St. Petersburg'da doğdu. Altı yaşında kendi kendine okumayı öğrendi ve iki yıl sonra bir Fransız çocuk dergisinde ilk hayâlî kahramanını keşfetti. Bu ona hayatı boyunca örnek olacak başlıca kişiydi. Dokuz yaşında roman yazarı olmaya karar verdi. Mistisizme ve kollektivist Rus kültürüne karşı çıktı ve Walter Scott ve özellikle beğendiği yazar olan Victor Hugo ile tanıştıktan sonra kendisini Avrupalı bir yazar olarak görmeye başladı. Yüksek öğrenim yıllarında desteklediği Kerensky'nin iktidara gelişine ve başından beri yanlış ve tehlikeli gördüğü Bolşevik Devrimi'ne tanık oldu. Savaştan kaçarak ailesiyle birlikte Kırım'a yerleşti ve orada yüksek öğrenimini tamamladı. Son komünist zaferi babasının eczanesine haciz getirdi ve yoksulluk dönemi başladı.Ailesi Kırım'dan döndüğünde, o felsefe ve tarih üzerinde araştırma yapmak üzere Petrograd Üniversitesi'ne girdi. 1924'te mezun olurken, hakkında soruşturma başlatıldı, üniversite dağıldı ve komünistler üniversite yönetimini devraldı. Hayatının giderek kötüleşmesine rağmen onun en çok hoşlandığı şey Batı film ve oyunlarıydı. Filmlere olan hayranlığı sebebiyle, 1924'te oyun yazarı olarak Sinema Sanatları Enstitüsü'ne girdi.

1925'lerin sonuna doğru Birleşik Devletleri ziyaret etmek için Sovyet Rusya'dan ayrılmaya karar verdi. Sovyet makamlarına ziyaretinin kısa olacağını söylemesine rağmen Rusya'ya bir daha asla dönmemeye kararlıydı. 1926'nın Şubat ayında New York'a vardı. Şikago'da altı hafta geçirdi, vizesini uzattırıp oyun yazarı olarak kariyerine devam etmek üzere Hollywood'a gitti. Hollywood'daki ikinci gününde DeMill onu stüdyosunun kapısında beklerken gördü ve Kralların Kralı film setindeki işleri yürütmeyi teklif ederek, iş ve avans verdi. Böylece Ayn Rand metin okuyucusu oldu. Bir sonraki hafta stüdyoda 1929 yılında evlendiği aktör Frank O'Connor'la tanıştı. Frank'ın ölümü ile sona eren evlilikleri 50 yıl sürdü.

Oyun yazarlığı dışında çeşitli işlerde birkaç yıl çalıştıktan sonra bir film stüdyosunda vestiyer olarak çalıştı ve Kırmızı Piyon adlı oyun metnini 1932 yılında Universal Stüdyolarına sattı. İlk romanı olan "We The Living" (Yaşamak İstiyorum) 1933'te tamamladı1. Roman, Sovyet Rusya'da komünist rejimin baskılarını ve insanların sıkıntılı yıllarını anlatmaktadır. Otobiyografik yönü ağır basan romanda baskıcı komünist rejimin bireylerin hak ve hürriyetlerine müdahalesi anlatılır. Romanda yoğun bir sosyal hayat görüntüsü altında bireyin özel hayatının yok oluşu göz önüne serilmektedir. Rand'ın bu romanı yayınevleri tarafından reddedildi. Yıllar sonra Amerika'da Macmillian ve İngiltere'de Cassell adlı yayımcılar tarafından (1936) yayınlandı.

1935 yılında "The Fountainhead" (Pınar)2 adlı romanını yazmaya başladı. Hikaye geleneksel standartlara karşı olan, savaşta doğruluktan taviz vermeyen ve aynı zamanda kendisini de hezimete uğratmaya çalışan güzel bir kadına aşık olan zeki, genç bir mimarı anlatmaktadır. Şu ana kadar 6 milyondan fazla satılan bu roman her yıl 100 binden fazla genç okuyucuya ulaşıyor. Ayn Rand Pınar'ı şöyle tasvir ediyor: Sonu ne olursa olsun insanoğlu yaşamının şafağında doğası ve hayat potansiyeliyle ilgili mükemmel vizyonunun peşine düşer. Bu vizyonu bulmak için bir kaç ipucu vardır. Pınar bunlardan biridir. Pınar son kısmında gençlik ruhunun önemini vurgulamakta, insanın şerefinin önemine işaret etmekte ve bunların hangi ortamda yaşayacağını göstermektedir. Pınar da 12 yayıncı tarafından reddedildi fakat sonunda Bobbs-Merrill tarafından yayına kabul edildi. Roman 1943'te yayınlandı, hemen klasik haline geldi ve Ayn Rand da romanla birlikte bireyci felsefenin şampiyonu olarak tanındı. Ayn Rand 1943'ün sonlarına doğru Pınar'ın senaryosunu yazmak üzere Hollywood'a geri döndü, ancak savaş zamanının kısıtlamaları bu projeyi 1948 yılına kadar erteledi. Bu arada "Anthem"3 (Ben) hikâyesini yazdı. Ancak hikâyedeki fikir ve olaylarda hiçbir değişiklik yapmadan, sadece içindeki birtakım aşırı kelimeleri çıkarttı. "Ben"; bir nükleer savaştan sonra ortaya çıkan totaliter sistemde yaşayan bir kimsenin, sözlüklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri "biz" kelimesi tarafından doldurulan "ben" kelimesini ve kendini keşfedişinin hikayesidir. Rand bu hikayede "gerçek özgürlük"ün ne olduğunu en kısa ve en veciz bir şekilde dile getirmiştir. Prodüktör Hal Wallis için oyun yazarı olarak çalışan Rand, 1943'te, en büyük romanı olan Atlas Shrugged'ı yazmaya başladı. New york'a geri döndü ve zamanının tamamını Atlas Shruged'ı tamamlamaya adadı.

1957 yılında yayımlanan Atlas Shrugged onun en büyük başarısıydı ve son roman çalışması oldu. Bu roman ABD'de entellektüel açıdan bir dönüm noktası olmuştur ve 40 yılı aşkın bir süredir best-sellerdir. Dünyanın motorunu durduracağını söyleyen ve gerçekten durduran bir adamın hikayesidir. Dünyanın motoru nedir? Her insanın motive edici gücü nedir? Günümüzün uzmanları bu kitabın bir felsefî devrim olduğunu söylemektedir.

Rand kendisini aslında roman yazarı olarak görmesine rağmen, hayâlî roman kahramanları yaratarak, bireyci felsefesinin ilkelerini tanıtırken insanlara veya en azından düşünme zahmetine katlananlara kendi içinde tutarlı, dürüst ve rasyonel bir yaşama tarzı sunmayı amaçlıyordu. Bundan dolayı Rand, Objektivizm felsefesi hakkında yazmaya ve dersvermeye başladı. Bir röportajda Ayn Rand'a objektivizmin önkabulleri nelerdir ve nereden başlar diye sorulduğunda şöyle demiştir: Objektivizm mevcudiyetin varolduğu aksiyomuyla başlar. Bu aksiyom objektif bir gerçekliğin duygularımızdan, hislerimizden, dileklerimizden, umutlarımızdan veya korkularımızdan bağımsız olarak varolduğunu belirtir. Objektivizm insanın gerçekliği algılamak ve eylemlerine yol göstermek için tek aracının mantık olduğunu savunur. Mantık derken insanın duyularıyla elde ettiği bilgileri tanımlayan ve düzene sokan işlem kastediliyor. Objektivist etiğin değer standardı, insanın insanca vasıflarını muhafaza ederek yaşaması, yani insan hayatı için, ya da diğer bir deyişle rasyonel bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta kalması için gerekli olan neyse odur. Objektivist etik özünde insanın kendi iyiliği için yaşadığını, kişisel mutluluğunun en yüksek ahlâkî amacı olduğunu ve ne kendini başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmesi gerektiğini savunur. Ayn Rand 1962'den 1976'ya kadar felsefî denemeler yazmaya devam etti. Makaleleri 9 kitapta toplandı ve objektivizme ilgi duyanların felsefî çalışmalarda ilk başvuru kaynağı oldu. Ayn Rand 6 Mart 1982'de New York'daki apartman dairesinde öldü.

Ayn Rand'ın hayattayken yayımlanan her kitabı hâlâ basılmaktadır. Kitapları her yıl 500.000 adet satılmaktadır. Şimdiye kadar satılan Rand kitaplarının sayısı toplam 20 milyondan fazladır. Ölümünden sonra da bazı çalışmaları izleyicileri-hayranları tarafından yayınlandı. Onun insana bakış açısı ve felsefesi binlerce okuyucunun yaşamını değiştirdi Rand'ın Amerikan kültürüne olan etkisinin büyümesiyle birlikte ülkedeki felsefî hareketlilik arttı.

Filozofun diğer eserleri objektivizmi anlatan makalelerinden oluşturulan kitaplardır: For The New Intellectual, Capitalism:The Unknown Ideal, The Romantic Manifesto, The New Left, Objectivist Epistemology, Basic Principles of the Objectivism, Objectivist Newsletters, The Virtue of Selfish.

-----------------------------------------------------------------------



ARCHİMİDES





ARŞİMED

(MÖ 287-212)


"Bu ay,ilkçağın en önemli bilim adamlarından Arşimed hakkında bir yazı var.Eğer yazıyı okursanız Arşimed'in binlerce yıl önceden yarınları nasıl yarattığını ve nasıl tarihin en önemli bilim adamlarından biri olduğunu anlayacaksınız."

İlginç bir hayat !!!
Arşimed, belki de suyun kaldırma kuvvetine ilişkin ilk fizik yasasını bulduğu için hepimizin tanıdığı bir matematikçi. Arşimed hakkında günümüze kalan bilgiler hiçbir Eski Çağ bilim adamınınkiyle karşılaştırılamayacak kadar çoktur. Ancak bu bilgilerin yanı sıra onun hakkındaki yakıştırma öykülerce de bolcadır ; kimilerine göre bir hamamda yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini bulup Eureka (buldum) nidalarıyla hamamdan yarı çıplak fırlamıştır. Başkalarına göre ise bu, Arşimed'in Kral Hieron'un tacındaki altın oranını saptamak için bir yöntem bulduğunda gerçekleşmiş bir olaydır.

Asla böyle bir olay olmamasına rağmen savaşta Roma'lıların gemilerini dev aynalarla yakma fikri yine onun kafasından çıktığı söylenir. Arşimed gençliğinin bir kısmını o zamanların bilim merkezi İskenderiye'de geçirmiş, daha sonra hayatının geri kalan kısmını yaşadığı, doğduğu Yunan kenti olan Syrakusa'ya dönmüştür. Syrakusa kentinin kralı II.Hieron'un yakın dostu olduğu biliniyor.

Arşimed, MÖ 213'te başlayan Roma kuşatmasında,ilginç bazı savaş araçları yaparak Syrakusa'nın düşmesini uzun süre engellemiş ancak kent Roma'lıların eline geçtiğinde ise Roma'lı bir asker tarafından öldürülmüştür. Bu konuda anlatılan hikaye şudur : Roma'lı asker Arşimed'i kumlara matematiksel bir diyagram çizerken bulur. Askerin teslim ol ikazına karşın Arşimed diyagramıyla ilgilenmeyi sürdürür ve "beni rahatsız etme" der ancak bu davranışını canıyla öder. Tabii bu hikaye bir matematiksever olarak beni etkilemiş,'ne yiğit adammış be' diyerek göz yaşlarına boğulmama sebep olmuştur.

Arşimed'in silindir içindeki küreyle, ki bu onunla özdeşleşmiş bir problemdi, işaretli mezarı ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra Cicero tarafından bulundu.

Eserleri
Arşimed'in yapıtlarının çoğu Samoslu Konon ve Kyreneli Erastosthenes gibi dönemin ünlü matematikçileriyle yazışma biçiminde ve tamamen kuramsal içeriktedir. Yapıtlarının dokuz tanesinin Yunanca asılları günümüze kadar ulaşmıştır.
Arşimed,Küre ve Silindir Yüzeyi Üzerine adlı yapıtında kürenin hacminin kendisini çevreleyen silindirin hacminin üçte ikisine, kürenin yüzey alanının ise en büyük dairesel kesitin alanının dört katına eşit olduğunu gösterdi. Dairenin Ölçümü'nde ise Pİ sayısının 3 1/7 ile 3 10/71 arasında olduğunu gösterdi. Düzlemlerin Dengesi Üzerine adlı yapıtında ortaya koyduğu özgün katkıları yüzünden mekaniğin kurucusu olarak gösterilir.
Arşimed mekanik, astronomi, matematik gibi alanlarda bir kısmı orijinal yazımıyla günümüze dahi ulaşan çok önemli yapıtlar sundu. Örneğin küçük bir bölümü Yunanca aslıyla diğer kısmı da Latince çevirisiyle günümüze ulaşan iki ciltlik Yüzen Cisimler Üzerine, hidrostatik dalında yazılmış bilinen ilk eserdir. Bu kitabın en önemli yanı Arşimed ilkesi olarak bilinen, 'Katı bir cismin kendisinden daha düşük yoğunlukta bir sıvıya daldırıldığında, katı cismin ağırlığının, yerini aldığı sıvının ağırlığı kadar azalacağını belirten' ilkeyi ilk kez açıklamasıdır. Daha sonraki çağlardan yapılan göndermelerle Arşimed'in, ışığın kırılmasını inceleyen yapıtı, yüzleri çokgenlerden oluşan ve küre içine yerleştirilebilen yarı düzgün 13 çokyüzlü (Arşimed çok yüzlüleri) ile ilgili çalışmaları olduğu anlaşılıyor.
Arşimed özellikle sıvı içine atılan bir katı cisme taşan sıvının hacmiyle doğru orantılı olarak bir kaldırma kuvveti uygulanması prensibi, kendi adını taşıyan ve suyu yükseltmek için kullanılan burgu, Güneş ve Ay'ın ve gezegenlerin hareketini gösteren iki astronomi küresi gibi buluşlarıyla kendi çağında önemli bir ün edinmişti.

Arşimed neden bu kadar önemlidir?

Arşimed'in matematikte kullandığı ispatlar ve problemleri sunuş biçimi son derece çarpıcı ve özgündür. Onun eserlerinde kullandığı biçimin günümüz geometrisinin en yüksek standartlarında olduğu söylenmektedir. Ayrıca astronomi konusunda da ilkçağda önemli bir bilgin sayılmıştır. Bütün bunlara rağmen Arşimed'in ilk çağda matematiğin gelişimi üzerine etkisi, çalışmalarının çapı ve özgünlüğüyle eşdeğer bir boyuta ulaşamamıştır.

Onun sunduğu bilgiler örneğin Pi sayısı için gösterdiği 22/7 sayısı ilk çağ ve ortaçağ boyunca kullanılmış, ancak yapıtlarının uzun yıllar karanlıkta kalması nedeniyle matematiğe katkısı yapıtlarının 8. yada 9. yüzyılda Arapçaya çevrilmesine kadar gerçekleşememiştir. Örneğin Arşimed'in başka matematikçilere katkı sağlaması amacıyla yazdığı "Yöntem" isimli çok önemli bir eseri 19. yüzyıla kadar karanlıkta kalmıştır. Keza Arap matematikçilerin 9. yüzyıldan sonra yaptığı bazı matematiksel katkılara değin Arşimed'in matematikteki özgün buluşlarına herhangi bir katkı yapılamamıştır.

Arşimed'in başka buluşlarınin değeri, kullanım alanları daha sonraki çağlarda anlaşılmış, örneğin matematik konusundaki yapıtları, 16 ve 17.yüzyıllarda yeniden çevrilip basılmaları sebebiyle Kepler, Fermat, Galilei, Descartes gibi matematikçileri derinden etkilemiştir.Bu da onun yeniden keşfedilmesi demekti ki 1550-1650 yılları arasında Avrupa'da matematik hızla ilerledi.

Son olarak, sizlerinde gördüğü gibi Arşimed binlerce yıl önce verdiği eserleriyle kendisinden sonraki bilimsel çalışmalara yön vermiş ve etkilemiş, günümüz biliminin oluşmasında kendisinden binlerce yıl sonra konuşulan ve dünya varoldukça da konuşulacak olan, özgün ve yeri doldurulamaz katkılar yapmıştır.

-----------------------------------------------------------------------

Aristoteles

Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir İyonya filozofu denilebilir.

Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus'un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria'dan Makedonya'nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan İyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina'ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina'ya gelir gelmez, Platon'un öğrencisi olarak Akademi'ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca'da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina'da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora'da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus'un yöneticiliğine gelmişti. Akademi'nin öğrencisi ve hocası Platon'un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon'un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos'ta Akademi'nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon'un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.

Aristoteles, Assos'ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos'un memleketi olan Mytilen'e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles'in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.

Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos'taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles'e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip'in oturmakta olduğu Pella'ya gitti. Aristoteles'in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336'da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles'i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan'daki ve Balkanlar'daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina'ya döndü.

İskender'in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles'i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise'nin kurulması sırasında İskender'in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina'daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates'i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis'e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.

Aristoteles'in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes'e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles'e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

Aristoteles, İskender'i bırakarak Atina'ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios'un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios'tan gelmektedir.

Lise'de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.

Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise'de ise araştırmalar, Aristoteles'in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

Aristoteles 13 yıl boyunca Lise'nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise'yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.

Aristoteles'in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. "Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir." veya "Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)" gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.

Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası'nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

Aristoteles'e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer'den Ay'a kadar olan kısım, Ayaltı Evren'i, Ay'dan Yıldızlar Küresi'ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren'i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer'in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles'e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer'in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer'e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.

Aristo'nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır.

-----------------------------------------------------------------------

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı (1939 - 1999)

You can see links before reply
Ahmet Taner Kışlalı, Tokat`ın Zile ilçesinde 10 Temmuz 1939'da doğdu. Gazeteci-yazar Mehmet Ali Kışlalı'nın küçük kardeşidir. Kilis Kemaliye İlkokulu'ndan sonra, Kilis Orta Okulu'nu ve Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdi.

Kışlalı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdikten sonra 1962-63 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1968-72 yılları arasında öğretim görevlisi olan Ahmet Taner Kışlalı, 1967 Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptı. Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak akademik yaşamına atıldı. 1988 yılında da profesör olan Ahmet Taner Kışlalı, 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi`nden 5. Dönem İzmir Milletvekili seçildi. Kışlalı, Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. Hükümet'te 1978-79 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.

12 Eylül sonrasında üniversiteye dönen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde siyaset bilimi dersleri verdi. Ahmet Taner Kışlalı, aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi'nde ''Haftaya Bakış'' başlığıyla köşe yazıları yazıyordu. Bu köşesinde Kemalizmi, laikliği, demokrasiyi, insan haklarını savunan ve eğitime önem veren yazılar yazdı. Kışlalı, 1971'de "TRT Bilimsel başarı Ödülü"nü aldı. Kışlalı, 9 Eylül 1995'te geçirdiği trafik kazasında, 28 mayıs 1968'de evlendiği ilk eşi Nilgün Kışlalı öldü, kendisi ağır yaralı olarak kurtuldu. İlk eşi Nilgün Hanım'dan Dolunay ve Altınay adında iki kız çocuğu olan Kışlalı'nın ikinci eşi Nilüfer Kışlalı'dan da Nilhan Nur adında bir aylık bir kız çocuğu vardı.
Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.
-----------------------------------------------------------------------


You can see links before reply (You can see links before reply)




Arthur Schopenhauer




1788'de Danzig'de doğdu. 1813'te Jena'da Über die vierfache Wurzel des Satzes vom Zureichender Grunde (Yeterli Sebebin Dörtlü Kökü) adlı bir tez savundu ve 1818'de, büyük eseri Die Welt als Wille und Vorstellung'u (İrade ve Tasavvur Olarak Dünya) yayımladı. 1820'de Berlin Üniversitesinde doçent oldu; 1831'de öğretim üyeliğinden ayrılarak Frankfurt'ta münzevî bir hayat yaşadı. 1860'da Frankfurt'da vefat etti. Öteki eserleri arasında, Über den Willen in der Natur (Tabiatta irade Üstüne-1836), Über die Freiheit des Menschlichen Willens (İnsan İradesinin Hürriyeti Üstüne-1839), Die beiden Grundprobleme der Ethik (Ahlâkın İki Temel Meselesi-1841), Parerga und Paralipomena-1851 sayılabilir. İki eseri de, ölümünden sonra yayımlandı: "Hayatta Sağduyu Üstüne Özdeyişler" ve "Düşünceler ve Parçalar".
Zamanındaki bütün büyük felsefe akımlarına karşı çıkan Schopenhauer, gerçekte kendi felsefesini kurarken Kant'tan ve Fichte'den esinlenir. Bunlara Hint felsefesinden edindiği yaşama kavramı isteğini de ekleyerek kendi irade ve tasavvur felsefesini kurar. Schopenhauer, bütün doktrinini özneyi de, nesneyi de kapsayan tasavvur ve irade gücü kavramı üstüne kurdu. Dünya bir tasavvurdur, yani o akılda tasavvur edildiğinden başka bir şekilde düşünülemez (idealizm). Schopenhauer bu fenomenler dünyasının dayanağına, "irade" adını verir ve her kuvveti bir irade olarak görür (iradecilik). Bu irade yaratıklarda, yaşama isteği veya yoketme sebeplerine karşı direnme ve onlara hâkim olma eğilimi olarak belirir. Zekâ bile yaşama isteğinin hizmetindedir; bununla birlikte, insan, her yaşantıda ve çabada kötülük ve acının bulunduğunu anlayınca, yaşama isteğinden kendini gene zekâ yoluyla kurtarabilecektir. Bu, hayat şârtlarının karamsar bir analizidir ve Schopenhauer, kendisine ün sağlayan keskin zekâsını ve acı belâgatini bu konuda ortaya koymuştur. Schopenhauer'ın ahlâkı, insanların özdeşliğinden ileri gelen acıma duygusuna dayanır.

ELALI
14-11-06, 18:51
Ataol Behramoğlu (1942)



Günümüz şairlerinden.
Çatalca'da doğdu, AÜ DTCF Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. İstanbul şehir Tiyatroları'nda dramaturg olarak görev aldı. Bir süre Paris'te yaşadı.
İlk şiiri 1960 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. şiir ve edebiyatta bir ekol yaratmak amacıyla önce Yeni Gerçek adlı edebiyat dergisini, ardından ismet Özel ile birlikte Halkın Dostları dergisin! Kurdu. Daha sonra kardeşi Nihat Behram ile Militan adlı sanat dergisini çıkardı.
Bu dergilerde birçok yazar ve şairin tanıtılmasına önayak oldu.
Asya Afrika Yazarlar Birliği Lotus Ödülü'nü 1981 yılında kazandı. Son yüzyıl Büyük Türk şiiri Antolojisi’ni (1988) hazırladı. Rus edebiyatından birçok eseri Türkçe’ye kazandırdı.

-----------------------------------------------------------------------

Aziz Nesin
asıl adı Mehmet Nusret, 1915 yılında İstanbul’da doğdu.

Türk gülmece yazarı. Gazetecilik, yayıncılık yaptı. Toplumun kimi tiplerini olağanüstü bir ustalıkla karikatürleştiren, bürokrasiyle alay eden, devlet çarkının işleyişindeki bozuklukları gülünçleştiren yapıtları, adının yurt sınırlarını aşarak başka ülkelerde de tanınmasını sağladı. Buna karşılık, savunduğu görüşlerden dolayı sık sık kovuşturmaya uğradı; yargılandı; hapis ve sürgün cezaları çekti. Toplumun her kesiminde, her gün yaşanan olayların çelişkili yanlarını, bunların doğurduğu gülünç durumları, her çevrede rastlanan tipleri konu edinen gülmece, romanlar yazdı.



Yapıtlarında toplumsal bozuklukları, haksızlıkları, fırsatçılığı, bürokrasiyi, yanlış değer yargılarını kıyasıya eleştirdi. Çok geniş toplulukların kolayca sevebileceği canlı, hareketli, dolambaçsız bir anlatım yolu izledi. Bir yandan güldürürken, bir yandan da duygulandıran ve düşündüren bir yazar oldu. Onun anlattıklarına benzer terslikler, güldürücü olaylar, küçük insanı, ilerici aydını ezen bozukluklar geniş topluluklarca "Aziz Nesinlik olay" diye adlandırılmaya başlandı. Günlük olaylardan, gazete haberlerinden, politikadan esinlenen A. Nesin'e zaman zaman masallar ve halk hikâyeleri de çıkış noktası oldu. Hikâye ve romanlarındaki bu tür konular ve somut insan ilişkilerine karşılık, oyunlarında insanın kişiliği, ahlaksal, toplumsal konumu gibi temaları yer yer somutlamalara yönelerek işledi. Ancak alışılmış yapıtlarının çizgisini sürdüren oyunlar da yazdı; kimi yapıtları sahneye aktarıldı. Yapıtlarının geliriyle, kimsesiz ve yoksul çocukları meslek edininceye kadar yetiştirmek üzere Nesin Vakfı'nı (Çatalca) kurdu (1972). Mayıs 1993'te Aydınlık gazetesini çıkaran Aziz Nesin gazetenin başyazarlığını da üstlenmişti. 5 Temmuz 1995’de Çeşme'deki imza günü sonrası, saat 01.05'te öldü.
Yıllarla Aziz Nesin



1915 (20 Aralık) İstanbul, Heybeliada'da doğdu.
1925 İstanbul'da Süleymaniye'de 'Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi'nin 3.sınıfına girdi. (Sonradan okulun adı, İstanbul 7. ilkokul oldu.)
1935 Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirip Harp Okuluna geçti.
1937 Ankara'da Harp Okulunu bitirip asteğmen oldu.
1941 2.Dünya Savaşı yıllarında 2 yıl Trakya'da çadırlı ordugahta görev yaptı.
1942 Erzurum Mustahkem Mevkii İstihkam Tb.Bölük Komutanlığına atandı. Bir bomba kazasında yaralandı. Erzincan'da depremde yıkılmış olan ordu cephaneliğinin boşaltılmasıyla görevlendirildi.
1944 Ankara'da Harp Okulu'nda açılan ilk tank kursuna katıldı.
1944 Zonguldak'ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla görevlendirildi.
1945 Askerlikten ayrıldıktan sonra Karagöz Gazetesinde ve Yedigün Dergisinde redaktörlük ve yazarlık yaptı, profesyonel olarak yazarlığa başladı.
1945 Tan Gazetesi'nde köşe yazarlığına başladı. (4 Aralık'ta tek parti iktidarı üniversite gençlerine Tan Gazetesi'ni yaktırdı.)
1945 Yayınlanmış ilk bağımsız yapıtı 'Parti Kurmak Parti Vurmak' adlı 16 sayfalık broşürü çıktı.
1946 Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa ve süreği olan gülmece gazetelerini çıkardı.
1947 Bursa'ya sürgün edilerek güvenlikte gözaltında tutuldu.
1948 İkinci kitabı olan 'Azizname' adlı taşlama kitabını çıkardı. Bu kitap için İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. 4 ay tutuklu olarak süren dava sonunda aklandı.
1949 İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Kralı Faruk her üçü birden Ankara'daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı'na resmen başvurarak, bir yazısında kendilerini aşağıladığı savıyla aleyhine dava açtılar. 6 ay hapse mahkum edildi ve ceza infaz edildi.
1952 İstanbul'da yeni kurulmaya başlanan Levent'te bir dükkan kiralayarak Oluş Kitabevi'ni açtı. Sabahları Levent'teki evlere gazete dağıtıyordu.
1953 İki küçük çocuğuyla birlikte Levent'teki kitabevinden geçimini sağlayamayınca Beyoğlu'nda Bursa Sokağı'ndaki yeni yapılmış hanın bir odasında 'Paradi Fotoğraf Stüdyosu'nu bir ortağı ile birlikte kurdu.
1955 6-7 Eylül faciası olarak tarihimize gelen İstanbul'daki azınlıkların ev ve dükkanlarının korkunç yıkımına suçlu aranmaya başlanmıştı. Aziz Nesin'de suçlu olarak Sıkıyönetimce tutuklandı.
1955 Halil Lütfü Dördüncü'nün 'Yeni Gazetesi'nde köşe yazarlığına başladı.
1956 İtalya'da (Bordighera'da) yapılan uluslararası (yirmi iki ulus) gülmece yarışmasında birincilik ödülü olan Altın Palmiye'yi 'Kazan Töreni' adlı öyküsüyle kazandı.
1957 Yine İtalya'daki aynı uluslararası yarışmada 'Fil Hamdi' adlı Öyküsüyle ikinci kez birincilik ödülü olan Altın Palmiye'yi kazandı.
1960 İtalya'da kazandığı ilk Altın Palmiye'yi devlet hazinesine bağışladı.
1961 Tanin Gazetesi'nde köşe yazarlığına başladı.
1961 Zübük adlı haftalık bir gülmece gazetesi çıkarmaya başladı.
1962 Sahibi bulunduğu Düşün Yayınevi anlaşılamayan bir nedenle bir gece yandı. Üst fiyatları 3 milyon lira olan (bugünkü para değeriyle en az yarım milyar lira) depodaki kitapları yandı.
1965 Elli yaşındayken ilk kez pasaport alabildi ve yurtdışına çıktı. Çağrılı olduğu Berlin ve Weimar'daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı'na katıldı. Altı ay süren bu ilk yurtdışı gezisinde, Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'a gitti.
1966 Bulgaristan'da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında birincilik ödülü olan Altın Kirpi'yi 'Vatani Vazife' adlı öyküsüyle kazandı.
1968 Milliyet Gazetesi'nin açtığı Karagöz oyunu yarışmasında 'Üç Karagöz' oyunuyla birincilik ödülü aldı.
1969 Moskova'da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında 'İnsanlar Uyanıyor' adlı öyküsüyle Krokodil birincilik ödülü kazandı.
1970 Türk Dil Kurumu'nun oyun ödülünü 'Çiçu' adlı oyunuyla kazandı.
1972 Kimsesiz çocukları yetiştirmek için Nesin Vakfı'nı kurdu.
1974 Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin Lotus ödülünü kazandı.
1975 Lotus ödülünü almak için Filipinler'in başkenti Manila'da yapılan törene katıldı.
1976 Bulgaristan'da Gabrovo kentinde düzenlenen gülmece kitabı uluslararası yarışmasında birinciliği elde ederek Hitar Petar ödülünü kazandı.
1977 TürkiyeYazarlar Sendikası Başkanı seçildi.
1978 'Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz' adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülünü kazandı.
1982 Vietnam'daki Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantısından dönüşte Moskova'da kalp hastalığından hastaneye kaldırıldı. 'Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi'nde bir ay kalarak tedavi gördü.
1983 ABD'de Indiana Üniversitesi'nin düzenlediği uluslararası toplantıya çağrıldı. Pasaportu geri alındığı için bu toplantıya katılamadı.
1984 (20 Aralık) Şan Sinema Salonu'nda 70. Doğumgünü töreni yapıldı.
1984 Aydınlar Dilekçesi girişiminde bulundu.
1985 Ekin A.Ş'nin kurulması girişiminde bulundu.
1985 İngitere'de PEN Kulüp onur üyeliğine seçildi.
1985 TÜYAP'ın düzenlediği 'Halkın Seçtiği Yılın Yazarı' ödülünü kazandı.
1989 'Demokrasi Kurultayı'nın toplanmasında etkin görev aldı. Oluşturulan 'Demokrasi izleme Komitesi'nin iki başkanından biri oldu.
1989 Sovyet Çocuk Fonu'nun ilk kez verilen 'Tolstoy Altın Madalyası'na değer görüldü.
1990 (19 Mart) Ankara'da Sanat Kurumu'nda 75.Yaşı kutlandı.
1995 5 Temmuz Çeşme'deki imza günü sonrası, saat 01.05'te öldü.

_______________________

ELALI
14-11-06, 19:05
Bertrand Russell

You can see links before reply (You can see links before reply)

18 Mayıs 1872'de Trelleck'de, İngiltere'nin birçok devlet adamı yetiştirmiş olan köklü bir ailesinde doğan Russell, G. E. Moore ile birlikte analitik felsefenin İngiliz kurucularındandır. 1970'deki ölümüne dek akademisyen, politik eylemci, eğitimci, sosyal reformcu, özgür düşünür pasifist ve barışçı olarak yirminci yüzyıla damgasını vuran kişiliklerden biri oldu. Meclis'te yer aldı, evlilik ve ahlak karşıtı fikirleri, Birinci Dünya Savaşı karşıtlığı nedeniyle Cambridge, Trinity Koleji'ndeki derslerine son verildi, Amerikan üniversitelerinden atıldı ve hapsedildi; nükleer silahsızlanma için çağrılarda bulundu, ilerici bir okul kurdu, hakkında birçok dava açıldı, sonuncusu sekseniki yaşında olmak üzere dört kez evlendi, yıkıcı yaramaz çocuk konumundan, büyük bir felsefe ve edebiyat adamı olarak görülmeye, Nobel Ödülü almaya (1959) doğru yol aldı. Bu arada durmaksızın yazarak, hepsi de etkileyici ve çekici biçimde yazılmış, ciddi felsefi çalışmalar ve günlük gazete yazıları seli yarattı.
Başlıca ilk çalışması ve felsefeye yaptığı en kalıcı katkı matematiksel mantık alanında, A. N. Whitehead'le birlikte ortaya koyduğu, matematiği mantığa indirgemeye yönelik bir çalışma olan, anıtsal Principia Mathematica'dır (1910-13). Bir deneyci olduğundan, Russell bu mantıksal dilin değişkenlerinin deneyimlerimizle doldurulacağını öne sürdü. Matematikte bu değerler, sözgelimi 'bir', 'iki', 'üç' gibi sayıların ne anlama geldiğini biliyorsak onunla sağlanacaktı, bilimde ve günlük yaşamda ise deneyimle, duyu verileri ve zihinsel imgeler gibi şeylerle bilinebilen şeylerden oluşacaklardı. Matematikte ya da bilimsel ve günlük bilgideki her şey bu temel verilerden 'mantıksal inşa' yoluyla, ilki için Principia Mathematica'da diğerleri için Our Knowledge of the External World'de (1914: Dış Dünya Üzerine Bilgimiz), The Philosophy of Logical Atomism'de (1918: Mantıksal Atomculuğun Felsefesi ) ve Human Knowledge: Its Scope and Limits'de (1948: İnsan Bilgisi: Alanı ve Sınırları) gösterildiği gibi kurulacaktı.
Yaşamının erken bir döneminde Russell öğrenciler için felsefeye oldukça iyi bir giriş olan The Problems of Philosophy'yi (1912: Felsefe Sorunları) yayımlamış ve sonlarına doğru kendi yaşamının felsefi ilerlemesi için yararlı bir rehber olan My Philosophical Development'ı (1959: Felsefi Gelişimim) yayımlamıştır. Ayrıca Türkçede üç cilt olarak yayınlanmış olan History of Western Philosophy (Batı Felsefesi Tarihi) felsefe tarihine Russell'in bakış açısını göstermesi bakımından ilgiye değerdir.

-----------------------------------------------------------------------
Bettani ( 858 - 929 )

Müslüman astronomların en büyüklerinden, dünyanın en meşhur 20 astronomundan biri ve trigonometrenin mucidi. Tam adı Ebu Abdullah Muhammed b. Cabir b. Sinan er-rakki el-Harrani'dir.
İsmi, Batı'da Albetanuis, Albategnus veya Albategni şeklinde anılır. Aslen Sabii bir ailenin çocuğu olup, Harran civarındaki Bettan'da doğdu. Nitekim Bettani ve Harrani nisbetleri de bunu göstermektedir. Sadece İbnü'n-Nedim'in el-Fihrist'inde rastlanan Rakkı nisbeti ise hayatının büyük kısmını geçirdiği ve ünlü rasatlarını yaptıgı Fırat'ın sol sahilindeki Rakka şehrinden gelmektedir. Doğum tarihi ve çocukluğu hakkında bilgi yoktur. İlk rasatlarını 877 yılında yaptığı bilinmektedir; o tarihte yirmi yaşında olduğu kabul edilirse, yaklaşık 858'de doğduğu söylenebilir.
Babasının, İbnü'n-Nedim tarafından zikredilen meşhur astronomi aletleri ustası Cabir b. Sinan eI-Harrani olması mümkündür. Bettani'nin künyesi kadar, astronomi aletleri keşif ve imal etmedeki mahareti de bu ihtimali kuvvetlendirmektedir .
Hayatının sonraki dönemleri hakkında bilinenler de çok sınırlıdır . İbnü'n-Nedim'in eI-Fihrist'i ile İbnü'I-Kıfti'nin Tarihu'I-Hükema adlı eserinde onun geometri, teorik ve pratik astronomi ile astrolojide önde gelen bilginlerden ve meşhur gözlemcilerden biri olduğu; güneş ve ay gözlemlerine ait tablolar verip Batlamyus'un el-mecisti'sindeki bilgileri tashih ederek geliştirdiği ve yeni buluşlarını açıkladığı çok önemli bir zic yazdığı; bu kitapta beş gezegenin hareketlerini ve bunlarla ilgili astronomik hesapları verdiği; zicinde bahsettiği gözlemlerin bir kısmını 880 ve 900 yıllarında yaptığı; Ca'fer b. Muktefi'nin sorularına verdiği cevaplardan anlaşıldığına göre, rasat faaliyetlerinin 877'de başlayıp 918'e kadar devam ettiği; ayrıca zicindeki sabit yıldız rasatlarını 911 yılında yaptığı ifade edilmektedir. Anılan kaynaklardan Rakka ahalisinden Beni Zeyyat ailesinin uğradığı bir haksızlık yüzünden onlarla birlikte Bağdat'a gitti ve sonra 929'da memleketine dönerken, Halife Mu'tasım tarafından yaptırılmış olan Kasrü'I-Cis'te vefat ettiği belirtilmektedir .
Bettani'nin hayatı hakkındaki bu bilgilere, Antakya'da 23 Ocak ve 2 Ağustos 901 tarihlerinde bir güneş ve bir ay tutulmasını gözlemiş olduğu da ilave edilebilir; bu gözlemlerden kendisi eserinde bizzat bahsetmektedir. Çağımızın ileri seviyedeki astronomi bilginlerine göre; sağlamlık ve dakik hesaplamaları sebebiyle ilk gerçek astronomik cetvel (ci, almanak) hazırlayan alimdir. Bu cetvelleri hazırlarken o devirlerde henüz teşekkül etmeye başlayan trigonometri ilmini mükemmel bir şekilde kullanmıştır. Hatta küresel trigonometri ilim dalını kurmak şerefi ona ait olduğu gibi, trigonometriyi astronominin hizmetine ilk defa koyan da odur İlmi çalışmalarda sadece teoriler ortaya atmakla kalmayan Bettani, teorilerini son derece ilmi bir hassasiyetle deneye tabi tutmuştur. Güneşin dünyadan en uzak bulunduğu noktadaki hareketlerini keşfetmiş, güneşin yörüngesinin eğimi ve dünyanın dönüş eksenindeki değişmeler için hassas dengeler bulmuştur.
"Beşer, Allah'ın birliğini isbata, O'nun emsalsiz büyüklüğüne, yüce hikmetini, muazzam kudretini ve eserinin mükemmeliyetini anlatmaya yıldızIar ilmi sayesinde muvaffak olur'' diyen bettani, bunu söylemekte haksızdeğildi.
Kur'an, " Göğe bakmazlar mı? " (88/16) buyuruyurdu. Allah Resulü de; " Allah sonsuz ilim ve kudretiyle gök ve yerleri yaratmıştlr; karanlık ile Işık, O'nun varlığını hatırlatır; O'nun ilmi gök ve yeri kuşatmıştır." diyordu.
Kitab'z-Zic'in mukaddimesinde, kendinden öncekilerin çalışmalarına gördüğü hata ve ihtilaflar yüzünden böyle bir kitap yazmaya ihtiyaç duyduğunu ifade eden Bettani, bu kitabında mevcut teori ve istidalleri yeni gözlemlere dayanmak suretiyle ıslah edip geliştirdiğini belirtmektedir. Bu arada, şerh, tenkit,. ıslah ve ilavelerini kaleme almadan önce el-Mecisti'den yaptığı bütün iktibasları da büyük bir titizlikle kaydetmiştir. Elli yedi ''bahis''ten meydana gelen bu eserin ilk bahislerinde pratik tarifler verilmiş ve problemler ortaya konulmuştur. Bettani, 3. bahiste kendi trigonometrik fonksiyonlar teorisini geliştirmiş, 4. bahiste kendi gözlemlerini vermiş, 526. bahislerde çoğu astrolojik yorumların izahı için tertiplenmiş olan pek çok küresel astronomi probleminietraflı şekilde ve büyük bir vukufla münakaşa etmiş, bu arada da ortografik projeksiyon prensiplerine dayanan yeni düşüncelerini açıklayıp, küresel trigonometriye yeni çözümler getirmiş
ve ayrıca ilim alemine küresel trigonometrinin temel teoremlerinden olan "kosinüs teoremi" gibi çok önemli bir yenilik kazandırmıştır.
Batlamyus'un güneş, ay ve gezegenlerin hareketlerine dair teorisi 27-31.bahislerde ele alınmış, 32. bahiste çeşitli takvimlerde bunların her birindeki tarihlerin diğerlerine çevrilmesi anlatılmış, 33-48. bahislerde tabloların kullanılışları tarif edilmiş, 49-55. bahislerde astrolojinin esas meseleleri ele alınmış, 56. bahiste bir güneş saatinin, 57 .bahiste ise bazı astronomi aletlerinin yapımı anlatılmıştır .
Batlamyus kinematiğine karşı genelde açık bir tenkit tavrı takınmamış olmakla birlikte Bettani, Batlamyus'un ortaya koyduğu pratik sonuçlar hakkında ciddi bir şüphenin delillerini ortaya koyarak, onun güneş apojesinin veya ekliptik eğiminin değişmezliği iddiası gibi yahut gezegen hareketlerinin ana parametrelerinde yaptığı yanlışlıkları gibi pek çok hatasını bazen açıkça, bazen de zımnen düzeltmiştir. İslam astronomları ekliptik eğiliminin değişimi konusuyla hayret verecek kadar erken tarihlerde ilgilenmeye başlamışlardır. Bu değişimin yılda 0.5 saniye mertebesinde pratik değeri olmayan bir farkla vuku bulduğu söylenirse, bu bilginlerin ilmi dikkat ve hassasiyetlerinin derecesi daha iyi anlaşılmış olur. Bettani'nin bu konudaki çalışmaları ne ilktir, ne de bir istisnadır. Fakat onun modern formüle tam anlamıyla uyan 23 derece 35 derece değerini bulurken, takip ettiği yolu dikkatle anlatması önemlidir.
Bettani, Kitübü'z-Zic'in 28. bahsinde, dört mevsimin uzunluklarını tesbit için yaptığı gözlemleri anlatmaktadır. Bettani bu gözlemlerden faydalanarak, Hipparkhos tarafından milattan önce 140'ta 65 derece 30 derece bulunan güneş apojesinin büyüyerek 82 derece 17'ye ulaştığını, aksantrisitesinin ise 2p 29 30"den 2 p 4' 45'ye düştüğünü tespit etmiştir. (lp yarı çapın 1/60'ıdır). Bettani'den önce Sabit b. Kurre de (veya Beni Musa) güneş apojesini 82 derece 45' olarak tespit etmiş ve Hipparkhos'un değeri ile karşılaştırıp 66 yılda 1 derece değiştiğini hesaplamış ve Batlamyus'un tekit eden 60 derece 30' değerini bulmuş olmasının imkansızlığını belirtmiştir. Leverrier formülü, Sabit b. Kurre'nin değerine karşılık 82 derece 50' 22", Büttani'ninkine karşılık 83 derece 45' 10" değeri vermektedir. Bettani'nin güneş yörüngesinin eksantrisitesi için bulduğu 2p 4' 45" değeri modern anlamda 0.017326'ya tekabül eder ve bu değer 880 senesi için bulunan 0.016771 değerine çok yakındır. Bettani, itidal noktalarının gerilemesi için de 66 yılda
1 derece değerini bulmuş ve tropik seneyi 365 gün 5 saat 46 dakika 24 saniye olarak hesaplamıştır ki, bu değer de 365 gün 5 saat 48 dakika 46 saniye olan gerçek değere çok yakındır.
M.Charles, "Geometride Metodların Tarihi Görünümü" adlı eserinde, Bettani'den söz ederken, onun sinüs ve kosinüs tabirlerini ilk kullanan kişi olduğunu ifade eder ve bu tabirleri güneş saati hesaplamasında bulduğunu, ona uzayan gölge adını verdiğini, buna modern geometride "tanjant" dendiğini belirtir.
Bettani'nin senelerce önce ileri atıp kullandığı buluşları Batı, asırlarca sonra kullanabilmiş ve onlara sahip çıkrnıştır. İslam Tarihi Araştırmacılarından Profesör Philip K.Hitti, "Muhtasar Arap Tarihi" adlı eserinde şunları kaydeder:
"Şüphesiz matematik bilginleri tanjant hakkında Bettani'den ancak beş asır sonra bilgi sahibi olabildiler. (Alman astronom ve matematikçisi) Rogiomanus (1436-1476) bununla müşerref olduğu halde ondan bir asır sonra yaşayan Kopernik (Copernicus, 1473-1543) bunu tanımıyordu."
Paris İslam Enstitüsü eski profesörlerinden Jacques Risler'e göre, yeni trigonometrinin gerçek mucidi Bettani'dir. Batı'ya trigonometriyi o öğretmiştir. Batı'da bu konuya ait ilk bilgiler ona aittir. Trigonometrik bağlantıları bugün kullanılan şekliyle formülleştiren odur. Onun sayesinde trigonometri Batılıların anlayıp kullanabileceği bir şekle girmiş ve yaygınlaşmıştır .
Bettani'nin diğer önemli keşif ve başarılanndan bazıları da şunlardır: Ayın boylamda ortalama hareketinin tespiti, güneş ve ayın görünür çaplarının ölçülmesi ve güneşinkinin bir yıl, ayınkinin ise anornal ay zarfında değişimlerinin bulunması, bu buluşlardan hareketle Batlamyus'un imkansız dediği halka şeklinde güneş tutulmasının mümkün olduğu sonucunun çakarılması ve ayın tutulma derecesinin hesabı için çok sağlam bir metodun geliştirilmesi.
Astronomi ve küresel trigonometrenin gelişmesindeçok büyük rol oynayan bu kitabın önemi, yazılışından üç asır sonra Batı'da da anlaşılmış ve ser Xll. yüzyılda Robertus Retinensis ve Plato Tibastinus tarafından Latince'ye tercüme edilmiştir. İlk tercüme kaybolmuşsa da, Plato'nun tercümesi sonradan tabloları çıkartılarak 1537'de Nürnberg'te ve 1645'te Bologna'da iki defa basılmıştır. Ayrıca İspanya Kralı Alfonso el Sabino'nun emriyle yine Xll. yüzyılda Arapça aslından İspanyolca'ya tercüme edilmiştir. Ayrıca Nallino tarafından Latince tercümesi de yapılmıştır .
Kitab'üz-Zic'in İbranice ve Grekçe'ye tercüme edilip edilmediği belli olmamakla birlikte, Yahudi ve Bizanslı yazarlar üzerinde büyük etki bıraktığı anlaşılmaktadır .
Çünkü kaynak göstererek veya gösterilmeden, layık olduğu krediyi vererek veya adını hiç almadan ondan faydalanan pek çok Ortaçağ Yahudi ve Hıristiyan bilgininin varlığı bilinmektedir.
Bu etki XVII. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Copernicus'un Bettani'ye ne kadar çok şey borçlu olduğu, Tycho Brahe'nin çeşitli eserlerinde ve G.B. Ricioli'nin Yeni Almagest adlı kitabında, Kitabü'z-Zic'den ne kadar çok iktibas yaptıkları, Kepler ve Galileo'nun da Bettani'nin gözlemleriyle yakından ilgilendikleri bilinmektedir.

Kitabı Ma'rifeti metali'il-bürucu fima beyne erba'il-felek. Her ne kadar C.A. Nallino, bu eserde Bettani'nin asıl gayesinin astrolojide kullanılan delilleri (heylac) matematik yöntemiyle temellendirmek olduğunu söylüyorsa da, gerçekte onun gayesi enlemlerin O'dan 36'ya kadar değerlerine tekabül eden doğuş (metali) cetvellerini hazırlamaktadır. Dolayısıyla astrolojiden çok astronomiye dair bir eserdir. Şu hususa da işaret etmek gerekir ki, Bettani'den önce Habeş el-Hasib'in yazmış oludğu zicde bu cetvel yoktur, ancak Bettani'den sonra yazılan ziclerde görülmektedir. Bunun müstakil bir eser olduğu dikkate alınırsa, büyük bir ihtimalle cetvellerin doğuşun derece ve dakikalarına göre tertip edilmiş olması gerekir. Nitekim bugün modern astronomide "reduction a Ieguateor" (muaddilü'n-nihar) adıyla aynı türden cetveller kullanılmaktadır.

Risale fi tahkiki akdari'l-ittisalat.

Şerhu'l-makaleti'l-erbaa'a Ii-Batlamyus

Ömrünün hepsini Fırat Nehri yakınındaki rasathanesinde ilimle uğraşmakla geçiren Bettani, İslam aleminde olduğu gibi, Batılı ilim adamları tarafından da çok faydalanılmış, onun bir deha olduğu kabul edilmiştir .İki ünlü oryantalist Gibbs ve Kremers, Bettani hakkında: "Onda, şaşılacak bir zeka vardı. O, Müslümanlarm her nevi kültürünü ihtiva eden bir ansiklopedi gibiydi" demişlerdir.
Ünlü bilim tarihçisi G.Sarton'un ifadesiyle Bettani, çağının en büyük astronomi alimi ve Müslüman bilim adamlarının en büyüklerindendi. O, sekizinci asrın ünlü Fransız astronomi Laland; Bettani'yi gelmiş geçmiş en büyük yirmi matematik bilgini arasında sayar. Yine Batılı bir ilim tarihçisi olan Erich Bell de onun için: "Trigonometriye cebir ilmini uygulayan ilk bilim adamıdır. Yani cebirsel trigonometrinin kurucusudur. Tarih boyunca görülen en büyük astronomi alimidir" demiştir.

WiLL DURANT DİYOR Ki:
Will Durant, "İman çağı" adlı eserinde Bettani hakkında şunları söyler: "Müslüman astronomlar tam bir ilmi anlayış içerisinde çalışıyorlardı. Deneyle kesinleşmeyen hiçbir şeyi kabul etmezlerdi.
Onlardan biri olan Ebü-l Fergani 'nin yazdığı astronomi kitabı yedi asır boyunca Avrupa ve Asya'da temel kitap olarak kabul edilirken Bettani ondan da fazla tanındı. Kırkbir yıl müddetle yaptığı astronomik gözlemler şümul ve dakiklik bakımından kusursuzdur. Bugünkü hesaplara dikkati çekecek kadar yaklaşan astronomik rakamlar bulmuştur.

-----------------------------------------------------------------------

Batlamyus

You can see links before reply

Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır.

Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.

Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.

Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.

Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.

Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a (.... - ....) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.

Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney'den 65* Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.

Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır.

Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.

Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.

2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.

3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.
(*BOT = *GOT)

Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B' * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal'dir.

Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:

1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.
Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.
Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.
-----------------------------------------------------------------------

bedri rahmi eyuboğlu

1913'de Görele'de doğdu. Ailesinin beş çocuğundan ikincisidir. Trabzon Lisesi'nde okurken, 1927'de bu okula resim öğretmeni atanan Zeki Kocamemi'nin öğrencisi oldu. Onun derslerinin etkisi ve okul müdürünün özendirmesiyle 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı'nın öğrencisi oldu. 1930'da eğitimini bitirmeden, ağabeyisi Sabahattin Eyüboğlu'nun yanına Paris'e gitti. Orada André Lhote'un yanında resim çalıştı. Daha sonra evleneceği Rumen asıllı eşi Eren Eyüboğlu ile de burada tanıştı.

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.


Yurda döndükten sonra 1934'te D Grubu'nun dördüncü sergisine otuz resmi ile katıldı. İlk kişisel sergisini de aynı yıl Bükreş'te açtı. 1934'te katıldığı Akademi'nin diploma yarışmasında üçüncü oldu. Bu derece ile mezun olmak istemediği için bir yandan diploma yarışmasına yeniden hazırlanırken, bir yandan da bir süre Çerkeş demiryolu yapımında çevirmenlik yaptı, Tekel Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. 1936'daki diploma yarışmasında Hamam adlı kompozisyonuyla birinci oldu. 1937'de Cemal Tollu'yla birlikte Akademi'nin Resim Bölümü Şefi Léopold Lévy'nin asistanı oldular. Bedri Rahmi birçok ressamın katıldığı CHP'nin kültür programı çerçevesinde resim yapmak için 1938'de Edirne'ye, 1941'de de Çorum'a gitti. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri, faytonlu yollar, iğde dalı takmış gelinler gibi Anadolu'ya özgü görünümler egemendir.

Soyunsun gözlerimin cilasında
İçerisinden aydınlanmış tarlalar
Soyunsun beyazlığı içlerinden gelen evler
Soyunsun utancını arzular
Yıkansın gözlerim yıkansın!..
(......)

Bedri Rahmi 1928'de daha lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştır. Şiirlerine, 1933'ten sonra Yeditepe, Ses, Güney, İnsan, İnkılapçı Gençlik ve Varlık dergilerinde yer verilmiştir. 1941'den başlayarak çeşitli şiir kitapları yayımlanmıştır. Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi her türüne karşı duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansımıştır. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri kendine özgü bir biçimde kullanarak halk diline yaklaşma çabasını sonuna dek götürmüştür. Bu nitelikleriyle şiirleri, resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemiştir.

...ve nihayet gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.
Masallarla indi yere
Sebil oldu cümle hikayelere
kara kara kazanlarda kaynadı
Diyar diyar al kanlara boyandı
Türkülerde ateş alev yandı tutuştu
Gördes kiliminde nakış
Minyatür bahçelerinde suret kesildi.
Ve nihayet gelip çattı
Elveda belirsiz bedava sevince
Uçan kuşa eşe dosta elveda
Bütün haşmetiyle gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.

1940'lardan sonra duvar resimlerine yöneldi. 1947'de İstanbul'da özel bir atölye ve galeri açtı. Bedri Rahmi aynı yıl bir kez daha Paris'e gitti ve İnsan Müzesi'nde (Musée de I'homme) ilkel kavimlerin sanatını inceledi. Bu incelemeleri "güzel"in aynı zamanda "yararlı" da olabileceği, "yararlı" olmanın "güzel"in gücünü eksiltmeyeceği düşüncesine ulaşmasına yol açtı. Bu düşünce ise onun bundan sonraki sanat görüşünü tümüyle etkiledi, yönlendirdi.


Bedri Rahmi Akademi'deki ilk yıllarından sonra çeşitli teknikleri deneyerek gravür, mozaik, heykel ve seramik alanlarında birçok ürün vermiştir. Yine bir halk sanatı olan yazmacılığa da yönelmiş, kumaş üstüne baskılar yapmış, bu çalışmalarını öğrencileriyle birlikte de yürütmüştür.

(......)
Sorup duruyoruz:
Niçin nüfus küütklerinde her gün yeni bir isim,
Kitaplarda yeni bir kahraman?
Biz ölen ağaçları yontup
Gemilerimize direk yapıyoruz
Bizim canlarımızı alan acep onlarla ne yapar?

Saksılarda hep aynı karanfiller açıyor Tanrım.
Niçin, biz bir defa doğuyoruz?

Çağdaş resim öğelerini de içeren bu çalışmalarında, konu soyuta yaklaştığı oranda, resmin de bir tür "nakış"a dönüştüğü izlenir.

Bedri Rahmi 1927'de başladığı resim öğretmenliğini ölümüne değin sürdürmüş, Akademi'deki atölyesinde sayısız öğrenci yetiştirerek, çağdaş Türk resmi için bu açıdan da etkili ve yararlı olmuştur.

21 Eyül 1975'te İstanbul'da öldü.

Bedri Rahmi'nin Atölyesinin Girişinde Asılı Yemin


Bugüne kadar resim sanatı alanında
Yapılagelmiş olanları inceleyeceğime
Kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler
Arasında beni en çok saranlarını ayırarak
Onlara kendi aramalarımı, denemelerimi
Katacağıma
Alışılagelmiş, basmakalıp, hazırlop
Klişeleşmiş çiğnene çiğnene tadı tuzu
Kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma
Elimden çıkan her çizgiye
Her lekeye
Her renge
Her beneğe
Kendi aklımı
Kendi tecrübemi
Kendi tasamı
Kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma
Aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak
Gözüm, kulağım, burnum,
Elim, belim, dilim, derim üstüne
Yemin ederim
Yemini bozduğum gün
Burdan giderim

ELALI
14-11-06, 19:15
Behçet NECATİGİL



16 Nisan 1916'da İstanbul Fatih'te doğan Necatigil¸ilkokula 1923'te Beşiktaş Cevri Usta Mektebi'nde başladı. Son sınıfı Kastamonu'da Erkek Muallim Tatbikat Mektebi'nde tamamladı (1927). Kastamonu Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, hastalığı nedeniyle burada sürdüremedi, 1931'de Kabataş Lisesi'ne kaydoldu. 1936'da aynı lisenin edebiyat kolunu birincilikle bitirdi.

Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
Biraz et biraz meyva isterler
(....)
çocukluk, gene ancak çocukluk
gerçi o da acı
ama iyi ki var
yerine hangi mutlu yaşantı?


Necatigil, edebiyata ilgisini, yönelişini şöyle anlatır:

Yazı sanatıyla meşgul olmaya başlamam, birçok arkadaşlarda olduğu gibi ilkokul sıralarına kadar gidiyor. 17.10.1927 tarihinden itibaren kendim için, bir eser-i cedit kağıdını El Marifet matbaasında doldurarak Küçük Muharrir isimli haftalık bir gazete çıkartmaya başladım. Abonesi arkadaş ve bildiklere meccanen olan bu imtiyazsız gazete, 14. sayısı ile birinci cildini kapamış ve iki yıllık bir tatilden sonra 20 Haziran 1932'den itibaren ikinci cildine başlamış ve 12 sayı daha çıkmıştı. 1931-33 arası, Akşam gazetesinin haftalık çocuk dünyası sahifesinde "Küçük Muharrir" imzasıyla manzum, mensur hikaye, fıkra, şiir bir sürü yazı neşrettim. İskender Fahrettin merhum, telif hakkı olarak her yazıma bir kutu bonbon veya bir büyük paket çikolata verirdi. Bu çocukluk heves ve faaliyetleri, 1933'te liseye geçmemle birdenbire bir değişiklik geçirdi. Necip Fazıl'ı ve "Yedi Meşale" şairlerini keşfettim.

Lise yılları onun için edebiyata asıl başlangıç yıllarıdır. Önünü ise Yaşar Nabi açar:

Varlık çıkıyordu. Onuncu sınıfta idim. Birkaç şiirimi bir mektupla (6 Şubat 1935) Yaşar Nabi Nayır'a gönderdim. Bana uzunca bir mektup yazıp düşüncelerini bildirmek ve yolladığım üç şiirden bir tanesinin, dergisinde çıkacağını haber vermek lütfunda bulundu. Böylece Behçet Necati imzasını taşıyan basılı ilk şiirim, Varlık dergisinde çıktı (sayı 54, 1 Ekim 1935). Yani asıl yazıcılık hayatına başlayışım benim için kolay oldu diyebilirim. Bana bu kolaylığı Yaşar nabi gösterdi, beni bu yolda o teşvik etti.


Yüksek Öğretmen Okulu'na girdi. Aynı okulun kontenjanından Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı bölümüne devam etti. Temmuz 1937'de "Deutscher Akademischer Austauschdienst"in davetlisi olarak Berlin'e gitti. Dört ay Berlin Üniversitesi dil kurslarına devam etti. 1940'ta edebiyat öğrenimini başarı ile tamamladı.

(......)
Ömrümüz süredursun
Hayallerin peşini
Doldurmak bir boşluğu
Evlerde şurda burda
Silinen izdir bu.


Necatigil, Kars Lisesi'nde başladığı (1941) edebiyat öğretmenliği görevini Zonguldak Lisesi'nde (1942-43) sürdürdü.

(......)
Beklerim kış yaz ayaz
Kuyruklarda
İstanbul'da yaşıyorum
Yaşamaksa.


Bu dönemde yazdığı şiirleri Varlık'ın dışında Gençlik ve Oluş dergilerinde yayınlandı. Bu şiirlerinin bir bölümünü ilk kitabına aldı. Lise edebiyat öğretmenliğinin ilk dönemi (1941/43) onun sesini duyurmaya başladığı yıllar oldu. Zonguldak'ta şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile tanıştı. Onlarla yakınlığını bir konuşmasında şöyle dile getirir:

Pek genç yaşta ölümleri şiir hayatımız için cidden büyük bir kayıp olan Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu gibi iki kuvvetli şairle birlikte çalıştık. Zonguldak'ta çıkan Ocak gazetesinde, Kara Elmas dergisinde ve Değirmen (İstanbul) mecmuasında beraberce şiirler, yazılar yayınladık.

Ekim 1943- Kasım 1945 arası askerlik görevini yedek subay olarak İzmir'de yaptı. Dönüşünde öğretmenlik görevini Pertevniyal Lisesi'nde, Kabataş Erkek Lisesi'nde (Ocak 1946) daha sonra da (1960) İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde sürdürdü.

"Her yerde yazardı, okulunda yazardı, otobüste yazardı, gece yolda sokak fenerinin altında durup yazdığına bile tanık olmuştum. Ne yazarsa gönlünü koyup yazardı." (Haldun Taner)

Askerliği sonrası İstanbul'a dönen Necatigil; Fahir Onger, Oktay Akbal, Naim Tirali ve Fazıl Hüsnü Dağlarca ile dostluklar kurdu. Fahir Onger, Oktay Akbal ve Salah Birsel ile "Yenilikler" dergisini çıkardı (Şubat 1946).

Bence bir şairin gerçek okuru, şairin uzağında, şairden habersiz, aynı duyarlığı bölüşen kişidir. Şair daha çok, böyle gizli okurların düşünce ve güveniyle güçlenir. (......) kendisini belki görmediğimiz, ama kokusunu aldığımız için ilerlemeyi göze aldığımız şifalı bitkilerdir şiir okuyucuları.

"Ona göre büyük-küçük konular yoktu, her konu bir şirdi. Kendi günlük yaşantılarını, kıvançlarını, kaygılarını yazdı. Belki kendisi için yazdı, ama bu şiirlerde hepimiz varız, o olayları bir kez hepimiz yaşamışızdır. Herkesin şiirine saygı gösterirdi, ama kendi şiirini de bilinçle, inançla savunurdu. Şiir de bir bilim işiydi, ona göre, şair şiirleri içindeydi. Çıkamazdı bunun dışına, örneğin :

'Parantezin içindeki çizgi
ne varsa orda
ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
ne varsa orda.'

(....) Kendine özgü bir biçim, öz, içerik ve anlatımla, özgün bir şiir yaratmıştır Türk şiirinde." (Necati Zekeriya)


Ekim 1972'de emekli oldu. 13 Aralık 1979'da İstanbul'da öldü.

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

Şiir için en önemli sorunun biçim sorunu olduğuna da değinmeliyim. Bazan çok rasgele, ümitsiz bir özün, sağlam bir biçime kavuşmakla şiir planına yükselebilmesi dikkate değer. İlginç ve kalabilecek nice şiirler, biçim savruklukları yüzünden eriyip gitmişlerdir.
(......)
Yazdıkları ister özgüvenin dev aynalarında büyüsün, ister özkınamanın kılpranga süzgeçlerinden geçsin, ben, gene de "ben" diyen şairleri seviyorum. Kendi yazdıklarımdan da, bu ben'lerden birini yazdığım için memnunum.
(......)
kısa insan ömründe, hayattan daha orijinal ne olabilir? Mihnetleriyle, bu benim gibiler için mütevazi hayat. Sanatçının çevresinden ve kendinden el etek çekip hayal derinliklerine kapandığı fildişi kule devri geçti. Asıl gerçek hayatın bölümlerindedir. Sosyal şartlar bizi durmadan kendine çekiyor. Nasıl yaşadığımızı farkettiğimiz ölçüde yaşamanın şiirini yazıyoruz.


Sanat anlayışını kısaca şöyle özetler Necatigil;

Sanatçı içinde yaşadığı topluma karşı bazı vazifeleri olduğunu düşünmeli; sanatını sade güzele değil, iyi ve faydalıya da yöneltmelidir. Güzel, çok vakit iyinin içindedir. Toplumun realitelerini görmezden gelerek kendi renkleriyle yetinen bir sanatkar çevresini daraltmış, hitap kabiliyetini azaltmış olur. Sanatkar bozuk düzen bir toplum kaosuna müdahalelerde bulunmazsa, onu elinden geldiği kadar düzeltmekten yüksünürse ferdi, kifayetsiz bir sanata saplanır, kalır.

(....) Şiir biraz da yaşanmışlığı şart koşar. Her şiir önce bir hayaldir, bir gerçek değil. Bir gerçeği anlatsa, duyursa bile; hayale, iyi-güzel durumlar, düzelmeler, arınmalar hayal ettirmeye sebep olduğu için bir hayaldir. Daha üstün gerçekleri hayal ettirerek, hak verdirerek okuyucuyu ümitlere düşüren bir şiirin, sezdirdiği bu hayali gerçekleştirebilmesi, çok kere onun gücü dışında bir başka hayaldir.

Şiiri şiir yapan öğelerin başında kelimeyi kollayış geliyor, cümleyi değil. Kelime seçiminde dikkatliysek, özel ilkelerimiz varsa cümle zaten bize bağlı demektir. Yani ister Birinci, isterse Beşinci Yeni üslubuyla yazınız, fark etmez. Şiir bir iç dünya işi. İnsanın bir yerde artık kendi duvarları içine hapsolması beklenir.

Dokuduğumuz kumaşta tek tük yabancı iplikler bulunabilir; ama desen bizimdir, kompozisyon bizimdir; hammaddeyi dilediğimiz gibi yeni bileşimlerde eritmiş, bağımsızlığından çıkarıp kendimize tabi kılmışızdır. Bu noktada artık taklidin, kopyanın sözü edilemez.


"Şiir geleneğimizi özümleyen bir sanatçıdır. Özümleme işlemi içinde, gelenek içinde neyin öldüğünü, neyin bugün hala sanat ve şiir katında yaşadığının en sağlıklı saptamasını yapmış şairdir. Geleneksel şiirin biçimlerine çağdaş bir yükü yerleştirir. Kişisel tedirginlikler, özlemler, bunalımlar onun bireysel şiir dünyasını oluştururken, dar toplumsal yorumlara, güncellik mengenesine şiirini sokmadığından hem kendi toplumunu hem de toplumların kesiştiği evrenselliği simgeler." (Doğan Hızlan)

(......)
Büyükler biraz daha yorulsun
Onlar da büyüsünler
Onlar da mesut olsunlar
Geçti, kaç savaş ezikliği
Çocukları düşünsünler
Çocuklar iyi gün görsünler.

-----------------------------------------------------------------------

ELALI
14-11-06, 19:34
HAYATI


You can see links before reply

Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 'de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı ''yazma''yı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından ''Bir Siyasinin Şiirleri'' adlı kitabını yayınladı. Şair'in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. "Bir Siyasinin Şiirleri" nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı ''Can Yücel'i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap'' olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, "kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş" olarak nitelendirir.
Şair 1973'de "Sevgi Duvarı" kitabıyla kitlelerle daha yaygın bir şekilde buluştu. Şiir kitapları ardarda gelmeye başladı : "Ölüm ve Oğlum", "Şiir Alayı", "Rengahenk", "Gökyokuş", "Gece Vardiyası", "Güle Güle Seslerin Sessizliği" ..... Bunlardan bazıları.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta "Leman"da her ay "Öküz" de yazıları ve şiirleri yayınlandı. "Mekanım Datça Olsun" demişti. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.
You can see links before reply
(Babası Hasan Âli Yücel ile)
1988' de kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ifadeyi kullanan Can Yücel, müziğe geçişini şöyle anlatır : ''İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdim. Şiirime babamın yardımı çok oldu. Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... Hep şiir çevresindeydim. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.''

Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Paz'la ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, ''Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması'' düşüncesidir. Octavia Paz, ''Şairler aslında bir tek şiiri yazar'' derken, Can Yücel şunları söyler : ''Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir...Pat diye gelir O, ya bir afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.''Şiiri yaşamı çepeçevre saran bir bütünsellik olarak değerlendiren şairin şiirindeki temel öğeler, bu bütünsellik anlayışıyla bağdaşır : Mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm, eleştirel bir dünya görüşü, siyasal bilinç...

Can Yücel'de mizah ve yergi başkasını küçük düşüren, gülünçleştiren bir mizah değildir. Yalanı, aldatmacayı, haksızlığı toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alır ve zaman zaman bunların farkında değilmiş gibi kendisiyle de dalga geçer. O'nun şiirlerinde aldatanın da aldatılanın da gülünçlüğünü buluruz.
You can see links before reply
Can Yücel ve Yaşar Kemal)

''Harika odur ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında bir şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır.''

Kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındakı görüşlerini şöyle aktarmaktadır : ''Goethe der ya : dil orman gibidir. Ağaçlar çürür orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar.Bizde katıldık buna.Hala kahroluyorum.Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Kelimeler bütünselliğin parçalarıdırlar. Şiir kelimeleri bu galaksiye hediye etmektir.'' Can Yücel şiirine bu sözler ışığında baktığımızda, töresel dil anlayışına karşı çıkışı görürüz. Bu karşı çıkış şiirse sözcük dağarcığının genişletilmesi ile beslenir. Küfürler ve kaba sözcükler bu karşı çıkışla, şiirin içine girmiştir
You can see links before reply




Can Yücel'in şiirsel imgesini kuruşundaki kaynakları; doğa, insanlar, olaylar,kavramlar, heyecanlar duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanları buluruz. ''Maaile'' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Şair için ailesi çok önemlidir, eşi, çocukları torunları, babası... Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımaktadır. ''Küçük Kızım Su'ya'', ''Güzel'e'', ''Yeni Hasan'a Yolluk'', ''Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim'' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.

Şairdeki imgeyi dönüştürme işlemi, gerçeküstücülerin üzerinde durmuş oldukları bilinçdışını özgürleştirme çabasıyla bağdaşır.

ESERLERİ



Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı Yazma (1950).



Sevgi Duvarı (1974),Bir Siyasinin Şiirleri (1974), Ölüm ve Oğlum (1976), Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabının toplu basımı), Rengahenk (1982), Gökyokuş (1984) kitaplarında topladı.



Bütün şiirleri (Gökyokuş dışında) 1985’te yayımlandı: Beşibiyerde.



Öteki şiir kitapları:



Canfeda (1986),

Kısa Devre (1990),

Kuzgunun Yavrusu (1990),

Çok Bi Çocuk (1992),

Gece Vardiyası (1993),

Güle Güle-Seslerin Sessizliği(1993),

Gezintiler (1994),

Maaile (1995),

Seke Seke (1997),

Mekanın Datça Olsun (1999),

Alavara (1999)


Yazıları; Düzünden (1994), Ve Can’dan Yazılar (1995) adıyla yayınlandı.
You can see links before reply
eşi Güler hanım

Yayımlanmış çevirileri:



Hatırladıklarım - E.Roosevelt (1953)

Yeni Türkiye:Bir Garp Devleti - G.Duhamel (1956)

Her Boydan - Dünya Şiirinden Çeviriler (1957)

Ann Frank`ın Hatıra Defteri - A.Frank (1958)

Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları - S.Lane Poole (1959)

Sırça Kümes - T.Williams (1964)

Muhteşem Gatsby - S.Fitzgerald (1964)

Lenin Petrograd`da - E.Wilson (1967)

Küba`da Sosyalizm ve İnsan - E.Che Guevara (1967)

Gerilla Harbi - Mao Tse Tung (1967)

Siyah İktidar - S.Charmichael (1968)

Saloz`un Mavalı - P.Weiss (1972)

Yeni Başlayanlar İçin Marks - Rius (1977)

Bahar Noktası - W.Shakespeare (1981)

Şvayk Hitler`e Karşı - B.Brecht (1982)

Don Cristobita ile Don Rosita - F.G.Lorca (1983)

Batı Yakasının Hikayesi - A.Laurents (1988)

Kar Kokusu - C.M.Schulz (1991)

Fırtına - W.Shakespeare (1991)

Oliver Twist - C.Dickens (1992)

Hamlet - W.Shakespeare (1992)

Define Adası - R.L.Stevenson (1992)



You can see links before reply
(Küçük Kızı Su ile Bir Gazete Haberinde)



CAN ADINDA BİR FIRTINA-SUNAY AKIN

Can Yücel’in eşi Güler Yücel, kendisiyle yapılan bir söyleşide şu açıklamayı yaptı: “Can ile fırtınada yaşanır gibi yaşanır."

Bu söz bizi alır, 1890 yılının 16 Eylül gününde, Japonların “Ayı Denizi" adını verdiği sularda dev dalgalarla boğuşan bir geminin güvertesine götürür... Dış görünüşü son derece güzel olan geminin içi harap durumdadır. Fırtınaya yakalanan gemide denizciler, ellerinden geleni yapmaya çalışsalar da, kaçınılmaz son çok yakındır. Direği yıkılan, tahtaları birbiri ardına koparak dağılan gemi, bu içler acısı durumuyla, bayrağını taşıdığı ülkenin de geleceğini haber vermektedir!

Ertuğrul adlı gemi, Sultan Abdülhamit’in Japon imparatoruna gönderdiği armağanları ulaştırmak üzere çıktığı sefere, sıcak bir temmuz gününde, bandoyla, top atışıyla uğurlanmıştı İstanbul’dan. Üç direkli, ahşap bir gemi olan Ertuğrul, limandan ayrılırken, bir daha geri dönemeyeceğini bilmeyenler de yok değildi! İlk kez yapılacak olan Uzakdoğu seferine Ertuğrul’un gönderilmesine karşı çıkmıştı pek çok usta denizci. Çünkü bu yaşlı gemi, tam on bir yıldır Haliç’te bir dubaya bağlı durmaktaydı. Ancak dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, Ertuğrul’da ısrar ediyordu. Hem de, onca denizcinin yaşamını tehlikeye atma pahasına!
ŞİİRLERİ:


66. Sonnet



Vazgeçtim bu dünyadan
Tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri
Avuç açmaya değmez

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
Ezilmiş hor görülmüş el emeği göz nuru
Ödlekler geçmiş başa derken mertlik bozulmuş

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e

Vazgeçtim bu dünyadan
Dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var
O koyuyor adama

(W.Shakespeare/Çeviren:Can yücel


Ağaçları Kesmeyin!


Düş bir yaş dalından düşerse
Nereye düşer hiç düşündünüz mü?
Yerde bir iz kalmayacak mı izdüşüm?
Düşen yaş dalından düşünce

Gözlerinizdedir pınarı
Bir yaş bir daldan düşünce
Kökündedir yaşı
Bir yaş düşer bir daldan
Hepimizin ölen arkadaşı
Ve çok eskilere dair bir düşünce

Ağıt

Dün gece seyrimde gördüm cerenim.
Kızlar ne kadar çok seviyorlarmış ki seni
Mosmor olmuş gülyazısı bedenin

Mosmor olmuş gülyazısı bedenin
Düşmüş sanki erguvanlar içinde
En genç burcu yıldızdan bir kalenin
En genç burcu yıldızdan bir kalenin
Uçmuş sanki uçsuz bir uçuruma
Gökyüzünün çakır gözlerinden

Gökyüzünün çakır gözlerinden
Düşmüş bir damla,bir deniz feneri
Işınlarıyla şile bezlerinin
Güdüyor çobansız kalmış tekneleri

ELALI
15-11-06, 00:06
You can see links before reply

12 Aralık 1916'da Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.
Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.
Cemil Meriç 38 yaşında iken gözlerini kaybetti. O dönemden itibaren de çalışmalarını sürdürdü. doğrunun peşinde koşan bir cengaverdi sanki.
Cemil Meriç, miskinler tekkesi olarak kabul ettiği fildişi kulelerin dışındaki aydın olacakken, fildişi kuleye sığınmak zorunda kalır. Yıllarca fildişi kulesindedir, yıllarca yalnız. Kavganın dışındadır, fikir ve sanat kavgasının. Politikadan da, kurtarıcılığına inanmadığı için kaçar.
Cemil Meriç’in yeri hep kütüphane oldu. Kütüphanesinde Don Kişot'luk yapar sanki. Argoya, arenaya, ateş hattına, politikaya hiç inmedi.
70’li yıllarda fildişi kulesinden çıktı. Makalelerinde, yayımladığı eserlerde Asya’nın Avrupa ile hesaplaşmasına tanık oluruz, 150 yıldır gölgeler aleminde yaşayan ve insanından kopan aydının trajedisini izleriz adım adım; kaypak, müphem, tarif edilmemiş, Avrupa’nın emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz mefhumlar, ideolojiler, sloganlar... aydınlığa kavuşur tek tek gözlerimizin önünde.
Eserleri: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.
CEMİL MERİÇ KRONOLOJİSİ
1877 Babası Mahmut Niyazi Bey'in yaklaşık doğum tarihi.
1912 Balkan Harbi sırasında ailesi Yunanistan/Dimetoka'dan Hatay'a göç eder.
1916 12 Aralık günü Hatay'ın Reyhanlı kazasında Hüseyin Cemil dünyaya gelir. İki de ablası vardır: Zehra ve Nadide. Bir-yedi yaş çocukluğu Antakya'da geçer. Babası aynı şehirde Ziraat Bankası müdürü, sonra da mahkeme reisidir.
1920 Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarla 1936 arası, Suriye Fransa'nın mandası altındadır. Misak-ı Milli dışında bırakılan Hatay'da da muhtar bir idare kurmuştur Fransa: Bağımsız İskenderun Sancağı.
1923 Babasının memuriyetten ayrılması üzerine Reyhanlı'ya dönerler. Aynı yıl Reyhanlı Rüştiyesi'nde okula başlar. Bu ilkokulda, üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri de okutmaktadır.
1928 İlkokulu bitirir, elindeki diplomanın adı: "Certificat d'études primaires"dir. Aynı yıl Antakya'ya gider ve Antakya Sultanîsi'nde ortaokula başlar. Eğitim Fransız kültürü ağırlıklıdır.
1933 Çalışkan bir öğrenci olmasına rağmen cebirden ikmale kalır, gözleri zayıftır ve sınıftaki tahtayı iyi görmemektedir, altı numara miyobu olduğu anlaşılır. Aynı yıl, yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı yayımlanır: "Geç kalmış bir muhasebe" (23.09.1933)
1934-1935 On birinci sınıfı, birinci bölüm bakaloryayı alarak bitirir; ama liseden mezun olamaz, çünkü aynı yıl, lise on iki sınıf olur ve ikinci bakalorya konur. Yani bir yıl önce on birinci sınıfı bitirenler üniversiteye girebilirken, onun on ikinci sınıfı da bitirmesi gerekir.
1935-36 On ikinci sınıf felsefe sınıfıdır, bu sınıftayken, milliyetçi tutumu, yayımlanan bir yazısı ve bu yazıda bazı hocalarına, onları yeteri kadar milliyetçi bulmadığı için sert çıkması ("Türk Genci", Yıldız, (5.7.1935), parlak bir talebe olmasına rağmen ve mezuniyetine pek az bir zaman kala, ikinci bölüm bakaloryayı alamadan okulu terk zorunda kalmasıyla sonuçlanır. Okulu bitirdiğinde tahsiline Mülkiye'de devam edebilecekken, bu imkân da böylece ortadan kalkar.
1936-37 İstanbul'a gelir. Üniversiteye giremez. Bir süre pertevniyal lisesi 12. sınıfına devam eder. Hocaları, felsefede İhsan Kongar, tarihte Resat Ekrem Koçu, edebiyatta Keyise İdali, Fransızca'da Nurullah Ataç'tır. Kumkapı ve kadırga talebe yurtlarında kalır. Nazım Hikmet ve Kerem Sadi ile tanışır. Onlar için kendi imzasını kullanmadan iki kitap çevirir Türkçe'ye: Gaston Jèze'in maliye ile ilgili 400 sayfalık bir kitabı ile Stalin'in "Pratik ve Teori" adlı kitabı. Vaad edilen tercüme paralarını alamaz.
1937 İstanbul'da geçinebilmesi zordur, Mayıs ayında vapurla İskenderun'a dönmek mecburiyetinde kalır. Aynı yıl İskenderun'un Haymeseki adlı köyünde dokuz ay kadar ilkokul öğretmenliği yapar, hemen hiç öğrencisi yoktur. Aynı yıl İskenderun Tercüme Bürosu'na sınavla reis muavini olur, Türkçe basını Fransızca'ya çeviren bir ekibin başındadır. Beş altı ay kadar bu işte kalır.
1938 Hatay bağımsız bir cumhuriyet olmaktadır. Türkiye'nin sancaktaki idare amirlerinin Türk olması için Fransızlar nezdindeki girişimi sonucu, Fransızlar tarafından Aktepe'ye nahiye müdürü tayin edilir. Sadece yirmi iki gün süren bir memuriyet. İşine Hatay Valiliği'nden gelen bir telefonla son verilir. Reyhanlı'ya dönüp Batı Ayrancı köyünde ilkokul öğretmenliğine başlar. Türk Hava Kurumu'nda sekreterlik, Belediyede katiplik gibi geçici görevlerde de bulunur.
1939 Nisan ayında tevkif edilir, üç yüz kadar kitabına ve dergi koleksiyonlarına el konur. Antakya'ya götürülür, Hatay hükümetini devirmek suçundan idam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Aynı yıl 29 Haziran'da Hatay Türkiye'ye katılır.
1940 Tekrar İstanbul'dadır. Bir arkadaşından İstanbul'da Yabancı Diller Okulu'na burslu talebe alındığını, oraya girebileceğini öğrenmiştir. Okula müracaat eder, giriş sınavını kazanıp iki yıl okur, iki yıl da Fransa'ya staja gönderilecektir. Tarlabaşı'nda bir pansiyonda kalmaktadır. Elit, Nisvaz gibi zamanın sanatçı ve aydınlarının bir araya geldiği kahvelere devam eder bir süre.
1941 İstanbul'daki ilk yazısı "İnsan" dergisinde yayımlanır: "Honoré de Balzac"
1942 İkinci Dünya Savaşı yüzünden Yabanci Diller Okulu öğrencileri Avrupa'ya gönderilemez, mecburi hizmeti vardır, kurada şansına Elazığ çıkar. Aynı yıl Elazığ'a gitmeden az önce tarih ve coğrafya ögretmeni olan Fevziye Menteşoğlu ile tanışır ve 19 Mart günü evlenir, eşi İstanbul'ludur. Aynı yıl, Haziran ayında babası ölür. Aynı yıl, 29 Ekim'de Elazığ Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlar.
1942-43 "Ayın Bibliyografyası" adlı dergide tercüme tenkitleri yayımlanır.
1943 Elazığ Askeri Hastanesi'nce düzenlenen bir kurul raporuna göre, her iki gözündeki yüksek ve 'müterakki' miyop askerlik yapmasına engeldir, askerlikten muaf tutulur. Aynı yıl, ilk kitabi yayımlanır, Balzac'dan bir çeviridir bu: "Altın Gözlü Kız" (Üniversite Kitabevi), 189 sayfalık kitabın 74 sayfası Balzac'la ilgili bir incelemenin yer aldığı önsözdür.
1944-47 arası, dönemin çeşitli dergilerinde ("Yurt ve Dünya", "Yücel", "Gün", "Amaç")özellikle Fransız edebiyatı ve düşüncesi üzerine incelemeler, daha da çok tercüme tenkitleri yazar.
1945 Şubat, Elazığ'daki stajyer ögretmenlik görevinden, iki sene dört ay sonra ayrılır. Eşinin Elazığ'a tayini çıkmadığı gibi, eşi burada iki de çocuk kaybetmiştir. Ancak İstanbul'da doğum yapabileceğinin anlaşılması üzerine İstanbul'dadır ve yedi aylık hamiledir. Tıp Fakültesi'nden gözlerinin yorgun olması nedeniyle aldığı rapora rağmen Bakanlıkça izinli de sayılmayınca istifa eder. Aynı yıl, 1 Nisan'da bir oğlu dünyaya gelir, ismini Mahmut Ali koyar. Aynı yıl, Balzac'dan iki çevirisi çıkar: "Otuzundaki Kadın" (A. Bolat Yayınevi, 168 sayfa) ve "Onüçlerin Romanı (Ferragus)" (Yüksel Yayınevi), 157 sayfanın 28 sayfası önsöz.
1946 16 Aralık, bir kızı gelir dünyaya: Ümit. Aynı yıl bir çevirisi daha basılır, hep Balzac'tan: "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti" (İnkilap Yayınevi), 471 sayfa, 17 sayfalık bir önsöz. Aynı yıl, Aralık ayının son günlerinde sınavla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransızca okutmanı olur.
1947 Bir yıl kadar "Yirminci Asır" dergisinde yazar. 1947-53 yılları arasında makale yazmaya ara vermiş gibidir. 1953'te aynı dergide bir kaç makalesi daha yayımlanacaktır.
1948 Victor Hugo'nun "Hernani" adlı piyesinin manzum olarak tercümesi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kendisine verilir. 1949-50-51 tarihlerini taşıyan ve çeşitli okuma notlarından oluşan bir defter doldurur. Aynı zamanda yogun bir dosyalama ve fişleme çalışması içindedir. İlgisini çeken her konuda malzeme biriktirmektedir.
1951 Muafiyet imtihanına girecek Hukuk Fakültesi ögrencileri için, F. H. Saymen ve Mösyö Louat ile 43 sayfalık bir Fransızca "Yardımcı Metinler" kitapçığı hazırlar (Yabancı Diller Okulu, Fakülteler Matbaası). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne doktora ögrencisi olarak kaydolur.
1952-53 İstanbul Işık Lisesi'ne Fransızca öğretmeni olur.
1952-54 arası aldığı okuma notlarıyla iki defter daha doldurur.
1953-54 Yabancı dil okutmanlığına paralel olarak lise öğretmenliğini sürdürür.
1954 İlkbahar aylarında gözlerini kaybeder. Aynı yıl, yaz ayları boyunca İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi'nde yatar, birkaç başarısız göz ameliyatı geçirir. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştır, diğerine katarakt sonucu perde inmiştir. Ameliyatlara yurt dışından devam edilmesinin uygun olacağı sonucuna varılır.
1955 21 Ocak, Denizyollarının Tarsus vapuruyla, tek başına İstanbul'dan Marsilya'ya, oradan da Paris'e gider. Fakülte tarafından "tetkikatta bulunmak üzere" Avrupa'ya seyahate gönderiliyor kabul edilerek, yola çıkabılmişse de amaç Paris'te ünlü "Quinze-Vingts" (Kenzven) Hastanesi'nde ameliyat olabilmektir. Ocak sonuyla Temmuz ayı arasında birçok ameliyat geçirir, fakat gözdeki yüksek tansiyon ve kanama yüzünden son ameliyatlar yapılamaz, yurda dönmek mecburiyetinde kalır. Bir daha ameliyat olmayacak ve artık hayatının sonuna kadar göremeyecektir. 7 Temmuz günü uçakla Yeşilköy Havaalanı'na iner. Aynı yıl, Hatay'da oturan annesi Zeynep Hanım vefat eder. Aynı yıl jurnal tutmaya ve "Quinze-Vingts Geceleri" isimli bir roman yazmaya başlar, her ikisine de devam etmez.
1956 V. Hugo'nun "Sefiller" adlı eserini, sonra da H. Taine'in "Sanatın Felsefesi" adlı kitabını Türkçe'ye çevirmek talebi Maarif Vekaleti'nce geri çevrilir. Üç ay kadar sonra, Vekalaetten gelen bir yaziyla, J. J. Rousseau'nun "Emil" adlı eserini çevirmesi uygun görülür, çeviriye başlar. Yaptigi çalisma yarim kalmis titiz bir çeviri örnegidir. Aynı yılın Aralık ayında "Hernani" çevirisi, Maarif Vekaleti'nin "Klasikler" dizisi arasında yayımlanır.
1957 O yılın tiyatro sezonu için İstanbul Şehir Tiyatroları'nda "Hernani"nin temsili uygun görülmüş ve sahne çalısmaları tamamlanmış gibiyken "mühim bir sebepten dolayi daha sonra sahneye konacaktır" gerekçesiyle eser, son anda programdan kaldırılır ve bir daha da temsili söz konusu olmaz.
1959 Fransızca öğrenecekler için bir Fransız dili grameri hazırlar. Yaklaşık 100 daktilo sayfası tutan bu çalışması basılmaz. Aynı yıl, Hügo'nun "Sefiller" adlı eserini Türkçe'ye çevirmesi Bakanlıkça uygun görülür. Ne var ki Hint düşünce si ve edebiyatiyla ilgili geniş kapsamlı bir çalışma bütün zamanını almaktadır, çeviriye başlar ama devam etmekten vazgeçer.
1961 Eşi ağır bir rahatsızlık geçirse de hemen tamamen iyileşir.
1963 "Hint Edebiyatı"nın yazılması biter, eser baskıya hazırdır. Aynı yıl, yılbaşından itibaren düzenli olarak jurnal tutmaya başlar, "Jurnal"ine 64 ve 65 yıllarında da devam eder, bu dönemde "Mektuplar"la zenginleşen Jurnal, aralıklarla da olsa 1983 yılı ortalarına kadar sürecektir. Aynı yıl, Antakya'da İngilizce ögretmeni Lamia Çataloglu ile tanışır. Bu tanışma hayatının sonuna kadar sürecek bir dostluğa dönüşür. Aynı yıl, Edebiyat Fakültesi sosyoloji bölümünde, hem sosyoloji öğrencilerine hem de çeşitli fakültelerden derslerini izlemeye gelen öğrencilere sosyoloji ve kültür tarihi dersleri verir, bu dersler çok düzenli olmasa da emekliliğine kadar sürecektir.
1964 Bir yıl kadar bastırılamayan "Hint Edebiyati", sonunda yayımlanır (Dönem Yayınları, 266 s.).
1965 1953 yılından sonra ilk kez "Dönem" ve "Çağrı" dergilerinde makaleleri çıkar.
1966 Victor Hugo'dan, Mahmut Sait Kılıççı ile beraber manzum olarak çevirdiği "Marion de Lorme" basılır (M.E.B. Yayınları, 192 s.). Aynı yıl, Hugo'dan yapmış olduğu "Hernani" çevirisi ikinci kez basılır (M.E.B. Yayınları, 184 s.).
1967 Makale yazmayı "Yeni İnsan" ve "Hisar" dergilerinde sürdürür. "Hisar"daki yazıları aralıklarla da olsa on yılı aşkın bir süre devam edecektir. "Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist" bu yıl basılır. (Çan Yayınları, 143 s.). Aynı yıl, A. Meillet ile M. Lejeune'ün Encyclopédie Française'deki bir yazısını "Dillerin Yapısı ve Gelişmesi" başlığı altında, talebesi Berke Vardar ile Türkçe'ye çevirirler. (Dönem Yayınları, 86 s.).
1969 "Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon" adlı bir çalışması Fakülteler Matbaası'nda basılır. (Türkiye Harsi ve İctimai Araştırmalar Derneği, sayı 101, 23 s.).
1970 1968'de İ.Ü.E.F. Sosyoloji dergisinde çıkan "İdeoloji" ile ilgili bir başka çalışması (sayı 21-22), bir kitapçık halinde yayımlanır (Fakülteler Matbaası, 23 s.).
1973 Balzac'tan çevirmiş olduğu "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti" adlı eser, ikinci defa, "İhtisam ve Sefalet (Vautrin)" adıyla gözden geçirilip basılır (Ötüken Yayınevi, 543 s.).
1974 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca okutmanlığından emekli olur. Görmemesine ve oldukça zor çalışma kosullarına ragmen hocalık görevini sonuna kadar sürdürmüştür. Aynı yılın Nisan ayında bir erkek torunu dünyaya gelir, 58 yaşında dede olmuştur. Aynı yıl, Bu Ülke yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 170 s.). "Ümranlar Uygarlığa" adlı eseri de bu yil basılır (Ötüken Yayinevi, 371 s.) ve Türkiye Milli Kültür Vakfı'ndan "fikir dalında" ödül alır. Aynı yıldan itibaren "Türk Edebiyatı", "Kubbealtı Akademi" ve "Orta Doğu" gazetesinde yazıları çıkmaya başlar.
1975 "Bu Ülke" ikinci baskıyı yapar. (Ötüken Yayınevi, 200 s.). Aynı yılın Haziran ayında bir erkek torun sahibi daha olur.
1976 "Bu Ülke" ilavelerle üçüncü defa basılır (Ötüken Yayınevi, 244 s.). Aynı yıl, "Hint Edebiyatı" adlı eserı, "Hint ve Batı" başlıklı bir bölümün de eklenmesiyle "Bir Dünyanın Esiğinde" adıyla ikinci kez basılır (Ötüken Yayınevi, 344 s.).
1977 "Pınar", "Köprü", "Gerçek" dergilerinde makaleleri çıkar, en çok da "Pınar"da yazar. "Ümrandan Uygarlığa"nın ikinci baskısı yapılır (Ötüken Yayınevi, 366 s.).
1978 "Mağaradakiler" adlı eseri yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 352 s.). Aynı yıl Mart ayında televizyonun birinci kanalında roman üzerine bir söyleşisi yayımlanır. 1978-84 yılları arasında, çoğu Kubbealtı Cemiyeti'nde olmak üzere yılda üç dört kere konferans verir.
1979 "Bir Dünyanın Eşiğinde" üçüncü baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 352 s.). "Bu Ülke" yeni ilavelerle dördüncü kez basılır (Ötüken Yayinevi, 275 s.). Aynı yıl "Hareket" dergisinde de yazmaya başlar.
1980 "Kırk Ambar"ı çıkarır Cemil Meriç (Ötüken Yayınevi, 487 s.). Aynı yıl eser, Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü'ne layık görülür. Aynı yıl "Magaradakiler" ikinci baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 326 s.). Uriel Heyd'den "Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri" isimli kitabı çevirir (Sebil Yayınevi, 134 s.). "Milli Eğitim ve Kültür" dergisinde ve "Yeni Devir" gazetesinde makaleleri yayımlanmaktadır.
1981 "Bir Facianın Hikayesi" Ankara'da bir yayınevi tarafından basılır (Ümran Yayıınları, 167 s.). Thornton Wilder'in "Köprüden Düşenler" adlı kitabını Lamia Çataloğlu ile birlikte İngilizce'den Türkçe'ye çevirirler (Tur Yayınları, 112 s.). Aynı yıl, Ankara Yazarlar Birliği Derneği tarafından "yılın yazarı" seçilir.
1982 Kayseri Sanatçılar Derneği'nden, inceleme dalında bir ödül alır. Aynı yıl, 15 Ocak Nişantaşı Akademi Kitabevi'nde bir imza günü düzenlenir. İlk kez okuyucusuyla buluşur. Aynı yıl, 30 Ocak'ta "Cemil Meriç'le Türk kültüründeki değişmeler hakkında bir söyleşi" başlığını taşıyan bir televizyon programına katılır.
1983 Maxime Rodinson'un "Batıyı Büyüleyen İslam" adlı eserini dilimize kazandırır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yıl İletişim Yayınları'nın çıkardığı "Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi'ne makaleler yazar. 7 Mart günü 41 yıllık bir beraberlikten sonra eşini kaybeder. Aynı yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda kitaplarını imzalar.
1984 "Işık Dogudan Gelir" adlı kitabı yayımlanır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yılın Ağustos ayında bir beyin kanaması geçirir: sol hemipleji sonucu sol tarafına felç iner. Cerrahpaşa Hastanesi'nde üç ay süren bir tedaviden sonra taburcu olur.
1985 "Bu Ülke" Entelektüel Bir Otobiyografi ve Cemil Meriç Kronolojisini de içeren 63 sayfalık bir giriş bölümüyle beşinci kez basılır (İletişim Yayınları, 285 s.). "Kültürden İrfana" adlı eseri İnsan Yayınları arasında çıkar (405 s.). Aynı yayıneviyle bütün eserlerinin basılması konusunda imzalanan sözleşmeye rağmen diğer eserleri basılmaz.
1986 İletisim Yayınları'nın bu kez de "Tanzimattan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi"nde makaleleri yer alır.
1987 13 Haziran günü, kendisini yatağa mahkum eden uzunca bir hastalıktan sonra, 71 yaşında hayata gözlerini yumar. Karacaahmet mezarlığına eşinin yanına defnedilir. (Ada 8, No 890). Aynı yıl, ölümünden bir ay kadar önce, televizyonun birinci, kanalında, TRT tarafından hazırlatılan: "Sanatımızdan Portreler: Cemil Meriç" adlı bir belgesel yayımlanır. Ölümü üzerine aynı belgesel bir kere daha ekrana gelecektir. Aynı yıl, Dönemli Yayıncılık'la Cemil Meriç'in varisleri arasında, bütün eserlerinin basılması konusunda bir sözleşme imzalanır, iki eserinin yayına hazırlanıp baskıya verilmesi aşamasında, yayınevinin kapanması üzerine bu girişim sonuçsuz kalır.

Alıntı:
Hayatının sonuna yaklaşmış bir insan olarak, zaten çoktan beri kaybettiğim yaşama sevincini, bu sınıflar üstü hakikatlerin taharrisinde buluyorum. Bu itibarla, mezarların ötesinden seslenir gibi seslenebilirim çağıma, daha doğrusu ülkeme. Ama okunur muyum, sesim duyulur mu? Meşhur bir adam da değilim, kalabalığın benimsediği edebi bir nevi de temsil etmiyorum. Ne romancıyım, ne şair, ne tarihçi. Sadece dürüstüm, çok okudum, çok düşündüm. Beşeri ihtiraslardan uzaklaşmışım: Bütün bu vasıflar bir düşünce adamının hamurunu yapar..
Cemil Meriç
1989 Cemil Meriç için, 13 Haziran günü Cağaloğlu Basın Müzesi'nde düzenlenen ikinci ölüm yıldönümü anma toplantısında yapılan çesitli konuşmalar, Hüriyet Gösreti'nin Eylül ayı sayısıyla birlikte çıkan Cemil Meriç ekinde yayınlanır.
1991 Dördüncü Ölüm yıldönümü dolayısıyla, Hatay Kültür Müdürlüğü ve İLESAM tarafından Antakya'da, "Türk Fikir Hayatında Cemil Meriç'in Yeri" konulu bir panel düzenlenir. Paneldeki konuşmalar, Mehmet Tekin tarafından "Cemil Meriç: Şair, filozof, yazar" adını taşıyan bir kitapçıkta toplanır (Antakya, 94 s.).
1992 Ocak ayında, Cemil Meriç'in bütün eserlerinin bir Külliyet halinde basılması konusunda, İletişim Yayınları ile Cemil Meriç'in varisleri olan çocukları arasında bir nesir sözleşmesi düzenlenir. Bu sözleşmeye göre, Cemil Meriç'in basılmış bütün telif eserleri, basılmamış "Jurnal" ve "Mektuplar"ı, çeviri eserleri ve yine basılmamış ders notları,konferansları, diğer yazıları yayınevince yayımlanacaktır. Cemil Meriç'in beşinci ölüm yıldönümünde "İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Öğrenci Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü" tarafından bir anma günü düzenlenir.

-----------------------------------------------------------------------
Celaleddin Rumi


You can see links before reply (You can see links before reply)


XIII. yy. da yaşamış bilgin, şair ve edebiyatçı olan Mevlâna 30 Eylül 1207'de Belh'te doğdu. 17 Aralık 1273'te Konya'da öldü.

Mevlâna'nın babası, bilginlerin sultanı Bahaeddin Veled, Hârizm Hükümdarı ile arası açılınca ya da belki de Moğol İstilâsı korkusundan, ailesini alıp Belh'ten 1212 yılında ayrıldı. Hicaz, Şam yolu üzerinden Anadolu'ya geçti. Malatya ve Erzincan'da bir süre kaldıktan sonra, Konya'ya geldi. (1228) Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad tarafından iyi karşılanarak oraya yerleşti ve vaazlar vermeye başladı. İki yıl sonra ölünce, babasının yerini Celâleddin aldı. Mevlana Celâleddin Rumi, 1244'te Konya'ya uğrayan bilgin, Tebrizli Şems ile dost oldu.

Sems'i Konya'da alıkoydu. Gerçek benliğini bu dostlukta bularak kendisini artık tamamıyla şiir ve edebiyata verdi. Zaten şairliği de bu dostlukla uyandı. Bir gün Şems-i Tebriz, iz bırakmadan ortadan kaybolunca Mevlâna bu olaya çok üzüldü. Mevlâna, dünyanın en büyük şairlerindendir. Hele Doğu İslâm Kültürü'nün özü sayılan Mesnevi'si ile Doğu Medeniyetinin üzerinde geniş etkileri olmuş, bizim halk ve divan şiirimizi yüzyıllar boyu en çok o beslemiştir.

Fars diliyle yazılmış, 6 ciltlik 26.000 beyite yakın Mesnevi, erdemli dürüst olmanın önemini hikâyeler, semboller, öğütlerle örülü, mistik ve didaktik bir şekilde anlatmaktadır. Arada XII. yy İran şairlerinden ve mesnevilerinden de etkilendiği görülen, Batı dillerinde de çevirilieri bulunan bu büyük eser, XVII. yy. bu yana defalarca birçok dile çevrildi.

Mevlâna'nın Divan-ı Kebir veya gazellerinin çoğunda mahlas olarak Şems-i Tebriz adını kullandığı için, Divanı Şems-i Tebriz diye adlandırılan divanında, gazeller (2000'den fazla) ve rubailer (1750'den fazla) bulunur. Mevlâna hepsini Frasça kaleme aldığı beş eser bıraktı. Bu eserler; Mesnevi, Divan-ı Kebir (5 cilt), Fihi Mâ Fih, Mektuplar, Rubailer, Mecâlis-i Sab'a'dır.
-----------------------------------------------------------------------

Charles Darwin (1809 - 1882)


You can see links before reply




Charles Darwin 1809’da Birminhan’da hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 16 yaşında tıp eğitimi görmesi için Eidinburgh Üniversitesi’ne gönderildi. Ancak bu konu ilgisini çekmediği için babası ona rahip olmasını ve bu amaçla Cambridge Üniversitesi’de öğrenim görmesini önerdi. Bununla birlikte Charles’i en çok ilgilendiren konu doğa tarihiydi. Cambridge’de öğretim görevlisi olan Joseph S. Henslow’la tanıştı ve daha sonra da dost oldu. Darwin, Henslow’un sayesinde Güney Amerika kıyılarına yapılan resmi keşif gezisine katılma imkanı buldu. Yine bu dönemde Darwin’in doğa bilim görüşlerini etkileyen bir başka şey de Alexander von Humboldt’un kitaplarıdır. Humboldt’un kitapları ona kendi deyimiyle “doğabiliminin soylu yapısına bir katkıda bulunmak” isteğini uyandırdı. Darwin, bu bağlamda 27 Aralık’ta başlayacak ve 5 yıl sürecek bir deniz yolculuğuna çıktı.
Charles Darwin, yolculuk dönüşü zooloji ve jeoloji konusundaki incelemelerini ve yolculuk günlüğünü yayınladı. Bütün bunlar onun kamuoyunda ün kazanmasını sağladı.
TÜRLERİN KÖKENİ
Darwin nihayet bu geziler ve araştırmalardan sonra temel eseri olan Türlerin Kökeni (You can see links before reply)’ni yayınladı. (1843). Bu eserin yazarken Darwin özellikle Thomas Malthus’un Toplumun Gelecekteki Gelişmesine Etkileri Açısından Nüfus Üzerine Bir Deneme eserinden etkilenmişti. Malthus’a göre, bir insan veya hayvan topluluğu, bütün bireyleri yetişkin yaşa gelir ve ürerse çok büyük bir hızla iki katına çıkabilir. Buradan hareketle de Darwin meşhur Doğal Ayıklama tezini geliştiri. Teze göre; “hayvan topluluklarının az çok kararlı bir nüfusu korumalarını, çok sayıda bireyin üreme yaşına gelmeden ölmesine bağlıdır. Ancak kendilerini yaşam koşullarına iyi uyarlayanlar üreyecek yaşa gelebilmektedir. Her şey sanki yaşam zorlukları üremeye yatkın bireyler arasında bir ayıklama yapıyormuş gibi gerçekleşmektedir.

Bu ve bunun gibi bir çok iddia içeren kitap o dönemde bir çok kişinin tepkisini çekmişti. Özellikle dini ve felsefi eleştiriler yapıldı. Tartışmanın en can alıcı bölümlerinden biri, İngiliz Bilimsel İlerleme Derneği’nin 30 Haziran 1860’ta Oxford’da toplanan yıllık oturumunda meydana geldi. Anglikan Piskoposu Samuel Wilberforce bu toplantıda Darwin’in tezine çok sert eleştiriler getirdi.
Bir çok bilim adamı türlerin evrimini kabul etmekle birlikte doğal ayıklama tezine karşı çıktılar. Felsefi karşı çıkışlar ise Darwin’in bu tezinin ırkçılığa varabilecek sonuçlar doğuracağı yönündeydi. Charles Darwin’in mücadele dolu hayatı 1882’de sona erdi. Geliştirdiği kuramlar halen günümüzde tartışılmaktadır.
__________________

ELALI
15-11-06, 00:12
Memur bir babanın oğlu olarak 1812 yılında doğan Dickens, küçük yaşlardan itibaren sefaletle tanıştı. Henüz 11 yaşında iken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 15 yaşında bir avukatın yanına giren genç Dickens, öğrenmeye meraklı olduğu için boş zamanlarında stenografi öğrendi. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesine stenograf olarak girdi ve 1835’te “Boz” takma adıyla “Boz’un Karalamaları” başlığında notlar yayımlamaya başladı.

1837’de ise esas onu ünlendirecek olan “Bay Pikvik’in Serüvenleri” adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl içinde Catherine Hogarth ile evlendi. 1840 yılında ölen baldızı Mary’e ithaf ettiği Antikacı Dükkanı romanını yayımladı.

1840-41’de Amerika’ya gitti ve burada büyük bir coşkuyla karşılandı, ama “Genel Okur İçin Amerika Notları” kendisini o kadar içtenlikle ağırlamış olanlarda şiddetli tepkilere yol açtı. 1843 ile 1846 arasında bol bol seyahat eden Dickens, bu seyahatlerde dönemin ünlü yazarlarıyla tanışma fırsatı buldu. Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı.

1858 yılında karısından ayrılan Dickens, b dönemden itibaren yine sık sık seyahate çıktı, konferanslar verdi. Ama çok yoruldu ve Gadshill’deki evinde istirahate çekilmek zorunda kaldı. 1870’te de şöhretin zirvesindeyken öldü.

-----------------------------------------------------------------------

Cemal Süreya


1931 yılında Erzincan'da doğdu. Asıl adı Cemal Süreyya Seber'dir.

Bugün anılarda Erzincan'dan büyük bir bahçenin içinde büyük bir ev kaldı. Hepsi o kadar... Bir de annemin gözlük taktığını anımsıyorum...Bi de bizim evin karşısında büyük bir ev vardı. O evde Perihan diye bir kız vardı... Zaten, onun yüzünden kız kardeşime Perihan adını koydum. Evet, ben koydum, ailede tek erkek çocuktum. Prens gibiydim. El üstünde tutulurdum.

1938'de Dersim isyanı sonrasında ailece Bilecik'te oturmaya mecbur edildi. Bu göçün altıncı ayında annesini yitirdi. İlkokulu okumak için İstanbul'daki amcasının yanına geldi. Beyoğlu 37. İlkokulu'nda öğrenimine başladı.

Birden yoksullaştık. Babam şoförlük yapıyordu. Bu arada belirteyim, Türkiye'de en genç yaşta Sansaryan Han'a düşen yazar benim. 9-10 yaşlarındaydım. Babam İstanbul'a gelmişti. Oysa Bilecik'ten ayrılması yasaktı. Bir gece yakalandı. Önce karakola sonra geri Bilecik'e yollandık.

Ailenin yoksullaşması zor günler yaşatır ona da. Bilecik Ortaokulu'nu bitirdi (1947). Parasız yatılı sınavını kazanarak lise öğrenimi için İstanbul'a geldi. 1950 yılında Haydarpaşa Lisesi'ni, 1954 yılında da Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi.

En güzel zamanımdı. Özgürdük. Bir tuhaftık. Sanat çevresinde yoğrulurduk. Şiir günleri yapılırdı. Ben şiirimi kimseye göstermezdim. Şiir günlerinde okunanları beğenmezdim. Fransızcayı kendi kendime öğrendim. Çeviriler yapardık. Cebimizden şiir kitapları eksik olmazdı... sabah Cebeci'den çıkar, sokakta okuya okuya yürüyerek Sıhhiye'ye, oradan Ulus'a, sonra Samanpazarı'ndan çember çizip tekrar Cebeci'ye dönerdim. Yürürken, okumadığım zaman yüksek sesle konuşurdum. Önceleri delilik sanırdım. Meğer değilmiş.
(......)

O dönem, hep edebiyatla yaşadık. Gülten Akın, Orhan Duru, Muzaffer Erdost, Tevfik Akdağ, Ece Ayhan, Ülker Köksal, Yılmaz Gruda...Ankara'daki tek sanatçılar biziz gibiydik. Şiirlerimiz 'Yeditepe', '20. Asır' dergilerinde yayımlanmaya başladı.

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
(......)

1954'de buradaki öğrenimi bitirdi. Evlendi. Eskişehir vergi memurluğuna atandı. Altı ay sonra müfettişlik sınavını kazandı, İstanbul'a taşındı. Bir süre Paris'te kaldı. Dönüşünde Maliye Müfettiş Yardımcılığı yaptı (1955-58). 1957'de, babasını trafik kazasında kaybetti. Görevini Maliye Müfettişi olarak sürdürdü. 1965'te maliye müfettişliğinden istifa etti.

İşgalci bir aşk bu,
Samanlık sevişenin diyor
Başka şey demiyor.

1965-71 yılları arasında yayıncılıkla uğraşan ve çok sayıda kitap tercüme eden Cemal Süreya, "Papirüs" adlı dergiyi çıkardı. 1971 yılında tekrar memuriyete döndü. Maliye Tetkik Kurulu üyeliği, Darphane yöneticiliği ve maliye müfettişliği yaptı. 1982'de emekli oldu.

(......)
Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.
(......)

Duygularının seyrine kapılıp, "Gitti gider yüreğim" misali yaşamıştır. Şiirleri de böyledir. Bir mısrada, bir dünya duyguyu, bir destanı damıtmıştır. Onun bir mısrasına takılıp; aşkı, hayatı, hüznü, yaşanmışlığı anlayabilir insan. Nasılsa aşkları öyledir hayatı. Düz yazıları, eleştiri yazıları, mektupları ve çocuk yazıları vardır Cemal Süreya'nın. En çok çocuklar için yazdığı yazılarda kendisini ele verir. İçinde cıvıl cıvıl bir çocuk vardır. Ve bu çocuğun beyninin bütün kapıları dünyaya açıktır. Cemal Süreya zamansız aramızdan ayrılan çok duyarlı bir şairdi. Hiç hesapsız yaşadı ve ne yazık ki hiç zamansız aramızdan ayrıldı.

"Cemal Süreya çekimli bir insandı,
çevresiyle birlikte dolu dolu yaşadı.
9 Ocak 1990'da gözlerini yaşama kapadı.
Şair, çevirmen, denemeci, dergiciydi.
Ve maliyeci Darphane müdürü." (İlhan Selçuk)

Günde 24 saat şiir yazarım, her şeye şair olarak bakarım. Yazmaktan daha büyük bir yer tutar bu benim hayatımda.
(......)

(......)
Kişi, filmini gördüğü bir romanı okumaktan cayabiliyor. Ama televizyonda dinlediği bir şiiri okumak, yeniden okumak ona çekici gelebilecektir. (...) Son yüzyılda şiir, "yazı-şiir" niteliğini biraz fazlaca edinmiş bulunuyor. Bu ona yeni ufuklar açmış, büyük olanaklar kazandırmıştır. Ama şiirin kendisini yazılı basından ayıran öyle bir gücü, öyle bir kökü de var ki, bu sanat ona yeniden kavuşabilir. O kökten yeniden sürgünler atabilir. Çünkü görüntü, şiirin yalnız yanında yer alabilmekte, hiçbir planda onun yerine geçememektedir. Yanında olunca da görüntü, bir destek, bir güç olacaktır şiir için.
(......)

"Türkiye Cumhuriyetinin ilk şair kuşağındandır Cemal Süreya. Bunun anlamı şudur: İlk ve ortaöğrenimde Arapça ve Farsça yerine Batı diliyle karşılaşmış, yazmayı Latin harfleriyle öğrenmiş, okullarda dil devriminin utkusunu yaşamış, arı Türkçe sözcüklerle konuşmaya, yazmaya ve düşünmeye alışmış, laik bir toplumda büyümüş, Osmanlı ve Doğu kültürünün sarsılan, çatlayan egemenliğinin dışında, tedirgin bir kültürün önderliğinde dünyaya bakmaya, onu anlayıp kavramaya çalışmış bir kuşak. Bir bakıma yetim, bir bakıma yeni toplumun ilk tohumları. Talihsiz ama dayanıklı bir kuşaktır 30 doğumlular." (Özdemir İnce)

"Cemal Süreya firesiz, kılçıksız şiirler yazdı; poetikasının temel unsurları erotizm ve ironiydi; Türk şiir geleneğinden ve modern Avrupa şiirlerinden çıkan toplardamarları buluşturdu.
Denemelerinde kişileri ve sorunları derinlemesine kesitleyerek, yoğun ve imge ağırlıklı bir üslupla yokladı; Papirüs dergisiyle 1960 sonrası edebiyata yön verenlerden biri oldu; pekçok başyapıtı özenle dilimize çevirdi; günlüğü dergiler üzerinde yazdığı kapsamlı incelemeleri, son dönemlerdeki siyasal portre yazılarıyla ayrı yönlerini açığa vurdu; bürokratlık serüveni, kazandığı ödüller, katıldığı tartışmalar ile son 30 yılın yenilikçi edebiyatının öncü figürlerinden biri sayıldı." (Enis Batur)

(......)
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil.

-----------------------------------------------------------------------

Doğu Perinçek

17 Haziran 1942'de Gaziantep�te doğdu. Sadık ve Lebibe Perinçek�in oğludur. İlk çocukluk yıllarını babasının yedek subaylık ve yargıçlık görevleri nedeniyle Gaziantep, Antakya ve Diyarbakır�da geçirdi. Beş yaşından sonra Ankara�da büyüdü. Ankara Sarar İlkokulu, Atatürk Lisesi ve Bahçelievler Deneme Lisesi�nde ilk ve orta öğrenim gördü.

Üniversite yıllarında, 1962 ve 1963�te toplam 10 ay Almanya�da işçilik yaptı ve Almanca öğrendi. Haziran 1964'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi ve Kamu Hukuku (Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri) kürsüsüne asistan olarak girdi. 1968'de Hukuk doktoru olmuştur. Doktora tezinin konusu ve ilk kitabı, Türkiye�de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi' dir. 1964 yılında dünya görüşü olarak Bilimsel Sosyalizmi benimsedi. 1967 yılında Dönüşüm dergisi Yazı Kurulu Üyesi ve Başyazarı idi. Almanya�da Türk Toplumcular Ocağı kurucusu ve ilk Genel Başkanı olmuştur. Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi ve Bilim Kurulu Üyesi, Güvenlik Komitesi Başkanı, TİP içindeki Devrimci Muhalefet hareketinin önderlerindendir.

Mart 1968'de Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı olmuştur. Kasım 1968' de arkadaşlarıyla birlikte Aydınlık dergisini kurdu ve yayınlamaya başladı. Temmuz 1969'da İşçi-Köylü gazetesinin kurucusu ve başyazarı oldu. 12 Mart 1971 askerî darbesinden sonra yargılandı. 20 yıl hapis cezasına hükmedildi. Temmuz 1974�te genel afla serbest bırakıldı. 28 Ocak 1978'de Aydınlık davasının aklanmasıyla sonuçlanması üzerine Türkiye İşçi Köylü Partisi�nin kuruluşuna önderlik etti ve ilk Genel Başkan oldu.

20 Mart 1978'de Günlük Aydınlık gazetesinin kuruluşuna ve yayınına önderlik etti ve başyazarlık yaptı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra tutuklandı ve 1985 Martında serbest bırakıldı. Ocak 1987'de Haftalık 2000�e Doğru dergisinin yayınlanmasına önderlik etti. Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarlık görevlerinde bulundu. 10 Nisan 1990'da �Sansür Sürgün Kararnamesi�nin çıkarılmasıyla hakkında tutuklama kararı verildi. Diyarbakır Cezaevi�nde üç ay tutuklu kaldı. 1991 yılında TCK 141. maddesinin kaldırılmasıyla siyasal haklarına kavuştu ve Temmuz ayında Sosyalist Parti 2. Büyük Kongresi�nde Genel Başkanlığa seçildi.Temmuz 1992�de Sosyalist Parti�nin Anayasa Mahkemesi�nce kapatılması üzerine kurulan İşçi Partisi Genel Başkanı oldu. Ancak Perinçek hakkında 1991 seçimlerinde TRT�de yapılan Liderler Açık Oturumu�nda yaptığı konuşma nedeniyle Terörle Mücadele Yasası 8. maddeye dayanılarak verilen 14 ay hapis cezası uygulandı. Perinçek, 8 Ağustos 1999�a kadar 10 ay 10 gün Haymana Cezaevi�nde kaldı.

Daha sonra çıkan basın suçlarını erteleyen yasayla yeniden siyasal haklarına kavuştu ve 19 Ekim 1999 günü toplanan İşçi Partisi Olağanüstü Kongresi�nde yeniden genel başkan seçildi. Doğu Perinçek, çok iyi Almanca ve orta derecede İngilizce biliyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, gazeteci Şule Perinçek ile evli. Dört çocuğu vardır.

ELALI
15-11-06, 00:33
Dante (1265 - 1321)

Mayıs 1265’de Floransa'da doğan İtalyan yazar Dante Alighieri, 26 Mart 1266’da Durante adıyla vaftiz edildi. 1274’de “Yeni Hayat” ve “İlahi Komedya”da ölümsüzleştireceği Beatrice'yi ilk kez gördü. Asıl adı Bice di Folco Portinari olan Beatrice, daha sonra Simone de' Bardi'yle evlendi ve 1290 yılında öldü.

1983’de, babasının ölümünden bir yıl sonra, Floransa'nın önde gelen aşk şairlerinden biri olarak üne kavuştu ve şair Guido Cavalcanti'yle yazışmaya başladı. 1285 yılında evlendiği Gemma Donati’den, iki yıl sonra Pietro adında bir çocuk sahibi oldu. 1289 yılında Campaldino Savaşı'nda, Floransalı Guelfoların safında Ghibellinoların şehri Arezzo'ya karşı savaşan Dante, savaştan üç yıl sonra, “Vita nuova” (Yeni Hayat) adlı yapıtını yazdı. Yeni Hayat, Dante'nin 31 şiirini, bu şiirlerin hangi vesilelerle yazıldığına ilişkin açıklamalarını ve şiirlerin yapısal çözümlemelerini içeren bir düzyazı-şiir çalışmasıdır.

Yoğun felsefe çalışmalarına başlayan şair, felsefi konularda şiirler yazmayı da sürdürür bu arada. 1295 yılında Hekim ve Eczacılar Loncası’na üye oldu ve Floransa’nın siyasal yaşamına katıldı. Bu tarihten sonra çeşitli meclislerde görev alan Dante, bu beş yıllık süreç sonucunda altı lonca başkanından biri sıfatıyla Floransa’nın yönetimine seçildi. 1295’de Beyazlar ve Siyahlar olarak ikiye bölünen Guelfolar yüzünden, Floransa’da siyasal uzlaşmayı sağlamak amacıyla, Papa’ya gönderilen üç kişilik kurulun üyesi olarak şehirden uzaklaştığında, önderleri bir süre önce sürgüne gönderilmiş olan Siyah Guelfo grubu iktidarı ele geçirdi.

27 Ocak 1302’de para cezasına çarptırılan ve kamu görevinden men edilen yazar, düzmece bir yolsuzlukla suçlandı ve Toscana bölgesine girmesi yasaklandı. 10 Mart’ta ceza onaylandı ve yakalanması halinde yakılarak idam edilecekti.

2 yıl sonra, mücadelesini tek başına sürdürmeye karar veren Dante, Beyaz Guelfo grubundan sürgün arkadaşlarıyla bağlarını kopardı ve sonraki yıllarda bütün İtalya’yı kapsayan gezilere çıktı. 1304-1308 yılları arasında De vulgari eloquentia (Halkdilinde Belagat) ile Convivio (Şölen) adlı yapıtlarını yazdı. Bu yapıtlardan ilki, dil ve şiir üzerine görüşlerini; ikincisi ise felsefe üzerine düşüncelerini ve felsefi bir bakış açısıyla şiirlerine ilişkin yorumlarını içerir. Dört kitaptan oluşan ve felsefî, siyasî ve ahlâkî konuları içeren Convivio adlı eserinin ikinci kitabı da astronomi ile ilgilidir aynı zamanda. İki yapıt da tamamlanmamıştır.

Bu yapıtlarının hemen ardından 1308’de “Divina Commedia”yı (İlahi Komedya) yazmaya başladı ve ölümünden kısa bir süre öncesine kadar bu yapıt üzerinde çalıştı. Özgün adı Comedia (Komedya) olan bu yapıta “ilahi” nitelemesi sonradan, Rönesans döneminde eklenmiştir. İtalyanca yazılan İlahi Komedya, karşılıksız aşkı Beatrice için yazılan bu destan hem aşkı ve insanı, hem geçmişi, hem kendi güncelliğini anlatıyor, geleceğe uzanan bir sentez oluşturuyordu. Aynı zamanda İlâhi Komedya ile Convivio'da astronomi ve kozmolojiye ilişkin görüşlere de rastlanmaktadır.

İlâhi Komedya, Dante'nin Cehennem, Araf ve Cennet'e yaptığı hayalî bir seyahatin öyküsüdür ve burada sunduğu Evren Dizgesi tamamen Batlamyus Dizgesi'ne dayanmaktadır. Dante'ye göre, Yer Evren'in merkezindedir ve hareketsizdir. Yer'in etrafında sırasıyla, Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün küreleri bulunur. Satürn küresinden sonra, sabit yıldızlar küresi ve ondan sonra da İlk Hareket Ettirici Küre gelir. Onuncu küre ise, En Yüksek Küre, yani Tanrının Evi'dir. Küreler, Meleklerin yardımı ile hareket eder. Dante, Aristoteles'in etkisi ile Ortakmerkezli Küreler Dizgesi'ni benimsemiş, dışmerkezli kürelerin olmadığını savunmuştur.

İlahi Komedya’dan sonra 1314’de Monarchia'yı (Monarşi) yazan Dante, yönetim biçimini konu aldığı bu yapıtında, papalık-imparatorluk şeklindeki iktidar parçalanmasına karşı tek bir hükümdarın egemenliğini savundu. 1315 Haziran ayında Floransalı sürgünlere suçlarını kabul etmeleri halinde affedilecekleri bildirildi fakat bu öneriyi kabul etmeyen Dante'nin sürgün cezası yeniden onaylandı ve çocukları da ceza kapsamına alındı.

Şair, son yıllarını Verona'da Can Grande della Scala'nın ve Ravenna'da Guido Novello da Polenta'nın saraylarında geçirdi. Quaestio de aqua et terra (Su ve Toprak Sorunu) ile Egloge (Eklogalar) adlı yapıtlarını yazdıktan bir sene sonra, 1321 yılında Ravenna’da öldü.

-----------------------------------------------------------------------

Ernest Hemingway (1899 - 1961)

Kısa öykünün ustası sayılan Amerikalı yazar Ernest Hemingway, izlenimlerini ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yazarın yapıtlarının konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından ibarettir. Amerikan edebiyatındaki Redskin, Tough Boy gibi, tüm bir yaratıcılık anlayışını, sporcu, avcı, asker portreleriyle dile getirerek başarıyla temsil etti. Kuralları titizlikle belirlenmiş bu geniş düşsel evren, ne gerçekçi yazımın kesinliğini, ne de Amerikan edebiyatına insanlığın durumunu anlatma olanağı veren geniş boyutlu simgeselliği dışlar. Hemingway’in çok boyutlu bir ilgi alanı olması ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması, yapıtlarının, geçek bir psikolojik çözümleme yerine ucuz kahramanlığa yer veren, yüzeysel bir nitelik taşıdığını düşündürür.

Doktor bir babayla opera şarkıcısı bir annenin oğlu olarak 21 Temmuz 1899'da Şikago yakınlarında Oak Park'ta dünyaya gelen Hemingway, burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. 18 yaşında Kansas City Star gazetesinde başladığı eğitimini, I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı. Ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkar.

IN OUR TIMES

Hemingway, 1920'de evlendiği Hadley Richardson ile birlikte Toronto Star Weekly gazetesi için dış ülke muhabiri olarak Avrupa yolculuğuna çıktı. Birlikte bir çocuk sahibi olduğu ilk eşinden 1924'te boşandı. İkinci evliliğini gazeteci Pauline Pfeiffer ile yaptı (iki çocuk) ve 1940'ta boşandı. 1921'de Türk-Yunan savaşında savaş muhabiri olarak bulundu. Bir yıl sonra da Mussolini'nin Roma'ya yürüyüşünü anlattı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaş olunca Hemingway edebiyata yönelmeye heveslendi. Bunun ilk semeresi In Our Times (Zamanımızda, 1924) adlı kısa öykülerden oluşan bir kitaptı. Hemingway burada izlenimlerini sade, açık bir dille aktarmaktadır. Yapıtlarının amacı, yüzeyin altındaki gerçeklere ulaşmaktı.

A FARERVELL TO ARMS

1926'da Hemingway'ın ilk romanı The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) yayınlandı. Savaşta aldığı yaralar yüzünden çocuk yapma yeteneğini ve hayatın bir anlam taşıdığına ilişkin inancını yitiren bir Amerikalının öyküsünde "Lost Generation" (Yitik Nesil) denilen neslin (20'li yıllarda Paris'te bulunan umutsuzluğa kapılmış Amerikalı edebiyatçılar) havası yansıtılmaktadır. Ulusal fanatizme karşı bir suçlama olarak algıladığı A Farewell to Arms (Silahlara Veda, 1929) adlı romanı çok büyük bir başarı kaydetti. Hemingway bu romanında yaralı bir askerin bir hemşireye duyduğu aşkı anlatır. Savaşın anlamsızlığını anlayan erkek, bir de hamile sevgilisinin ölümüne katlanmak zorunda kalır.

POLİTİK KONULAR

İspanya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Death in the Afternoon (Öğleden Sonra Ölüm, 1931) adlı romanı yazdı. Burada Hemingway için tutku haline gelmiş olan boğa güreşine ve bu güreşlerin ülkesine saygı gözler önüne serilir. Afrika turunu 1935'te The Green Hills of Africa'da (Afrika'nın Yeşil Tepeleri, 1935) anlattı. Bir yıl sonra İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilerden yana tavır aldı. Ayrıca savaşı anlatan belgesel bir filmin senaryosunu hazırladı: The Spanish Earth (İspanya Toprağı, 1938). Hemingway, 1939'da Küba'ya taşındı. Bir yıl sonra gazeteci Martha Gallhorn ile evlendi (1944'te boşandılar). Dördüncü evliliğini 1946'da Mary Welsh ile yaptı.

Yine 1940 yılında For hom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı başarılı romanı çıktı. 1943'te filme alınan bu romanda Amerikalı kolej doçenti Robert Jordan, İspanya İç Savaşında bir gerilla birliğiyle birlikte stratejik açıdan önemsiz bir köprüyü havaya uçurur. Birlikte savaştığı Maria'ya aşık olan Jordan, Franco'cu birliğin saldırısına uğrayıp yaralanır ve ölür. Aşkı ve ölümü anlatan bu yapıtta artık bireyin menfaatleri odak noktasını oluşturmaz. Hemingway toplum adına sorumluluk üstlenmeyi kabul eder. Bu düşüncesini 1942'de girdiği Amerikan deniz kuvvetlerinde uygulamaya koydu. İstila birliklerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katıldı.

NOBEL ÖDÜLÜ

Büyük bir başarı kaydedemeyen Across the River and into the Trees (Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine, 1950) adlı Venedik romanından sonra, 1952'de Hemingway'ın başyapıtı The Old Man and the Sea (İhtiyar Adam ve Deniz) yayınlandı. Bu kısa romanın kahramanı Kübalı balıkçı Santiago, 84 kez boşuna denize açıldıktan sonra kocaman bir kılıç balığı yakalar. Bu başarısının sevinci içinde yakaladığı balığı teknesine bağlayarak evine doğru yelken açar. Balığı yolda köpekbalıkları tarafından yenilip bitirildiği halde Santiago ertesi günü yine denize açılır. İnsan hayatına dair bu sade parabol insanın boşuna başarı peşinden koşusunu simgeler. İnsanın doğaya karşı savaşına öldürme gereksinimi egemendir. Birey tüm yenilgilere karşın yeniden yaşam savaşına döner. Hemingway 1953'te Pulitzer Ödülünü aldıktan sonra 1954'te Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Arteriyosklerozlu tutkulu avcı Hemingway yedi yıl sonra, 2 Temmuz 1961'de, 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına son verdi.

ESERLERİ:

Savaş sürekli bir esin kaynağıdır (Silahlara Veda [A Farewell to Arms], 1929; [The Fifth Column and the First Forty-nine Stories], 1938; Çanlar Kimin İçin Çalıyor [For Whom the Bell tolls], 1940; Irmağın Ötesi [Across the River and into the Trees], 1950) ve savaş konusu, av ve serüven öykülerinde (Afrika'nın Yeşil Tepeleri [The Green Hills of Africa], 1935; İhtiyar Adam ve Deniz [Old Man and the Sea], 1952) ele aldığı aşk, moral gücü ve yalnızlık konularıyla birleşir. Öykü türü ([Men without Women], 1927; Ya Hep Ya Hiç [To Have and Have not], 1937), günlük yaşamın tekdüzeliğinde bunalım anlarını saptama olanağı verir. 20'li yılların sürgününü anlatan Güneş de Doğar [The Sun Also Raises], 1926 ve Paris Bir Şenliktir [A Moveable Feast], 1964 adlı yapıtlarında yazarın gizli ruhsal zayıflıklarıyla kırılganlığının düşsel evrenini ortaya koymak için seçilen yollar sergilenir. Boğa güreşlerine ilişkin olarak [Death in the Afternoon], 1932 yılına ait bir yapıtıdır..

-----------------------------------------------------------------------

ELALI
15-11-06, 12:02
Kısa öykünün ustası sayılan Amerikalı yazar Ernest Hemingway, izlenimlerini ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yazarın yapıtlarının konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından ibarettir. Amerikan edebiyatındaki Redskin, Tough Boy gibi, tüm bir yaratıcılık anlayışını, sporcu, avcı, asker portreleriyle dile getirerek başarıyla temsil etti. Kuralları titizlikle belirlenmiş bu geniş düşsel evren, ne gerçekçi yazımın kesinliğini, ne de Amerikan edebiyatına insanlığın durumunu anlatma olanağı veren geniş boyutlu simgeselliği dışlar. Hemingway’in çok boyutlu bir ilgi alanı olması ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması, yapıtlarının, geçek bir psikolojik çözümleme yerine ucuz kahramanlığa yer veren, yüzeysel bir nitelik taşıdığını düşündürür.

Doktor bir babayla opera şarkıcısı bir annenin oğlu olarak 21 Temmuz 1899'da Şikago yakınlarında Oak Park'ta dünyaya gelen Hemingway, burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. 18 yaşında Kansas City Star gazetesinde başladığı eğitimini, I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı. Ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkar.

IN OUR TIMES

Hemingway, 1920'de evlendiği Hadley Richardson ile birlikte Toronto Star Weekly gazetesi için dış ülke muhabiri olarak Avrupa yolculuğuna çıktı. Birlikte bir çocuk sahibi olduğu ilk eşinden 1924'te boşandı. İkinci evliliğini gazeteci Pauline Pfeiffer ile yaptı (iki çocuk) ve 1940'ta boşandı. 1921'de Türk-Yunan savaşında savaş muhabiri olarak bulundu. Bir yıl sonra da Mussolini'nin Roma'ya yürüyüşünü anlattı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaş olunca Hemingway edebiyata yönelmeye heveslendi. Bunun ilk semeresi In Our Times (Zamanımızda, 1924) adlı kısa öykülerden oluşan bir kitaptı. Hemingway burada izlenimlerini sade, açık bir dille aktarmaktadır. Yapıtlarının amacı, yüzeyin altındaki gerçeklere ulaşmaktı.

A FARERVELL TO ARMS

1926'da Hemingway'ın ilk romanı The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) yayınlandı. Savaşta aldığı yaralar yüzünden çocuk yapma yeteneğini ve hayatın bir anlam taşıdığına ilişkin inancını yitiren bir Amerikalının öyküsünde "Lost Generation" (Yitik Nesil) denilen neslin (20'li yıllarda Paris'te bulunan umutsuzluğa kapılmış Amerikalı edebiyatçılar) havası yansıtılmaktadır. Ulusal fanatizme karşı bir suçlama olarak algıladığı A Farewell to Arms (Silahlara Veda, 1929) adlı romanı çok büyük bir başarı kaydetti. Hemingway bu romanında yaralı bir askerin bir hemşireye duyduğu aşkı anlatır. Savaşın anlamsızlığını anlayan erkek, bir de hamile sevgilisinin ölümüne katlanmak zorunda kalır.

POLİTİK KONULAR

İspanya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Death in the Afternoon (Öğleden Sonra Ölüm, 1931) adlı romanı yazdı. Burada Hemingway için tutku haline gelmiş olan boğa güreşine ve bu güreşlerin ülkesine saygı gözler önüne serilir. Afrika turunu 1935'te The Green Hills of Africa'da (Afrika'nın Yeşil Tepeleri, 1935) anlattı. Bir yıl sonra İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilerden yana tavır aldı. Ayrıca savaşı anlatan belgesel bir filmin senaryosunu hazırladı: The Spanish Earth (İspanya Toprağı, 1938). Hemingway, 1939'da Küba'ya taşındı. Bir yıl sonra gazeteci Martha Gallhorn ile evlendi (1944'te boşandılar). Dördüncü evliliğini 1946'da Mary Welsh ile yaptı.

Yine 1940 yılında For hom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı başarılı romanı çıktı. 1943'te filme alınan bu romanda Amerikalı kolej doçenti Robert Jordan, İspanya İç Savaşında bir gerilla birliğiyle birlikte stratejik açıdan önemsiz bir köprüyü havaya uçurur. Birlikte savaştığı Maria'ya aşık olan Jordan, Franco'cu birliğin saldırısına uğrayıp yaralanır ve ölür. Aşkı ve ölümü anlatan bu yapıtta artık bireyin menfaatleri odak noktasını oluşturmaz. Hemingway toplum adına sorumluluk üstlenmeyi kabul eder. Bu düşüncesini 1942'de girdiği Amerikan deniz kuvvetlerinde uygulamaya koydu. İstila birliklerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katıldı.

NOBEL ÖDÜLÜ

Büyük bir başarı kaydedemeyen Across the River and into the Trees (Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine, 1950) adlı Venedik romanından sonra, 1952'de Hemingway'ın başyapıtı The Old Man and the Sea (İhtiyar Adam ve Deniz) yayınlandı. Bu kısa romanın kahramanı Kübalı balıkçı Santiago, 84 kez boşuna denize açıldıktan sonra kocaman bir kılıç balığı yakalar. Bu başarısının sevinci içinde yakaladığı balığı teknesine bağlayarak evine doğru yelken açar. Balığı yolda köpekbalıkları tarafından yenilip bitirildiği halde Santiago ertesi günü yine denize açılır. İnsan hayatına dair bu sade parabol insanın boşuna başarı peşinden koşusunu simgeler. İnsanın doğaya karşı savaşına öldürme gereksinimi egemendir. Birey tüm yenilgilere karşın yeniden yaşam savaşına döner. Hemingway 1953'te Pulitzer Ödülünü aldıktan sonra 1954'te Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Arteriyosklerozlu tutkulu avcı Hemingway yedi yıl sonra, 2 Temmuz 1961'de, 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına son verdi.

ESERLERİ:

Savaş sürekli bir esin kaynağıdır (Silahlara Veda [A Farewell to Arms], 1929; [The Fifth Column and the First Forty-nine Stories], 1938; Çanlar Kimin İçin Çalıyor [For Whom the Bell tolls], 1940; Irmağın Ötesi [Across the River and into the Trees], 1950) ve savaş konusu, av ve serüven öykülerinde (Afrika'nın Yeşil Tepeleri [The Green Hills of Africa], 1935; İhtiyar Adam ve Deniz [Old Man and the Sea], 1952) ele aldığı aşk, moral gücü ve yalnızlık konularıyla birleşir. Öykü türü ([Men without Women], 1927; Ya Hep Ya Hiç [To Have and Have not], 1937), günlük yaşamın tekdüzeliğinde bunalım anlarını saptama olanağı verir. 20'li yılların sürgününü anlatan Güneş de Doğar [The Sun Also Raises], 1926 ve Paris Bir Şenliktir [A Moveable Feast], 1964 adlı yapıtlarında yazarın gizli ruhsal zayıflıklarıyla kırılganlığının düşsel evrenini ortaya koymak için seçilen yollar sergilenir. Boğa güreşlerine ilişkin olarak [Death in the Afternoon], 1932 yılına ait bir yapıtıdır.

-----------------------------------------------------------------------

Erwİn Rommel'İ Taniyormusunuz?

2. dünya savaşının efsanevi alman mareşali; çöl tilkisi lakabıyla tanınmıştır.

1899 - 1940

erwin rommel 15 kasım 1891’de württemberg eyaletinin ulm kenti yakınlarında bulunan heidenheim an der brantz kasabasında oğdu. babası bir okul öğretmeni, annesi ise eski württemberg hükümeti başkanının kızıydı. rommel gençliğinde mühendis olmak istemişti ancak 1910 temmuzunda orduya katıldı. memleketinin birliği olan 124. (6.württemberg) piyade alayında bir subay adayı oldu. üç ay sonra onbaşılığa, altı ay sonra ise çavuşluğa yükseldi. 1911 martında ise danzig’deki subay okuluna gönderildi. 1912 yılında mezun olan rommel faal hizmete alınarak weingarten’deki alayına döndü. danzig’de iken lucie maria mollin ile tanıştı. aşık olan çift 1915 yılında nişanlandı ve 1916 yılında evlendi. tek çocukları olan manfred ise 1928 yılında doğdu. 1912’den birinci dünya savaşının başlamasına dek rommel weingarten’de tertiplerden sorumlu alay subayı olarak görev yaptı. 2 ağustos 1914 tarihinde 124. piyade alayı savaşa gitti; rommel ise görevi yüzünden birkaç gün sonra onlara katıldı. kendisi askeri kariyerinin daha başlarından itibaren sayıca üstün düşmana karşı savaşta yiğitlik örnekleri sergilemişti. eylül 1914’de cephanesi bittiği için bir süngüyle üç fransız askerine saldırdığı sırada ayağından yaralandı. argonne cephesinde savaşa döndükten sonra yiğitliğinin ilk ödülü olarak 1.sınıf demir haç madalyası aldı.eylül/ekim 1915 tarihlerinde eğitim için dağ birliklerine katıldıktan sonra 1916 yılı sonlarında romenlere karşı savaştığı doğu (karpat) cephesine gönderildi.mayıs 1917’de erwin rommel batı cephesinde hilsen bayırına yollandı, ağustosta ise tekrar karpat cephesine döndü. cosna dağında ve caporetto’da italyanlara karşı olağanüstü başarılar kazandı.bu başarıları ona pour le merite madalyasını getirdi.kısa süre sonra ise bir kurmaylık görevine atandı ve savaş sonuna dek bu görevde kaldı.savaşın ardından aralık 1918’de weingarten’de eski alayına döndü. 1919 yazında friedrichshafen iç güvenlik bölüğünün başına; 1921 ocağında ise stuttgart’da bir piyade alayının komutasına verildi. 1929 ekimine dek bu görevde kalan rommel, bu tarihte dresden piyade okuluna eğitmen olarak yollandı.yine bu sırada birinci dünya savaşındaki deneyimlerine dayanarak “piyade saldırıyor” (“infanterie greift an”) isimli kitabı yazdı.

nsdap’nin iktidara gelmesinden sonra rommel binbaşılığa terfi etti ve bir dağ taburunun komutanı olarak goslar’a gönderildi.ekim 1935’de ise albay olarak potsdam askeri akademisinde öğretmenlik görevine başladı. nasyonal sosyalizm'e verdiği coşkulu destek terfilerini hızlandırmıştı.kasım 1938’de wiener-neustadt askeri akademisinin komutanlığına getirildi ancak bu görevini ikinci dünya savaşının başlamasından kısa süre önce bıraktı.eylül 1939’da tuğgeneralliğe terfi etti ve führerin güvenini kazanmış bir asker olarak polonya seferi boyunca führerin muhafız birliğinin komutanı oldu.yine bu sırada panzer tümenlerinin güçleri ile blitzkrieg taktiklerini birinci elden görerek öğrendi.polonya seferinden sonra führer bu sadık askerine istediği herhangi bir branşta görev alma serbestisi tanıdı, rommel de bir panzer tümeni istedi. 15 şubat 1940 tarihinde tank savaşında fiili tecrübesi olmadığı halde 7. panzer tümeninin komutanlığına getirildi. fransa ve benelüks ülkelerine karşı yapılacak saldırı planına göre 7. panzer tümeni merkez sektörünü oluşturan general hoth komutasındaki 15. panzer kolordusu dahilindeydi. 10 mayıs 1940 tarihinde başlayan batı avrupa saldırısı rommel’in kariyerini kuyruklu yıldız gibi göklere çıkardı. zırhlı arabasının içinde tanklarıyla beraber maas ırmağından kocaman bir yay çizerek sadece 10 gün sonra kilit önemdeki arras kentine vardı. burada ingilizlerin yaptığı tank saldırısını 88 mm’lik uçaksavar toplarını tanksavar olarak kullanarak püskürttü. orta fransaya yapılacak saldırı için 7. panzer tümeni deniz kıyısına yakın olan abbeville'de konuşlanmıştı. 5 haziranda başlayan harekatın 3. günü rommel rouen'a, 5. günü ise dieppe batısından denize ulaştı. 17 haziranda cherbourg'un güneyine ulaşan rommel, ayın 19'unda kenti teslim aldı. fransa savaşı boyunca tamamen alışılmadık bir harekat profili gösteren 7. tümen hıza ve manevralara dayalı taktikleri yüzünden hayalet tümen adını aldı. rommel ise kendine has komuta tarzını burada geliştirmişti. okw'nin tank savaşı konusunda pratik bilgisi olmadığını farkeden rommel rahatsız edilmemek yahut durdurulmamak için genellikle karargahının telsizlerini kapattırmış böylece kendi kurmayı bile nerede olduğunu bulamamıştı. eşine yazdığı mektuplarında ise rommel fransa savaşını "yıldırım fransa seyahati" olarak nitelemekteydi.

rommel afrikada

fransanın düşüşünden sonra rommel almanyanın müttefiki olan italyanın kuzey afrika savaşına destek olmak üzere görevlendirildi. artık kariyerinin efsaneleşmesi başlıyordu. 15. motorize hafif tümen ile 15. panzer tümeninden kurulan alman afrika kolordusu (bkz: afrika korps) 1941 mayısı başında tamamen kuzey afrikaya ulaşmıştı. ancak atak rommel daha ancak hafif tümenin öncülerinin geldiği şubat ayının sonunda, yenilgilerden iyice morali çökmüş italyan komutasının itirazlarına aldırmayarak saldırıya geçti. 31 martta başlattığı marsa brega saldırısı bingazi'nin zaptı ve 15 nisanda mısır sınırları içindeki tobruk önünde ingiliz mevzilerine ulaşmasıyla noktalandı. ingilizlerin iki çıkış denemesi de başarısız oldu ve kuşatma devam etti. bu zaferler silsilesi ile rommel 50 yaşında alman tarihinin en genç feld mareşal'i oldu. artık dost da düşman da icad ettiği sayısız savaş hilesine ithafen ona "çöl tilkisi" lakabını takmıştı. arap dünyasının da sevgilisiydi rommel; ingilizlerden kurtarıcı olarak görülüyordu. propaganda bakanı joseph göbbels ise rommel'in hem askerler hem siviller arasındaki popülaritesinden bir efsane yaratmıştı. rommel artık volksmarschall, halkın mareşaliydi.

1941 ağustosunda afrika korps ek birlikler ile güçlendirildi. rommel ise afrikadaki bütün mihver birliklerinin başkomutanı yapıldı. kasıma kadar olan süre boyunca rommel ingilizlerin büyük karşı saldırısına önlemler aldı, mevziler hazırlattı. 17 kasım gecesi ise karargahına kendisini öldürmek için yollanan ingiliz komandolarından o gece teftişe çıkmış olduğu için kurtuldu. beklenen büyük saldırı ise 18 kasımda başladı. mihver güçleri kahramanca direndiler, ingilizler ağır kayıplar verdi. ancak güç dengesizliği öyle büyüktü ki 17 ocak 1942 tarihine dek süren çarpışmalarda mihver güçleri bingaziden de çekilip el ageyla mevzilerine dönmek zorunda kaldılar. ancak rommel yılmamıştı ve mükemmel bir zamanlamayla yedeklerini devreye sokarak tükenmiş haldeki ingilizlere ocak sonunda yeni bir karşı saldırı başlattı. neticede ingilizler bingaziyi terkederek gazaladaki savunma hatlarına girmek zorunda kaldılar. şubat ile mayıs arasında rommel artık doğu cephesine kilitlenmiş olan almanyadan alabileceği son takviyeleri aldı ve 12 mayısta saldırıya geçti. yoğun çarpışmalardan sonra gazala hatları yarıldı. tobruk 21 haziranda nihayet teslim oldu. rommel artık duramayacağını biliyordu zira kendisinin başka takviye alması sözkonusu değilken her gün ingiliz commonwealth'inden binlerce asker ile amerikadan onlarca ton tutarında mühimmat mısıra akmaktaydı. ya hep ya hiç diyen rommel iskenderiyenin 96, kahirenin 240 km batısında bulunan son ingiliz savunma mevziine, el alameyn'e varana dek çekilen ingilizleri kovaladı. ancak bu harekat sonunda mihver güçlerinin elinde çalışır halde sadece 50 tank kalmıştı. rommel 30 ağustosta yaptığı son saldırıda el alameyn mevzilerini yardı ancak sayıca çok fazla olan ingiliz takviyeleri tarafından çıkış mevzilerine püskürtüldü. eylül ve ekim ayları boyunca taraflar mevzilerini güçlendirmek ve taaruz fırsatı kollamakla meşgul oldular. bu arada ingiliz ordusu komutanlığına general montgomery getirilmişti. rommel ise çok hastaydı ve almanyaya dönmek zorunda kalmıştı. bu arada asker sayısında 20, hava gücü sayısında 10, tank ve zırhlı araç sayısında 8 kat üstünlük elde etmiş olan montgomery 23 ekimde kuzey afrikadaki tüm mihver güçlerini yok etmeyi amaçlayan nihai saldırıyı başlattı. rommel hemen afrikaya dönmek üzere yola çıktı ve 25 ekimde karargahına ulaştı. ancak karşısındaki yokedici üstünlüğe karşı o bile mucize yaratamazdı. yedekleri tükenmiş, tank, uçak ve cephaneden yoksun mihver güçleri hızla yenilerek çekilmeye zorlandılar. 12 kasımda tobruk, 19 kasımda bingazi, 17 aralıkta ise el ageyla düştü. tüm bunlarla beraber 8 kasımda cezayire yapılan anglo-amerikan çıkartması, "torch" harekatı, kuzey afrikadaki mihver varlığının kaderini belirledi. elinde malzeme olmayan rommel ne savunma mevzisi kurabilir ne de saldırıya geçebilirdi; bu yüzden tunus'daki alman köprü başına çekilmeye karar verdi. fakat çekilirken arkasında ingiliz güçlerinin hayatını cehenneme çeviren bubi tuzakları, mayın tarlaları ve birçok başka oyalayıcı önlemler almaktan geri durmuyordu. yine de ilerleyişleri devam etti ve 23 ocak 1943'de trablus kentini ele geçirdiler. 19 şubatta rommel afrikadaki son karşı saldırısını başlattı ve kaserin geçidini zaptetti ancak üstüm müttefik güçleri karşısında 22 şubatta başladığı yere dönmek zorunda kaldı.

23 şubat günü rommel afrikada bulunan tüm alman ve italyan güçlerinden kurulan afrika ordular grubunun komutasını kendi istememesine rağmen kabul etmeye zorlandı. ancak komutayı kısa süre sonra general von arnim'e devretti. 6 martta ise almanya'ya giderek führer'e afrikadaki durumun umutsuzluğunu anlatmaya çalıştı. gerçekte ise kendisi geri çağrılarak hastalık izni almaya zorlanmış, afrikaya dönmek yönündeki tüm ricaları ise reddedilmişti. 11 mart günü pırlantalı kılıçlı ve meşe yapraklı şövalye haçını (bkz: ritterkreuz) bizzat führer'den aldı. bu sırada rommel hem fiziken hem ruhen sarsılmış; geçmişteki şanlı günlerinin adeta bir gölgesi haline gelmişti. iki ay sonra, 13 mayıs 1943 tarihinde ise afrikadaki tüm mihver güçleri (ikiyüz bin asker) müttefiklere teslim oldular.


1943 - 44

1943 mart ve temmuz ayları arasında rommel çok ihtiyacı olan hastalık iznini kullandı, eşi ve oğluyla vakit geçirdi. 10 temmuzda yunanistandaki alman güçlerinin komutanlığına getirildi ancak hemen almanyaya geri çağırıldı. kasım başında italya cephesi komutanı yapıldı fakat bu sefer de yerine mareşal kesselring getirildi. kasım sonunda rommel fransaya gönderilerek 31 aralık günü mareşal gerd von rundstedt'den b ordular grubunun komutasını aldı. hollanda'dan bordeaux'ya kadar olan kıyı şeridinden sorumluydu ve beklenen müttefik çıkartmasına karşı savunmaları örgütlemekle görevliydi. kendisi aynı zamanda atlantik duvarı müfettiş generali yapılmıştı. afrikadaki tecrüblerini yansıtan çok etkili mayın tarlaları, tank ve çıkartma botlarına karşı engeller kurdurttu. hava indirmelerine uygun alanlara "rommel-spargel" (rommel kuşkonmazı) adı verilen ucuna patlayıcı bağlı kazıklar çaktırdı, böylesi kimi alanlara ise su bastırttı. rommel müttefiklerin ezici üstünlüğüne ilk şahit olan kişi olarak, müttefik güçlerin bir kez karaya çıktıktan sonra durdurulamayacaklarını biliyordu. kendisi " çıkartmanın ilk 24 saati savaşın gidişatını da belirleyecektir" diyor, müttefiklerin ancak kıyıda durdurulabileceklerini, bu yüzden de tüm yedek birliklerin kıyılarda konuşlanmasını istiyordu. üstü konumundaki rundstedt ise müttefiklerin karadan içeri çekilip oynak savunmayla imha edilebileceklerini düşünüyordu. iki komutan arasındaki bu ihtilaf savaşın seyrinde önemli bir etki yaratacaktı. bu arada kendisinin kaderini belirleyecek olan olay yaşandı. hitlerin savaşı felakete götürdüğünü ve acilen barış yapılmasını düşünen wehrmacht içindeki bir grup üst rütbeli subay hitlere bir suikast düzenlemeye karar vermişlerdi. hitler yerine almanyanın en popüler askeri olan rommel'i geçirmeyi düşündükleri için kendisine giderek rahatsızlıklarını anlattılar ancak suikastin lafını bile etmediler. rommel onlara "duymamış olayım" gibi bir tepki verdi ancak kendisinin hitlerin savaş yönetiminden ümidi kestiğini ve führere güvenini yitirdiğini de saklamadı.

6 haziran 1944 günü normandiya çıkartması başladı. gidişat rommel'i haklı çıkarttı. ezici deniz ve hava üstünlüğüne sahip müttefikler kıyıda güvenli bir köprü başı oluşturup içeriye ilerlemeye başladılar. 17 temmuz günü rommel bir hava saldırısında yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. 3 gün sonra ise darbeci subaylar hitlere başarısız bir suikast düzenlediler. (bkz: 20 temmuz suikasti). aralarından sağ yakalanan birisi sorguda rommel'in adını verince feld mareşalin kaderi belirlendi. 8 ağustosta hastaneden herrlingen'e götürülen rommel burada ev hapsine alındı. kendisine iki seçenek sunulmuştu: ya intihar edecek ve halka yaralarından öldüğü söylencek böylece ailesinin şerefini de korumuş olacaktı; ya da hain olarak yargılanacaktı. rommel birinciyi seçti. 14 ekim 1944 günü ulm hastanesinde rommel zehir içerek intihar etti. 18 ekimde cenazesi çok büyük askeri törenlerle kaldırıldı ve bizzat hitler tarafından ulusal yas ilan edildi.

genel olarak bakılınca erwin rommel tarihin en olağanüstü ve alışılmadık komutanlarından birisi olarak görülmektedir. düşmanları tarafından da büyük saygı gören rommel son şövalye asker olarak adlandırılmıştır. kuzey afrika savaşında kendi askerlerinin suyunu kısıtlayarak savaş esirlerinin susuz kalmamasını sağlayacak kadar düşünceli ve merhametliydi. arkasında bıraktığı notlar ve günlüğü eşi ile eski kurmay başkanı olan general fritz bayerlein tarafından toplanmış ve "rommel defterleri" ("krieg ohne hass") ismiyle 1950 yılında yayınlanmıştır. savaştan sonraki yıllarda oğlu manfred stuttgart şehrinin belediye başkanlığına seçilmiştir.

kaynaklar:

You can see links before reply (You can see links before reply)
çöl tilkisi rommel, paul carrel, kastaş yayınları
-----------------------------------------------------------------------

El-Biruni (zekâ harikası bilgin )
(973 - 1051)

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.

Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.

Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.

Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu.

Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.

Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.

İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.

Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.

Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.

Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.

Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur.

Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.

Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çok şey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı.

Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı


_________________

ELALI
15-11-06, 13:02
Fakir BAYKURT

Burdur, Yeşilova, Akçaköy'de 1929 da doğdu. İlköğrenimini köyünde yaptı.

Gönen Köy Enstitüsü' nü bitirince (1948) beş yıl köy öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki öğrenimini tamamlayınca da (1955) ortaokul öğretmeni olarak Sivas, Hafik ve Şavşat'ta çalıştı, 1957 yılında yedek subay olarak askere gitti.

"(...) Benim yazma yöntemim katımlıcılık diye özetlenebilir. Köylünün yaşamını da öyle yazdım. Düş gücüne de güvenirim tabii ama yalnız ona yaslanmam. Yazmak istediğim yaşamı elimle tutacak derecede tanımak isterim. Bugünkü yazarın görevi doğru yazmaktır, doğru bilgi vermektir, doğruyu dosdoğru göstermektir. Son dönemlerde belgesel kitaplara gösterilen ilginin nedeni budur. Okur doğru bilgi istiyor. Yazar insan doğru görmeli, dosdoğru görmelidir. Bundan uzaktan baktığım, karşıdan seyrettiğim, elimle yakalayamadığım durumları yazamam, buna cesaret edemem (...)


Askerlik dönüşü Şavşat'a tayin edildi. Ancak kısa bir süre sonra Ankara'ya alındı. İlköğretim müfettişliği yaptı, TÖS ( Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve TÖDMF ( Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu ) Genel Başkanı oldu. Baykurt bu etkinliklerinden ötürü 1971' de sıkıyönetimce tutuklandı; askeri mahkeme önünde uzun süre yargılanıp beraat etti.

Öğrenciliğinde Köy Enstitüleri Dergisi' nde ( Temmuz 1946), Tahir Baykurt imzalı şiirleriyle sanat hayatına girdi. Şiiri köy notları ve hikayeler izledi, sonra romana geçti.


Ne yapmak istedim ben? Köyün, köylülerin yaşamına ışık tutmak. Bunu sanatın gereklerini her iyi yazarı birinci derece de ilgilendiren sanatsal kaygıları göz önünde tutarak yapmak istedim.


Yazarken bütün endişesinin "içinde doğup yetiştiği köylülerin hallerini, sanatın gerçeklerini de göz önünde tutarak ortaya sürmek; sanatın en iyi amacının, hem konusu olan insanı hem de okuyanı, bulunduğu durumdan biraz daha ileri sıçratmak" olduğunu belirten ve eserleri tükendikçe yeni baskıları yapılan Baykurt, bu yönüyle gerçekçi, devrimci romanlarımız arasında yer aldı.


"Her yazarın, yarattığı biçemin yanında, bir kendine özgülüğü vardır. Fakir Baykurt, Türk insanını konuşturmada özellikle kendine özgüdür. Romancılığımızın bu alanda ilerlemesinde sonsuz emekleri olmuştur. Konuşturmalarında en küçük bir yapaylık yoktur. Halkın dil değerlerinin bir anlatım dili olmasındaki çabaları da azımsanamaz Fakir Baykurt'un. Çünkü, onun Türkçeleştirdiği, tek tek sözcükler değil, 'anlatım'dır. Türk dilinin yazın ve düşünce dili olarak gelişmesinin kökeninde yatan da bu anlatımsal çabadır." (Adnan Binyazar)


1979 yılında Almanya'nın Duisburg şehrine yerleşen yazar, öğretmenlik görevi ile yazarlığı, ölümüne değin bu şehirde sürdürdü.

Yaşamı boyunca sevgiye büyük önem veren Fakir Baykurt, 1989'da yazdığı "Benim Dileğim" başlıklı şiirinde şöyle diyor:

Benim dileğim
Yüz yıldan fazla yaşamak değil
Bir küçük dileğim var halkımdan
Mutlu olduğu o güzel mevsimde
Bir türkü süresi anımsanmak
Onu da paşa gönlü bilir.


Benim yazma yöntemim katılımcılık diye özetlenebilinir. Köylünün yaşamını da öyle yazdım. Düş gücüne güvenirim tabii ama yalnız ona yaslanmam. Yazmak istediğim yaşamı elimle tutacak derecede tanımak isterim. Bugünkü yazarın görevi doğru yazmaktır, doğru bilgi vermektir, doğruyu dosdoğru göstermektir. Son dönemde belgesel kitaplara gösterilen ilginin nedeni budur. Okur doğru bilgi istiyor. Yazar insan gerçeğini doğru görmeli, dosdoğru görmelidir. Bundan dolayı uzaktan baktığım, karşıdan seyrettiğim, elimle yakalayamadığım durumları yazmam, buna cesaret duymam...



Baykurt, Burdur-Yeşilova kazası Akçaköy'deki evlerinde bir kütüphane kurdu ve bunun açılışını da Kültür Bakanı İstemihan Talay'a yaptırdı. Ünlü yazarın, Bakan'dan dileği ise, bu kütüphaneye bir görevli atanması idi.

Fakir Baykurt "Almanya Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu" ve "Duisburg Edebiyat Kahvesi"ni kurdu.


Bizim köyün unu bitti
Koca köylü hapı yuttu
Mart ayının içinde
Kara Süllü öldü gitti
Sarı gelin öldü gitti
Elif gelin, Kezban gelin öldü gitti
Aaaaah
Ölenler öldü gitti
İyi kötü
Bir sevdiğim kız vardı
Öldü gitti.
Gayri koymam sazımı
Alır başımı giderim
Gidenlerin suçu neydi?
Sual ederim!


Fakir Baykurt Essen'de öldü.

Fakir Baykurt'un adı, Duisburg'da 20 yıl boyunca yaşadığı semtteki meydana verildi.

Sinemaya da aktarılan ve tiyatroda oynanan ve Prof. H.W.Brands tarafından "Izarcanın Dirliği" ile birlikte Almancaya çevrilen "Yılanların Öcü", Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Roman Ödülünde birincilik kazanmıştı (1958). Baykurt daha sonra "Sınırdaki Ölü" ile 1970 TRT Öykü Ödülü' nü, daha sonra "Tırpan" ile 1970 TRT ve 1971 Türk Dil Kurumu Roman Armağanları' nı, ayrıca, 1980 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü' nü, "Can Parası" ile 1974 Sait Faik Öykü Armağını' nı, "Kara Ahmet Destanı" ile de 1978 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Taner Barlas'ın oyunlaştırdığı "Tırpan" 1979' da İstanbul Şehir Tiyatrosu ile İzmir Devlet Tiyatro'sunda oynanarak Avni Dilligil En İyi Oyuncu ve Yazar Ödülleri' ni kazandı. Mahmut Gököz tarafından tiyatroya uyarlanan çocuk romanı "Sakarca", Tiyatro 79 dergisi tarafından "yılın oyunu" seçildi. Almancaya çevrilen "Barış Çöreği" ile 1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü' nü, "Gece Vardiyası" ile 1985 Alman Endüstri Birliği (BDİ) Yazın Ödülü' nü aldı.
-----------------------------------------------------------------------

Franz Kafka

1883 yılında Prag'da; hıristiyan bir ülkede yahudi olarak doğmuştu. Ve sanatın her türüne düşman bir ailede yazar olmayı seçmiş, Almanca yazmayı yeğlemişti. 1893-1901 arasında Avusturya Lisesi'ne gitti. 1901'de liseyi bitirdikten sonra Prag Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ne girdi. Ancak daha çok ilgisini çektiği için Alman edebiyatı derslerini izliyordu. 1902'de Max Brod'la tanıştı. Max Brod, Kafka'nın yaşamı boyunca ilişki kurabildiği sayılı kişilerden biri oldu. Kafka'nın ölümünden sonra yakılmasını vasiyet ettiği tüm yapıtlarını Max Brod toplayıp yayınladı.
Kafka ilk eseri olan "Bir Savaşın Tasviri" adlı öyküsünü öğrencilik yıllarında yazdı. 1906'da hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajını yaptı. 1907'de İş Kazaları Sigorta Şirketi'ne memur olarak girdi.
Artık "Doktor Kafka''ydı ve sıkıcı fakat güvenli bir yaşama kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettiği yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa'nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. "Şato", "Dava", "Amerika" hep bir arayışın romanı oldular.

Yaşamının ve yapıtlarının ortak yanı, Camus'nün dediği gibi, "her şeyi sunmak ve hiçbir şeyi doğrulamamak" tır; çünkü yaşamayı bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görür. Verem yakasına yapışmış, bir sigorta şirketindeki memurluğu edebiyat çalışmalarını engellemiş; beş evlenme girişimi sonuçsuz kalmış ve yapıtlarının büyük çoğunluğu yarım kalmıştır.
Tüm karamsarlığına rağmen Kafka'nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. "Dava"nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.'ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şey de budur aslında...

Büro çalışmasından sıkılıyor, kendini bu çalışma düzenine yabancı görüyordu. Çevreye yabancılaşma duygusu ilk kez "Taşrada Düğün Hazırlıkları"na, beş yıl sonra da "Değişim" adlı öyküsüne yansımıştır.
1912 yılının Kafka için başka bir önemli olayı da nişanlısı Felice Bauer'le tanışmasıdır. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak, 1919'a kadar sürdürdü. Evlenmemesine neden olarak hastalığını gösteriyordu. Oysa Günce'sinde evliliği bir burjuva bağı olarak nitelemiş ve edebiyat yaşamını sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka'nın ölümünden çok sonra 1967'de "Felice'ye Mektuplar" adıyla yayınlandı. Onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi evlilik. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka bir şey yapamadı.
En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.

Kafka'nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ailesiyle ve babasıyla olan ilişkileri onun için bir korku kaynağı olmuştur. Genelde, gerçekliğin değişemeyeceğine, değişse de daha farklı olmayacağına inandığı için, siyasi gerçekler karşısında direniş göstermemiştir.

Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır. Şöyle söyler :

"Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..''
1917 Ağustosunda verem hastalığına yakalanarak başlayan kanlı öksürükler sonucu Franz Kafka Viyana yakınlarında bir sanatoryumda 1924 yılında öldü.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi.
________________________

ELALI
15-11-06, 13:14
Franz Kafka

1883 yılında Prag'da; hıristiyan bir ülkede yahudi olarak doğmuştu. Ve sanatın her türüne düşman bir ailede yazar olmayı seçmiş, Almanca yazmayı yeğlemişti. 1893-1901 arasında Avusturya Lisesi'ne gitti. 1901'de liseyi bitirdikten sonra Prag Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ne girdi. Ancak daha çok ilgisini çektiği için Alman edebiyatı derslerini izliyordu. 1902'de Max Brod'la tanıştı. Max Brod, Kafka'nın yaşamı boyunca ilişki kurabildiği sayılı kişilerden biri oldu. Kafka'nın ölümünden sonra yakılmasını vasiyet ettiği tüm yapıtlarını Max Brod toplayıp yayınladı.
Kafka ilk eseri olan "Bir Savaşın Tasviri" adlı öyküsünü öğrencilik yıllarında yazdı. 1906'da hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajını yaptı. 1907'de İş Kazaları Sigorta Şirketi'ne memur olarak girdi.
Artık "Doktor Kafka''ydı ve sıkıcı fakat güvenli bir yaşama kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettiği yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa'nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. "Şato", "Dava", "Amerika" hep bir arayışın romanı oldular.

Yaşamının ve yapıtlarının ortak yanı, Camus'nün dediği gibi, "her şeyi sunmak ve hiçbir şeyi doğrulamamak" tır; çünkü yaşamayı bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görür. Verem yakasına yapışmış, bir sigorta şirketindeki memurluğu edebiyat çalışmalarını engellemiş; beş evlenme girişimi sonuçsuz kalmış ve yapıtlarının büyük çoğunluğu yarım kalmıştır.
Tüm karamsarlığına rağmen Kafka'nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. "Dava"nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.'ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şey de budur aslında...

Büro çalışmasından sıkılıyor, kendini bu çalışma düzenine yabancı görüyordu. Çevreye yabancılaşma duygusu ilk kez "Taşrada Düğün Hazırlıkları"na, beş yıl sonra da "Değişim" adlı öyküsüne yansımıştır.
1912 yılının Kafka için başka bir önemli olayı da nişanlısı Felice Bauer'le tanışmasıdır. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak, 1919'a kadar sürdürdü. Evlenmemesine neden olarak hastalığını gösteriyordu. Oysa Günce'sinde evliliği bir burjuva bağı olarak nitelemiş ve edebiyat yaşamını sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka'nın ölümünden çok sonra 1967'de "Felice'ye Mektuplar" adıyla yayınlandı. Onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi evlilik. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka bir şey yapamadı.

Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska'ydı. Milena'yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka'yı derin acılara sürükledi.
Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka'yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan "Milena'ya Mektupları"nda Kafka şöyle dile getirir durumunu;

"En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.

Kafka'nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ailesiyle ve babasıyla olan ilişkileri onun için bir korku kaynağı olmuştur. Genelde, gerçekliğin değişemeyeceğine, değişse de daha farklı olmayacağına inandığı için, siyasi gerçekler karşısında direniş göstermemiştir.

Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır. Şöyle söyler :

"Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..''

Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka'nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse.
Kafka dostu Max Brod'tan, ölümünden sonra yazdığı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka'nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.

1917 Ağustosunda verem hastalığına yakalanarak başlayan kanlı öksürükler sonucu Franz Kafka Viyana yakınlarında bir sanatoryumda 1924 yılında öldü.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi.

-----------------------------------------------------------------------
Fuzuli ( .... - 1556)

Türk Divan şairi. Temelini bireysel duygu ve sevgide bulan bir şiir anlayışını geliştirmiştir. Gerçek adı Mehmed b. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü.

Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur.
Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.
Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır.

Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır.

İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kerbelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür.
Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki "Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli" (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır. Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur.

"Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur.
Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); "Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ" (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden var olmuştur).
Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrıca insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir.

Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, "ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör" dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlâkla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). "Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar" diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslâm dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker.

Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler: Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslâm dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir.

Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır.
Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.

Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı, ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür. Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar.
Öte yandan söz bir yaratma öğesidir:"Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz". Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir. Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.

Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.

ELALI
15-11-06, 13:29
You can see links before reply (You can see links before reply)




Francois Voltaire

Orta sınıf bir aileden gelen ve asıl adı François Marie Arouet olan Voltaire 1694 yılında Paris'te doğdu. Paris'te Jesuit College Louis de Grand'da eğitim gördü. Voltaire; aldığı eğitimin etkisi ve daha sonra elde ettiği edebi ün ve zenginlik gözönüne alındığında bir aristokrat olarak kabul edilebilir. Fransa'da ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu dönemde, Voltaire, “Parisien” topluluğunun başına geçti. Ancak 1717 yılında Regent ve Duc d'Orleans ile alay ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Bastille'de kısa bir süre tutukluluk dönemi geçiren Voltaire, bu süre içerisinde "Oedipe" adlı oyununu yazdı ve 1718 yılında yayınladı. Voltaire'nin bu ilk çalışmasından sonra 1723 yılında gizlice "Henriade" adlı şiirini yayınladı. 1726 yılında Duc de Rohan'ın düşmanlığı nedeniyle yeniden tutuklandı. Voltaire ülkeden ayrıldı ve kilise ile mevcut düzen aleyhinde yazılar yazmaya başladı. 1726 yılında Ingiltere'ye göç etti ve burada "Letters Philosophiques" adlı eserini yazdı. 1746 yılında Fransız Akademisine seçildi. 1750 yılında uzun süredir temaslarda bulunduğu Prusya kralı II. Frederik'in misafiri olarak Prusya'ya gitti ve orada üç yıl kaldı. Ancak bu ziyaret arkadaşlıklarının bozulması ile neticelendi. 1751 yılında "The Age of Louis XIV" adlı çalışması yayınlandı. 1754 yılından sonra Cenevre yakınlarında bulunan Ferney'e yerleşti. Burada ilk bölümü 1764 yılında yayınlanan "Dictionnaire Philosophique" (Felsefe Sözlüğü) adlı eserini yazmaya başladı. 1756 yılında yayınlanan "Essai sur les Maeurs" adlı eseri de Voltaire'nin Ferney'deki çalışmalarından birisiydi.

Voltaire'nin en önemli eserlerinden biri olan "Candide", O'nun iyimserlik ve ilerlemeye olan inancını sarsan Lizbon depreminden sonra yazılmıştır.

-----------------------------------------------------------------------

H SERİSİ -HALİKARNAS BALIKÇISI


Girit'te doğmuştur (1886). Asıl adı Cevat Şakir Kabağaçlı olup Abdülhamid dönemi devlet adamlarından Şakir Paşa'nın oğludur. Çocukluğunun bir bölümünü babasının büyükelçi olarak bulunduğu Atina'da geçirmiş, İstanbul'da Büyükada Mahalle Mektebi ile Robert Kolej'de okumuştur (1904). Daha sonra İngiltere'ye giderek Oxford Üniversitesi'nde "Yeni Çağlar Tarihi" okumuştur (1904). Cevat Şakir yurda döndükten sonra, çeşitli dergilerde yazılar yayımlamağa, çevirilen yapmaya başlamıştır. Bu arada Diken, İnci, Resimli Hafta, Resimli Ay, Resimli Gazete gibi dergilere resim, karikatür ve yeni bir tarzla "tezhip" ler de yapmış, öyküler yazmıştır.

Cevat Şakir'in Resimli Hafta'da yayımlanan (1925) "Hapishane İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?" başlıklı yazısı "Asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizildiklerini" öne sürdüğü gerekçesiyle İstiklâl Mahkemesi'nce sakıncalı görülmüş ve Cevat Şakir üç yıl Bodrum'da "kalebentliğe" mahkum edilmiştir (1925).

Cezasının bitiminden sonra Bodrum'da kalan Balıkçı, 1947 yılında İzmir'e yerleşmiş, gazetecilik ve turist rehberliği yapmıştır. Kendisine 1971 yılında Kültür Bakanlığı'nca Devlet Kültür Armağanı verilen Halikarnas Balıkçısı 1973 yılında İzmir'de ölmüş, vasiyeti üzerine Bodrum'da bir tepeye gömülmüştür.

Yazın Yaşamı

Cevat Şakir, daha Robert Kolej'in son sınıfında iken İkdam gazetesinde yazmaya başlamış, çeviriler yayımlamıştır (1904). İngiltere'den döndükten sonra yazı ve çevirilerini sürdüren Cevat Şakir'in ilk öyküleri heyecan öğesini öne çıkaran magazin öyküleridir. Kendisi şöyle demektedir:

"İsmini cismini unuttuğum bir çok yerlere de yazılar yazıyor, resim ve karikatürler yapıyordum. Fakat bunların çoğu istediğim gibi değildi. Kendi gönlüme göre yazdıklarım için, bunları halk anlamaz diyorlardı. Benim istediğim gibi değil, başkalarının istediği gibi yazmanın tadı kalmıyordu."

Cevat Şakir, yazar kimliğini de düşünce adamı kimliğini de asıl anlamda Bodrum'da kalebentliğe mahkum edilmesinde sonra bulacaktır. 1926 yılından itibaren Halikarnas Balıkçısı imzasıyla yazmaya başlayacak olan Cevat Şakir, Bodrum'a varışından sonra kendisinde meydana gelen bu dönüşümü şöyle anlatmaktadır: "Heyy! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. (...) Çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak! Şükran! Kıyamet kopuyar. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, başıma avuç avuç akıttım.(...) Dizüstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. Babıâli yokuşunun boyunduruğuna vurulmuş olan Cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığıla dururken, onun ortasında- içinde bir milyar kuş sanki sevinçle cıvıldaşarak- Halikarnas Balıkçısı irkilip, dikilmeye koyuluyordu. Yerde bir kalıp kalıyordu. Onun içinden başka bir insan kalkıyordu."

Bu başka insan, hem o günlere kadar yazınımızda hemen hiç görülmeyen denizi, deniz insanlarını benzersiz bir şiirsellikle anlatacak bir öykücü / romancı hem de sonraki yıllarda Mavi Hümanizma diye nitelenecek bir hareketi başlatan bir kültür adamı olacaktır. Onun Anadolu uygarlığına ilişkin ilginç görüşleri ve sonraki yıllarda turistik nitelik kazanacak olan "Mavi Yolculuk" gezileri dolayısıyla Bodrum, uluslar arası bir üne kavuşacaktır.

Yapıtları

Öykü:

Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Ege'nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege'den (1972 Önceki kitaplardan seçmeler ve yeni öyküler), Gençlik Denizlerinde (1973).

Roman :

Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1956), Uluç Reis (1962), Turgut Reis (1966), Deniz Gurbetçileri (1969),

İnceleme:

Anadolu Efsaneleri (1954), Anadolu Tanrıları (1955), Anadolu'nun Sesi (1971), Asia Minor (19..), The Civilization of Western Asia Minor (19..), An Outline of History of Turkey (19..), Mektuplarıyle Halikarnas Balıkçısı (1976-Haz: A. Erhat), Düşün Yazıları (1981- Haz: A. Erhat )
--------------------------------------------------------------


Honore De Balzac

You can see links before reply

1799’da Tours’da dünyaya geldi. Basası Bernard François Balss elli bir yaşındayken on dokuz yaşındaki bir genç kızla evlenmişti.
Balzac’ın imparatorluk yönetiminde memur olarak çalışan ve Fransız Devrimi’nin evladı olan babası Bernard François Balss elli bir yaşındayken, ondokuz yaşındaki bir genç kızla evlenmişti. Bu evlilik 1799’da Tours’da doğacak olan Balzac’ın tüm yaşamı boyunca derin izler bıraktı. Zira Balzakc’ın romanlarında kötü evlilik yapmış kadınlar, özel yaşamın dramları ve çiftlerin yozlaşması vardı. “Dönemin ilerici ideallerine bel bağlamış liberal bir babanın karşısında, kuşkusuz zorla doğurmuş çocukları fazla sevmeyen ve yalnız bir yaşamın üzüntüsüyle kendi içine kapanan bir anne yer alıyor” Balzac’ın yaşamının ilk dönemlerinde.
Aile 1814’te Paris’e taşındı ve Honore de Charlemagne Lisesi’nin öğrencisi oldu. Babası onun noter olmasını istiyordu. Fakat Balzac babasının çizdiği hayatın dışına çıkarak, önce Hukuk okudu ve sonra da yazar olmaya karar verdi. Dönemin siyasi şartları ve moda olan Saint-Simonculuk onu da etkilemişti. Liberal bir babanın karşısında dönemin solculuğunu yaşamak Balzac’ın hayatında yalnızlık ve yoksulluğa sebep oldu. Ve bu da yazarlık hayatı boyunca etkin olacak ikinci durumu doğurmuştu.
İlk eseri Cromwell bir tiyatro eseriydi. O dönemde edebiyatta başarılı olmak için tiyatro eserleri yazmak, hikaye ile uğraşmak gerekiyordu. Cromwel de böyle bir şartta ortaya çıktı. Fakat eser tam bir başarısızlık örneğiydi. Bu dönem parasızlık dönemiydi Balzac için. O da takma adlarla kısa romanlar yazıyordu. Bu romanların genel karakteri de romantizme yergi içermesiydi.
Bu sıralar özel hayatı da çok çalkantılı geçiyordu. İki kız kardeşi evlendi ve bunlardan Laurence, evlilikte bir cehennem hayatı yaşadıktan sonra 1825’te terk edilmiş olarak öldü. Balzac’ın hayatının üçüncü aşaması da bu dönemde gerçekleşti. Kendisinden oldukça yaşlı bir kadın olan Laure’de Berny’e aşık oldu. “Bu kadın onda her şeyin yerini tutacaktı; anne, metres, onu topluma sokan ilk kişi ve yapacağı tehlikeli girişimlerdeki mali destekçisi. Madame Balzac, karışlaştığı ilk ‘otuz yaşındaki kadın’ idiyse, Madame Berny de Balzac’ın dünyasından hiç çıkmayan, olgun, çoğunlukla hayal kırıklığına uğramış (kendileri çoktan yaşadıkları halde), esas olanı öğrettikleri genç insanları seven bütün o kadınların modeliydi: Madame de Mortsauf (Vadideki Zambak) veya Madame de Bargeton (Sönmüş Hayaller).” İşte böyle bir zeminde özel yaşamı ile edebi kişiliği arasında gidip gelen hayatı onun ilerideki eserlerinin de ilhamı olacaktı. Zira bu dönem çok başarısız bir edebi yaşam söz konusuydu. Ve bundan sonraki hayatı da başarısızlıkların yargılanması üzerine inşa edilecek ve ileriki eserler de bu dönemin karakterleri çok usta bir üslupla anlatılacaktı.
Başarısız birkaç iş denemesinden sonra Balzac, “Şuanlar” adlı eserini kaleme alır. Bu eser tarihi bir romandır. Bunun hemen akabinde evlilik müessesesini sorgulayan Evliliğin Fizyolojisi ve Özel Yaşamdan Sahneler’i yayımlar. Yine bu dönemde Le Voleur’da “Paris Mektupları” adlı politik fıkralar yazmaya başlar. Modern gazeteciliğin doğuşuna tekabul eden bu dönemde, Balzac bir hayli ünlenir. Onun hayatında hep yer edecek bir meslektir artık gazetecilik. Otuz yaşının üzerinde gerçekleşen bütün bu olaylar, “bütünleşme ve onaylanma” düşleri olan Balzac’ı kamçılar ve çok cüretkar bir tutum içine sokar. Sık sık aristokratik çevrelere girip çıkmaya başlar. Ve hatta metres olarak Castries markizini isteyecek kadar götürür onu.
Balzac, bütün bunların verdiği hızla, günde on sekiz saat çalışmaktadır; haziran 1832’de delirmenin eşiğine gelir. Otobiyogratif bir roman olan Louis Lambert bu bunalımın izlerini taşır; yaralanmış, coşkulu ve romantik bir entelektüel tip olan Louis delirerek ölür.
Balzac aslında bu gidip gelmeler arasında artık bir efsaneye dönüşmüştür. Romanlar birbirini izler. Ve esas önemli olan dönemin şartlarıyla ilgili tahlilleridir. Balzac’a göre Fransız Devrimi adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri son vermek bir yana bunları daha güçlendirmiş, binlerce insanı dışlamış, marjinalleştirmiştir. “sefalet nedeniyle suç işleyenler, gelecekten umudu kalmamış gençler, Napolyon yasalarıyla çocuklaştırılmış kadınlar. Modern dünya acımasızdır; erkekler ve kadınlar bu dünyada acı çekmektedir. Liberalizm bencilliklerin artışını ve çıkarcı ahlakı teşvik etmiş bir yalandır. Köy hekimi (Köy Hekimi romanından) Benassiz, birey olarak acı çekmiş olduğu için, içinde bulunduğu toplumu eleştirel bir biçimde yansıtma gücüne sahip yaralı bir yürektir; Balzac’da en romantik olan şey acının vicdanı yarattığı gerçeğidir.” Gerçek dünyada yolunu şaşırmış dahi bir delinin arayışı olan Mutlak peşinde’de kişinin yıkıcı güçlerini ele alır.
Artık bir nevi kendini anlatmaya çalışır Balzac. Bu dönemden sonraki romanlarında hep bu izleri taşır. Ve en önemlisi başarısız dönemdeki kahramanları geri döndürerek onları yeniden hayata geçirmeye çalışır. Ve bu onun meşhur “İnsanlık Komedisi” modelini yaratacaktır. Bu yeniliği ilk “Goriot Baba”da uygulamaya geçirir.
1835’de La Chronique de Paris adlı bir gazeteyi satın olar. Fakat yine hızla yazmaktadır. Gününün çoğunluğunu yazmakla geçiren Balzac yine çıldırı noktasına gelir ve bu dönemde Vadideki Zambak ortaya çıkar. Hemen akabinde de bir kriz geçirir. Yine onun hayatında önemli bir yer işgal eden “sevgili” diye andığı Madame Berny ölür. La Chronique de iflas eder ve Balzac ile yayıncı Bulloz arasında ciddi sorunlar çıkar.
1836 sonunda “Yaşlı Kız”ı La Presse’e on iki fasikül halinde yayımlatarak yeni bir gazeteciliğin başlangıcını oluşturur. Balzac bir hayli yıpranmıştır artık. Fakat İnsanlık komedyası’na hızla devam eder. Bu arada üç sayı çıkacak bir gazetenin sahibi olur.
1845’te İnsanlık Komedyası için bir taslak hazırlar. Bu taslakta 137 roman ve 2000 kişilik karakter söz konusudur. Fakat Balzac bu projeyi hayata geçiremeden 18 Ağustos 1850 yılında ölmüştür. Ömrünün son döneminde kaleme aldığı Cesar Brittoeau, Bette Abla, Esrarlı Bir Vakıa, İki Gelinin Hatıraları ve Kibar fahişeler onun doruk noktaya çıktığı romanlardır. Bu romanlar aynı zamanda romantik çağın gündüz ve geceden oluşan iki yüzüyle gösterdiği ve artık geceden başka bir şey olmayan bir dünyanın kesin kararmasını anlatan romanlardır. Yani kısaca Balzac romantik çağın sonunun romanın yazar ve arkasında bir çok haciz davası bırakarak ölür.
____________

ELALI
15-11-06, 13:46
You can see links before reply

Hıncal Uluç, 1 Kasım 1939'da Kilis'te dünyaya gelir. Hıncal, üç yaşına kadar anneanne ve teyzesi tarafından büyütülür. Sebebi ise subay olan babasının o doğduğunda İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman tanklarının manevra yaptığı Bulgar sınırında görevli olmasıdır. Sonrasında Fuat Uluç Çaldıran'a tayin olduğunda küçük Hıncal da ailesine kavuşur. Ardından tayinler durmaksızın gerçekleşecektir. Van'da o meşhur Van zelzelesini yaşar Uluç ailesi. Daha sonra gidilen Bandırma'da Hıncal da ilkokula başlar. İki ayrı okulda ilk üç sınıfı okur. Bandırma'dan sonra 1950'de tekrar Kilis'e (Hıncal ilkokulu burada Kemaliye İlkokulu'nda bitirir) tayin olur Fuat Uluç.
1952'de Antakya, 1955'te de Ankara (Ortaokula Antakya'da başlayan Hıncal, geri kalan eğitimini de Ankara Kurtuluş Lisesi'nde tamamlar) vardır sırada. Çok mutlu bir ailede büyüyen Hıncal Uluç, 1980'e kadar burada kalacaktır. Annesi doktor, babası mühendis olmasını isterken Uluç'un kendisi de avukat olmak istemektedir. Ama ne olursa olsun İngilizce'yi öğrenme hevesi yüzünden İstanbul Edebiyat Fakültesi'ne gelir. Bir sömestr sonunda tekrar Ankara'ya döner. Bir sene sonra da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanır.
Bu arada Demokrat Parti'den ayrılmış bir grubun kurduğu Hürriyet Partisi, Yenigün adıyla bir yayın organı kurmuş, başına da Cihat Baban'ı getirmiştir. Mehmet Ali Kışlalı da gazetenin spor müdürüdür: "Bir gün gazetenin yazı işleri kadrosu Cihat Bey'e isyan etmiş. Cihat Bey de reste meydan bırakmayınca hepsi bırakıp gitmiş. M. Ali abiyle (Kışlalı) Cihat Baban kalmış gazetede sadece. Cihat Baban da M. Ali abiye 'çıkart gazeteyi' deyince o da hemen haber gönderiyor abime, bana ve kardeşine (Ahmet Taner Kışlalı)." Hıncal Uluç henüz 17 yaşındadır. Sıkıyönetim gereği altı sayfa çıkan gazetenin spor sayfası bu genç delikanlıya emanet edilir: "İstediğin her kapı sana açık. En büyük yıldızla, sporcuyla konuşacağım diyorsun konuşuyorsun. Ve bunların hepsi de sana 'buyur' diyor, beyefendi muamelesi yapıyorlar. Şimdi böyle bir meslek insanı büyülemez mi? Siyasal Bilgiler'in isimsiz bir öğrencisi iken birdenbire Türkiye'nin en elit bin adamından biri haline geliyorsun. Siyasal Bilgiler'i bitireceksin de, kaymakam olacaksın da, 60 yaşında vali olup emekli olacaksın... 17 yaşında herşeysin zaten."
Uluç, böylece gazeteciliğe adım atar; Oktay Kurtböke, Güneş Tecelli, Başkurt Okaygün, Kurthan Fişek, Güngör Sayarı, Ercan Tan gibi isimlerle beraber çalışır. Bu arada askere gitmemek için üniversiteyi geç bitirmeye karar verir. Ancak serde iyi öğrencilik olduğundan üç senede üç sınıf bitirip son sınıfa gelir. Tek çare rapor alarak okulu uzatmaktır: "Tanıdık bir ruh doktoruna gittim. İleride kariyer açısından etkileyici olur diye entellektüel sürmenaj hastalığı yazdı rapora. En tehlikesizidir diye bunu yazarlardı doktorlar." Raporu alan Uluç, okulunu bitirmiyor diye annesinin ağladığını görünce kararını değiştirir ve 1964'te Kutlu Aktaş, Burhan Özfatura gibi arkadaşlarıyla beraber mezun olarak diplomasını alır.
Bir yıl sonra da Mamak Muhabere Okulu'nda Büyükelçi Yalçın Oral, Devlet Tiyatroları eski Genel Müdürü Bozkurt Kuruç, Galatasaray başkanlarından Saim Gogen'in oğlu Fethi (daha sonra eniştesi olacaktır) gibi arkadaşlarıyla beraber iki yıl askerlik yapar: "Askerlik dönemim benim en mutlu dönemimdir."
1960'lara bir daha dönelim. 27 Mayıs İhtilali, onun gazetecilik yaptığı bu ilk yıllarda gelir dayanır kapıya. Uluç ihtilalin tam ortasındadır: "Baştan sona ihtilalin içinde idik. Onları anlatsam kitap olur. Fikir olarak da, eylem olarak da ihtilalin içindeydik. Bütün o ıslık çalanların başındaydık, 'Olur mu böyle olur mu?' diye gazeteyi bırakıp Kızılay'da yürüyüşlere katılırdık."
Uluç, bu dönemlerde yazdığı yazılardan hukukçu ve mülkiyeli oluşu sebebiyle hiç bir ceza almaz: "Aslında gazetecilik zamanları böyle zamanlardır. Meslek yaşamımın büyük bölümü sıkıyönetimlerle ve yayın yasakları ile geçti. İlk önceleri neyin yasaklandığı açık açık yazardı. Sonra askerler biraz daha uyanık yayın yasağı koymaya başladılar. Soyut tanımlamalar yaptılar. Böylece kendi kendini sansür etmeye başladın. Şunu da söyleyeyim Türkiye'de herkesin anladığı anlamda bir basın özgürlüğü olsa idi eğer, ben bu kadar iyi gazeteci olamazdım."
TÜRKEŞ, HINCAL’IN ASLAN AMCASI
Onun ihtilal olsun yürüyüşlerinde ön sırada yer almasının bir sebebi belki de babasıdır. 1955'te ailecek Ankara'ya gelinmiş, Hıncal 1980'e kadar başka bir yere gitmemişti ama babası tayin ve bu arada terfi almaya devam etmiş, 1961'de albaylığa kadar yükselmişti. 27 Mayıs İhtilali olduğunda babası Fuat Uluç'un görev yeri, Çanakkale İl Jandarma Alay Komutanlığıydı. Fuat Uluç, 27 Mayıs'ın liderlerinden Alparslan Türkeş'le de çok yakın arkadaştı: "Bandırma'da beraberdik zaten. Benim iki tane halam var, amcam yok ama Aslan Amca (Alparslan Türkeş) bizim ailenin amcası idi. Bütün kardeşler ona Aslan Amca derdik. Yetişmemize de katkısı olmuştur. Evlerimiz bir gibiydi."
Bu kadar yakın olunca 27 Mayıs'tan sonra bir araya gelmemek olmazdı tabii: "Aslan amca ihtilalden sonra başbakanlık müsteşarı olunca babamın tayinini de Ankara'ya çıkarttı. Babam hemen Aslan Amca'nın karargahında görev aldı. Ve Aslan Amca hazırladıkları her şeyi babamla beraber hazırladı. Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda babam da oranın ilk Sosyal Planlama Daire Başkanı' oldu."Ancak aylar ilerleyince Alparslan Türkeş 14'lerden biri olarak Hindistan'a sürülür. Bu arada Eminsu hadisesiyle Milli Birlik Komitesi, Ağustos 1960'tan Şubat 1961'e kadar 235 general ve amiral ile beş bine yakın subayı emekli etmiş (Eminsu, bunların kurduğu Emekli İnkılap Subayları Derneği'nin kısa adıdır) geride kalanların yolu açılmıştır.
Fuat Uluç da önü açılanlardan birisidir: "Babamın general olacağı kesin. O kararı nasıl verdiği benim için hâlâ bir soru işaretidir. Aslan Amca sürülmüştü, onların siyasallaşma sürecinde burada güvenilir bir odak noktasına ihtiyaçları vardı. Babam o odak noktası olabilmek için ordudan istifa etti. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)'ne girdi, genel sekreter oldu ve babamın hazırladığı kongrede de Aslan Amca genel başkan seçildi." Fuat Uluç, 1964'te de Mardin milletvekili olarak Meclis'e girer: "Ancak o dönemi tamamlayamadan 1968'de kalp rahatsızlığından öldü. Buna rağmen şuna inanıyorum ki askerde kalsa idi yaşardı. Politikanın iki yüzlü yapısı, bütün bir hayatını asker doğruluğu içinde yaşamış bir adama iyi gelmedi."
GENELKURMAY BAŞKANI DİNÇ BİLGİN’İ ARIYOR
Bir süre de Öncü'de kalem oynatan Hıncal Uluç, askerden döndüğü 1967'de, M. Ali Kışlalı başta olmak üzere eski Yenigün ekibinin çıkardığı Yankı'da çalışmaya başlar: "Bana gazeteciliğin bütün püf noktaları ile ayrıntılarını ve ahlakını M. Ali Kışlalı öğretti." Oktay Kurtböke de Cumhuriyet Yayın Yönetmeni olduğu için Yankı ile paralel burada da haftada iki gün spor yazıları yazmaya başlayan Uluç, TRT kurulunca pazartesi günleri de yine Cumhuriyet'e tam sayfa tv sayfası yapar: "Benim Babıali'ye transferim Cumhuriyet kanalı ile oldu."
1980'de onun İkinci İstanbul seferi başlar. Gelişim Yayınları'nın sahibi Ercan Arıklı 12 Eylül'den önce bir dergi çıkarmasını ister ondan. Kabul eder. Daha sonra Gelişim Yayınları Asil Nadir'e geçince de, Uluç işinden olur. Ardından Zafer Mutlu'nun daveti ile 1990'da Sabah'ta yazmaya başlar: "Gazeteye başlarken Dinç Bey'le (Bilgin) bir tek şey konuştum. Ne yazacağımı ya da yazmayacağımı bana kimse söylemeyecek." 2002'ye kadar on iki senede anlaşma bir tek kez Dinç Bilgin tarafından bozulur: "Dinç Bey geldi ve 'Dün yazdığın yazıyı hatırlıyor musun?' dedi. Evet dedim. Orduevlerinde fiyatların çok düşük olduğunu, aradaki farkı bizim vergilerimizle verdiğimiz mealinde bir yazı idi o. Dinç Bilgin, 'Bir daha böyle bir yazı yazarsan Genel Kurmay Başkanı'nı sana bağlarım haberin olsun' dedi. Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş aramış ve Dinç Bey'le 3,5 saat konuşmuş. 'Telefonu da Genel Kurmay Başkanı'na kapatamıyorum, 3.5 saat dinledim Güreş Paşa'yı' dedi."
Uluç mesleğin başında yaptığı birkaç sözleşme hariç, bir daha iş sözleşmesi de imzalamamış birisidir: "Türkiye'nin en büyük sosyal demokratları ile solcularının ve sendikalarının kazığını yedikten sonra kendi kendime dedim ki kendinden ve Allah'tan başka güveneceğin kimse yok." Yeni Tanin'de çalışırken işten atılan Uluç, tazminat almak için sendikaya başvurur. Sendikanın avukatı da Yekta Güngör Özden'dir. Özden, —kazanacağı kesin olmasına rağmen— kazanamayacaklarını öne sürerek davayı açmayınca Hıncal Uluç da bu kararı alır.
FUTBOL OYNAYAMAYAN FUTBOL YORUMCUSU
Hıcal Uluç kendisini “fevkalade yeteneksiz” bir kişi olarak değerlendiriyor. Futbol oynamayı deneyen, ancak takım arkadaşları tarafından oynama şansı bile verilmeyen Uluç'un, önce voleybol takımı kurup mahallede herkese voleybol, sonra basketbol öğrettikten sonra yine takım dışı kaldığını... Hatta, oynama şansım fazla olur diye aynı taktiği beyzbolda bile deneyip, arkadaşlarına öğrettikten sonra kendisi iyi oynayamadığı için arkadaşları tarafından yine çemberin dışına itildiğini: "Her türlü sporu denedim, hiç birinde başarılı olamadım. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım."
Bitmedi. Ankara'daki Kurtuluş Ortaokulu'nun son sınıfında okurken müzik hocası bir okul korosu kurmaya karar verir. Seçme yapılacak 100 kadar öğrenci arasında Hıncal Uluç da vardır: "İki satır söyledikten sonra hoca hepimizi susturdu, o yüz kişi içerisinde parmağıyla beni işaret etti ve 'dışarı' dedi. Böylece spordan sonra müzisyen olma hayallerim de sona erdi. Resim dersen zaten hiç yok. Kuzenim Ahmet (Taner Kışlalı) yapardı benim resimlerimi ilkokulda." Çok iyi bir öğrenci olduğu için (Uluç, eğitim hayatı boyunca sınıfın ilk üçü arasına girer hep) okul müsameresinde ona Reşat Nuri Güntekin'in Vergi Hırsızı adlı oyununda başrol oynatır hocası. Bugün iş adamı olan Alaattin Beyti de ikinci rolü oynamaktadır. Sonuç mu? "Alaattin onbeş dakikada beni sildi süpürdü. İkinci temsilde de en ön sırada oturan velilerden biri düşüp bayılınca benim sahne hayatım sona erdi. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım." Hıncal Uluç bütün bunlardan sonra Bernard Shaw'ın şu sözüne uymaya mecbur kalır: "Yapan yapar, yapamayan eleştirmen olur."

-----------------------------------------------------------------------

Hüseyin Rahmi GÜRPINAR

1864 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Abdülaziz’in hünkar yaverliğinde bulunmuş olan Mehmet Sait Paşa’dır. Dört yaşındayken annesini kaybetmiş, teyzesi ve büyükannesinin yanında yetişmiştir. Önce Ağayokuşu Mahalle Mektebi'nde, sonra Mahmudiye Rüştiyesi'nde okumuş, bir yandan da Özel Fransızca dersleri almıştır.

Bu okullardaki öğretmenleri için şunları söyler :

“Bunlar öğretmenlik için yetişmemiş, öğretim yönteminden hiç pay almamış, uygarlık eğitiminden de çok eksikleri olan, bilgisiz, aymaz ve kayırılma yoluyla o görevlere getirilmiş kimselerdi; önlerindeki Arapça kitabını kekeliyerek okurlar, ders anlatmazlar, bu bilgisizliklerinin öcünü zavallı öğrencileri insafsızca pataklamaktan çıkarırlardı.”

Mahrec-i Ahkam okuluna sınavla girmiş, burası Mekteb-i Mülkiye olunca yaşı tutmadığı halde müdür Abdurrahman Şeref’in oluru ile okula devam etmiştir. Ancak hastalanması üzerine öğrenimini ikinci sınıfta yarıda bırakmıştır (1880). Önce Adliye Umur-ı Cezaiye Kalemi'nde, sonra "aza mülazimi" olarak ikinci Ticaret Mahkemesi'nde çalışmıştır. Hüseyin Rahmi memurluğu Nafia Nezareti Tercüme Kalemi, Meşrutiyet'in ilanı üzerine de kısa süre çalıştığı devlet hizmetinden ayrılarak geçimini, ölümüne kadar yazarlıkla sağlanmıştır.
Servet-i Fünuncuların çağdaşı ve yaşıtı olduğu halde bu topluluğa hiç girmemiştir. Gerçekçilik akımının etkisi altında yazan Hüseyin Rahmi’nin bütün eserleri gözlem ürünüdür. Doğalcılık akımının etkisi altında yazdığı eserlerinde yer yer yaşamın çirkin, bozuk, gülünç yanlarını da ele almıştır.

1887’de Tercüman-ı Hakikat gazetesinde başlayan yazarlığı yaşamı boyunca devam ettirmiştir. İlk romanı “Şık”, Ahmet Mithat tarafından Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika etmeye başladı ve Hüseyin Rahmi’yi de gazeteye yazar olarak aldı. İlk yıllarında çeviri ile uğraşmış sonra da İkdam Gazetesine geçerek orada çalışmaya (1894) ve kendi kitaplarını yayımlamaya başladı. Meşrutiyetten sonra Ahmet Rasim ile birlikte Boşboğaz adlı mizah dergisini çıkarmaya başladılar. Ancak dergi yüzünden mahkemeye verildi. Beraat etti, ama dergi kapatıldı.

Birçok eserinde kötülük, ikiyüzlülük ve gericilikle savaşmıştır. Tanzimat ile başlayıp Meşrutiyet, Birinci Dünya Savaşı, Cumhuriyet dönemlerindeki değişimlerin sonucu, insanların yaşamlarında ve görüşlerinde meydana gelen etki ve tepkileri ele alarak bunları birer olay çerçevesinde işlemiştir. Eski ile yeni çatışmasını eserlerinde ana tema olarak seçmiştir.

Birinci Dünya Savaşı içinde maddi manevi bütün değerler altüst olup da toplum katları arasındaki farklar daha keskin çizgilerle ortaya çıkınca, Hüseyin Rahmi, eskiden toplumla birey arasındaki uyuşmazlıktan doğduğunu belirttiği kötülüklerin, bu kez katlar arasındaki uçurumdan, güçlü ile zayıf arasındaki çatışmadan doğduğu görüşüne varmıştır.

1924 yılında Ben Deli miyim? Adlı romanı yüzünden tekrar mahkemeye verildi ve yine beraat etti. Heybeliada’da ki köşküne yerleşerek yaşamının sonuna kadar orada yaşadı.

“Sanat için sanat” görüşünü benimseyen Edebiyatı Cedideci’ler aydın kişilere seslenirken, Hüseyin Rahmi, halka seslenmiştir. Bütün eserlerinde halkın eğitim düzeyini yükselmeyi amaç edinerek “toplum için sanat” anlayışını benimsemiştir.

”Karşımızda yükselmek yalvarısıyla ellerini bize uzatmış milyonlarla halk var. Bir ulusun genel kültürü birkaç sanat öğretmeninin okuyup öğrendikleriyle ölçülmez.

Halk için edebiyat olamazmış... Ne hezeyan? Halk bilgisizlik içinde boğulsun, koca bir ulus yıkılmaya mahkum olsun, biz karşıdan seyrine bakalım öyle mi?

Siz edebiyatı kendi aranızda dönüp dolaşır kalp akçeye, yalnız azınlığın malı bir şifreye çevirmek istiyorsunuz.”


Kendisini, “kırk yıldır kafasına doldurduğu felsefeyi etrafına saçan bir mürebbi” olarak tanımlamıştır. Halkı eğitme işini öykü aracılığı ile kahramanlarının ağzından yapmaya çalışmıştır. Bu yüzden, eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmaya çalışmış; üsluba önem vermeyerek, süslemelerden kaçınmıştır.

1935 – 1943 yıllarında Kütahya milletvekili olarak görev yapan ve yaşamı boyunca hiç evlenmeyen Hüseyin Rahmi, 8 Mart 1944 günü Heybeliada’da ki köşkünde yaşama veda etti.

-----------------------------------------------------------------------
I serisi

ITRİ
?-1711-1712
İstanbul'da doğdu, aynı kentte öldü. Çağdaşlarının, ölümüne tarih düşürmek amacıyla kaleme aldığı mısralar ile, bestelediği yapıtlarda güfte olarak kullandığı şiirlerin yazılış tarihlerine göre, yaklaşık 1630 ile 1640 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda ölümü için 1711 ve 1712 tarihleri gösterilmektedir. Asıl adı Mustafa'dır. Itrî, şiirlerinde kullandığı mahlastır. Buhurîzade Mustafa Efendi diye de anılmıştır. Buhurîzade adının kendi lakabı mı, yoksa aile adı mı olduğu bilinmemektedir. Yaşamı üstüne bilinenler de, eski ve yeni kaynaklardaki, çoğu birbiriyle çelişen bilgilere dayanır.
Zamanına göre iyi bir öğrenim görmüştür. Ustalarından birinin Hâfız Post olduğuna kesin gözüyle bakılır. Nasrullah Vâkıf Halhalî, Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi gibi 17 yy. bestecilerinden de yararlandığı sanılmaktadır. Çağının kaynakları, onun Mevlevi olduğunda birleşirler. Mevlevi tekkelerinde okunmak üzere bir ayin ile bir naat bestelemiş olması da, bunun bir kanıtıdır. Söylentilere göre, Yenikapı Mevlevihanesi'nin o zamanki şeyhi Câmî Ahmed Dede'ye (?-1671) kapılanmış, müzik sevgisiyle Mevlevi olmuştur.
Itrî beş padişah dönemi gördü. Sultan IV. Mehmed zamanında tanındı. Huzurda düzenlenen fasıllara hanende olarak katıldı, bestelediği yapıtlarla padişahlardan büyük yakınlık gördü. Saraya girmeden önce ne tür işlerde çalıştığı bilinmiyor. Yakınlık gördüğü bir başka devlet adamı da, şiirleri ve müzik sevgisiyle tanınan Kırım Hanı I. Selim Giray'dı (1634-1704). Itrî, IV. Mehmed'le yakınlığının bir sonucu olarak, padişahtan, kendisine esirciler kethüdalığı görevinin verilmesi dileğinde bulunmuş, bu dileği yerine getirilmiştir. Bazı kaynaklar, onun bu dileğini, İstanbul'a getirilen esirlerin ülkelerinin müziği üstüne bilgi edinmek, içlerinden müziğe yeteneği olanları da yetiştirmek istemesine bağlarlar.
Itrî uzun yıllar Enderun'da müzik öğretmenliği ve hanendelik ettikten sonra, elli yaşına doğru emekli olarak saraydan ayrıldı. Ancak, müzikteki ünü Lale Devri'nde daha da artarak sürdü. Meyvecilikle çiçekçiliğe meraklı olduğu, kendi adıyla anılan İstanbul'un ünlü Mustabey armudunu ilk kez onun yetiştirdiği de söylenir. Itırdan gelen Itrî mahlası da, çiçek merakına bağlanır. Divan şairlerinden Şeyhî'nin yazdığına göre, ölümünden sonra "Mevlevihane Yenikapusu haricine" gömülmüştür. Mezar taşı kayıptır.
Itrî zamanının tanınmış şairlerindendir. Divan ve âşık tarzlarında şiirleri vardır. Naatlar, gazeller, tahmisler, nazireler, tarih düşüren beytiler ve şarkılar dışında, hece ölçüsüyle türküler de yazmıştır. Bestelediği yapıtlarda şiirlerinin pek azını güfte olarak kullanmış, Nâbî, Bakî, Nazîm, Nailî, Nef'î gibi ustaların şiirlerini bestelemeyi yeğlemiştir. Şiirlerini topladığı Divan'ı kayıptır. Şiirlerine şuara tezkirelerinde, yazma şiir derlemelerinde rastlanır. Ancak, Itrî mahlaslı bütün şiirler ona ait değildir, 1622'de ölmüş başka bir şair de aynı mahlasla şiirler yazmıştır. 17.ve 18 yy'larda Buhurîzade lakabıyla tanınmış iki müzikçi daha bulunduğu için, Itrî'nin onlarla da karıştırılmaması gerekir.
Itrî aynı zamanda tâlîk yazı yazan bir hattatır. Edebiyat ve hat öğretmeni Siyahî Ahmed Efendi'dir (?-1697). Yazdığı tâlik yazı örnekleri, Hâfız Post'un güfte derlemesine eklediği güftelerde görülür. Neyzen olduğu da söylenir. Saz eserleri bestelemesi, ney ya da başka bir saz çaldığını gösterir. Çağının kaynaklarında, kuramsal bilgilerinin çok üstün bir düzeyde olduğundan söz edilir.
Asıl önemi besteciliğindedir. Yapıtlarıyla bir çığır açmış, Klasik Türk müziğinin kurucusu olmuştur. Ondan önceki bestecilerde, bir ölçüde de olsa, Orta ve Yakındoğu müziklerinin izleri sezilir. Bu etkiler onda bütünüyle silinmiş, Klasik Türk müziği diye adlandırılan, Osmanlı-Türk üslubu en belirgin çizgileriyle ortaya çıkmıştır. Klasik üsluba bağlı kalmış pek çok bestecide, az ya da çok, onun etkisi vardır. Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi'yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur.
Itrî'nin din dışı yapıtlarının başında gelen Nevâ Kâr Hâfız'ın bir gazeli üzerine bestelenmiştir. Bu yapıt çeşitli makam ve usul geçkileri uygulanarak birbirine bağlanmış ezgilerinin zenginliği yanında, kuruluşu ve titiz işçiliğiyle de özgünlük taşır. Aynı zamanda, Klasik üslubun niteliklerini de en iyi yansıtan, en özlü örneklerinden biridir. Çeşitli makamlardaki, büyük formlu öbür din dışı yapıtları, ilgili fazılların ilk akla gelen parçaları arasındadır. Din dışı küçük formlarda bestelediği hiçbir yapıtı günümüze ulaşmamıştır.
Itrî dinsel müziğe yepyeni bir hava getirmiştir. Dinsel yapıtları, cami ve tekke müziği örnekleri olarak ikiye ayrılır. Teravih namazı sırasında makam değiştirme kuralı ile, camilerde müezzinlerin uyguladıkları çeşitli kuralların Itrî tarafından konulduğu söylenir. Bayram namazlarında okunan Segâh Kurban Bayramı Tekbiri, kutsal emanetlerin ziyareti sırasında okunan Segâh Sal-ât-ı Ümmiye, Mâye Cuma Salâtı, Dilkeşhâveran Gece Salâtı, üç yüz yıldır etkilerinden bir şey yitirmemiş yapıtlardır. Özellikle ilk ikisi çok kısa birer cümle içinde yarattıkları etkinin yoğunluğu bakımından Türk müziğinde benzersiz bir sanat gücü taşırlar.
Mevlevihanelerde, sema törenlerinde, ayinden önce okunan, Rast Naat-ı Peygamber, Itrî'nin Mevlevi müziğine en kalıcı katkısıdır. Güftesi Mevlânâ'nın bir şiirinden alınan yapıtta, güfte ile beste yetkin bir biçimde bütünleştirilmiştir. Bu naatın, bestelenmesinden sonra Mevlevihanelerdeki her sema töreninde okunması bir gelenek haline gelmiştir. Segâh Ayin'i ise, bu türün ilk güçlü örneklerinden biridir.
Günümüze ulaşan yapıtlarının çoğunda mistik bir hava vardır. Bu yönü bir ölçüde, Mevlevi olmasına bağlanabilir. Seçtiği formlar için en uygun anlatımı bulan Itrî, cami müziği olarak bestelediklerinde, derin bir dindarlık duygusunu, Mevlevi müziği yapıtlarında, tasavuffi bir içe dönüş heyecanını dile getirmiş, din dışı yapıtlarında ise, yoğun müzik cümleleri arasında beliren düşünceli ve düşündürücü bir tavrı benimsemiştir.
Sanatı değerlendirilirken, üslubunun niteliği ile yapıtlarındaki teknik özellikler birbirine bağlı iki düzey olarak ortaya çıkar. Itrî'nin müziği 17. yy'da henüz oluşum aşamaları içindeki bir müzik üslubunda "klasik" diye nitelendirilebilecek özellikler taşır. Kişisel duygu ve düşüncelerini dile getirmediği, bütünüyle kendine özgü, kişilikli bir anlatım yaratabilmiştir. Müziğinin dengeli, oturmuş bir yapısı vardır; yapıtlarının en dokunaklı bölümlerinde bile, duygusallıktan, abartamadan, gereksiz süslemelerden kaçınmıştır, cümleleri açık seçik ve berraktır.
Yapıtlarının ezgi yapısındaki özellikler ise, sanatının ancak teknik bir inceleme çerçevesinde değerlendirilebilecek başka bir yönüdür. Hiçbir bestesinde alışılmış ezgi örneklerine rastlanmaz. Belli bir makamdaki yapıtı, başka bir bestecinin aynı makamdan bir yapıtıyla karşılaştırıldığında, o makamı çok farklı buluşlar, taklit edilmeyen, benzersiz deyişlerle işlediği görülür. Bir makama bağlı müzik cümlelerini sadece komşu perdelerden yararlanarak geliştirme kolaycılığından kaçınmış, en uzak perdelere dek uzanarak, zor olanı gerçekleştirmeyi yeğlemiştir.
Böylece ezgilerini dar bir ses alanı içinde kalmaktan kurtarmıştır. Onun müziği bu bakımdan makam ve geçki zenginliği taşır. Bu zenginlik, kullandığı usuller için de geçerlidir. Notasıyla günümüze ulaşamamış parçalarının güfteleri ile usullerini veren eski kaynaklarda, çok ender kullanılmış usullerde bile yapıt bestelediği görülmüştür.
Itrî, Şeyhülislam Esad Efendi'nin belirttiğine göre, bini aşkın beste yapmış olan çok verimli bir bestecidir. Bunların büyük bir çoğunluğu unutulmuş ya da kaybolmuştur; bugün ancak kırk dolayında yapıtı bilinmektedir. Günümüze kalan pek az yapıtıyla bile bugün de Klasik Türk müziğinin en başta gelen birkaç ustasından biri kabul edilmesi, sanatında ki olağanüstü özelliklerin bir sonucudur.
YAPITLAR (başlıca): Segâh Kurban Bayramı Tekbiri; Segâh Salât-ı Ümmiye; Dilkeşhâveran Gece Salâtı; Mâye Cuma Salâtı; Segâh Mevlevi Ayini; Rast Darb-ı Türkî Naat ve Sofyan Tevşih; Nühüft Durak; Nühüft İlahî; Nühüft Tevşih; Nevâ Kâr; 2 Pençgâh Beste; Hisar Devr-i Kebir Beste ve Aksak Semai; Mâhûr Ağır Aksak Semai; Rehavî Berefşan Beste; Buselik Hafif Beste ve Yürük Semai; Segâh Ağır Semai; Segâh Yürük Semai; Bayatî Çember Beste; Bestenigâr Darb-ı Fetih Beste; Dügâh Hafif Beste; Isfahan Zencir Beste ve Ağır Aksak Semai; Nikriz Muhammes Beste; Râhatu'l Ervah Zencir Beste; Irak Aksak Semai; Rast Aksak Semai; Nühüft Aksak Semai; Acemaşiran Yürük Semai; Rehavî Peşrev; Nühüft Peşrev ve Saz Semaisi.

-----------------------------------------------------------------------

ELALI
15-11-06, 14:17
You can see links before reply

İsmail Gaspıralı (1851 - 1914)
Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayı ile, silinmez İzler bırakmıştır.
Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledildi. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne gitti.
Gaspralı bu dönemde en çok etkisinde kaldığı olay Ruslar’ın özellikle Türk karşıtlığından beslenen Panslavizm politikalarıdır. Genç İsmail buna karşı tepki koymak istemektedir. Bu yüzden okuldan ayrılmıştır.
Okuldan ayrılan Gaspralı Zincirli Medresesi’nde Rusça öğretmeni olarak göreve başladı. Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalıştı. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da Dereköy mektebine tayin edildi, burada da iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden Zincirli Medresesi'nde Rusça dersleri vermeye başladı.
Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi" fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalıştı, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim tarzını da eleştirmeye başladı. Fakat bu metod ilk başlarda tepkiyle karşılandı.
Gaspralı’nın en büyük hedeflerinden biri İstanbul’a gitmekti. İstanbul’a giderek zabit olmayı istiyor fakat yarıda bıraktığı eğitimin buna engel olacağını düşünüyordu. Bu sebepten dolayı da 1871 yılında Paris’e giderek yarıda kalan eğitimini tamamladı. Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kaldı.
İsmail Bey, Paris’ten İstanbul’a gitmiş fakat bir türlü ideali olan memuriyeti yapma fırsatı bulamamıştı. Yazarlık hayatı da bu dönemde başladı. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi.
Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı.
Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır.
"TERCÜMAN"
Gaspıralı, bir gazete çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i Zaman"ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi'nin İstaNbul'da çıkardığı "Tercütman-ı Ahval"dan alan bu gazetenin Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883'te çıkardı.
Türcüman,Rusya'da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül 1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı.
Küçük boyda dört sayfa olarak çıkmaya başlayan Tercüman çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaştı. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır'da satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların meseleleriyle yakında ilgileniyordu. Bu aynı zamanda Dilde birlik fikrinin hayata geçmesi aynı dilin kullanılmasında önemli bir misyon yerine getirilmesi anlamına geliyordu.
1905 bunalımından sonra Kazan'da, Kafkasya'da, Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda "Gaspıralı dili" kullanılmıştır.
MÜSLÜMAN İTTİFAKI
Tercüman gazetesi sayesinde geçmişte hayali olan Dilde birlik fikrinin yanısıra usu-ü Cedid okulunu da oluşturan ve yaygınlaştıran Gaspıralı İsmail Bey'in 1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadı. Eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III. Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdi. (1906).
"Usul-ü cedid" hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan "Müslüman İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın cesaretini arttırdı. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir. Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi" toplayabilmek için büyük gayret sarf etti. 1910'da ise Hindistan'a gitti ve Bombay'daki "Encümen-i İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlattı.
Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan, aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a tekrar gelerek Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti.
Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.

-----------------------------------------------------------------------

J serisi

Jean Jacques Rousseau

You can see links before reply (You can see links before reply)

Jean Jacques Rousseau (28 Haziran, 1712 - 2 Temmuz, 1778) tarihleri arasında yaşamış Fransız felsefeci, yazar, politika teorisyeni.
Jean-Jacques Rousseau insan doğasına ilişkin çözümlemesiyle, insanın özü itibariyle iyi olduğuna ilişkin görüşü ve toplumsal sözleşme öğretisiyle ün kazanmış olan ünlü Fransız düşünür.
Kant ve romantik filozofları çok derinden etkilemiş olan Rousseau, bir Aydınlanma düşünürü olmakla birlikte, Aydınlanma hareketine, modernlik düşüncesi ne yönelttiği sert eleştiriyle tanınır. Bireysel insan varlığına ve onun mutluluğuna her şeyden çok değer vermiş olan Rousseau, insanın, kültürel farklılıklardan, sarayın yapaylıklarından, tutkunun ve rekabetin yol açtığı olumsuz etkilerden, özel mülkiyetin yarattığı eşitsizlikten arındırılarak, nasıl yeni baştan yaratılacağını araştırmıştır.
Onun felsefesi de, modern felsefenin tavrına uygun olarak, benlik kavramı çevresinde döner; Descartes’ın öznel, tözsel benliğinden sonra, onun insanı, ahlâka dayanak olan, kendisine düşünce ya da mantıkla değil de, duyguyla ulaşılan, ve kişisel bir iyilik duyusuyla temellendirilen bir insani benliktir. Onun sözünü ettiği insani benlik, rasyonalistlerin ve empiristlerin ifade ettiği gibi, formel boyutları olan, içebakışla bilinen ve kendisini bilgiyle gösteren bir benlik değil de, daha çok romantiklerde söz konusu olan türden evrensel bir kişilik anlamında bendir; Rousseau’nun insanı, yaratıcı, ve kendisini dünyaya ve geleceğe fırlatan bir benliği tanımlar. O insanın özü itibariyle iyi ve ahlâklı bir yarlık olduğunu savunmuş, insanda, akıldan çok, duyguların önem taşıdığını, ahlâk söz konusu olduğunda, akıl ve duyguların bir arada gidebileceğini belirtmiştir. Rousseau’nun bu insan görüşü, yalnızca etik için değil, fakat siyaset ve toplumsal yaşam için de bir temel oluşturur.
Rousseau, özde iyi olan insanın birtakım temel hasletlerini uygarlığın gelişimiyle birlikte yitirdiğini söyleyerek, Aydınlanma karşısında eleştirel bir tavır almış ve Avrupa uygarlığının modern doğrultusuna yönelik eleştirisini ortaya koyabilmek için, insan doğasının tarihsel evrimini verirken, ilkel ya da vahşi insanı uygarlaşmış insanla karşılaştırmıştır. İnsanın tarihini doğa haliyle başlatan, doğal ilkel ya da vahşi insanın sağlıklı ve güçlü olduğunu, ölüm korkusu yoksun yaşadığı ya da ihtiyacı az olduğu için, bir mutluluk durumunda bulunduğunu söyleyen ve toplumla erdem arasında çok sarih bir karşıtlık kuran Rousseau, çağdaş toplum ile insanın doğası arasındaki mutlak antitezi gözler önüne sererken, Avrupa Uygarlığının sadece entellektüel kültürün sahte cazibesine kapıldığını, insanın iyi özünü bozup, hakiki ahlâki taleplerini göz ardı ettiğini onun doğal ihtiyaçların yerine birtakım suni ihtiyaçlar ikame ettiğini öne sürer.
Modern uygarlığın hastalığını, çağdaş toplumun problemini kendince teşhis edip tanımlayan Rousseau, daha sonra çözüme geçmiştir. Özellikle İngiliz Aydınlanmacıların insan varlığında başkalarını gözeten bir ilgi, insan doğasında bağımsız bir diğerkamlık kaynağı bulunduğu görüşüne olduğu kadar, iyi bir insan doğası konsepsiyonuyla, özgeciliğin kendini sevmenin yalnızca kılık değiştirmiş bir şekli olduğu düşüncesine de karşı çıkan Rousseau, Amile’de, bir eğitim şeması içinde, insanı başka bireylerden tecrit edilmiş bir birey olarak ele alır ve gerçek özgürlüğün koşullarını araştırır. Ona göre, “insanın ne yapması gerektiği”, yani başka insanlarla olan ilişkilerinde nasıl davranması gerektiği sorusu “insan varlığının ne olduğu” sorusunu içerir ve bizi eğitim yoluyla sosyal kurumların reformuna götürür. Bu düşünceye, eşdeyişle “bireyin toplumda, toplumun ise bireyin kendisinde araştırılması gerektiği, ve dolayısıyla politikanın eğitim ve ahlâktan asla ayrılamayacağı” düşüncesine paralel olarak, Rousseau Toplum Sözleşmesi adlı eserinde de, insanın özgür ve akıllı bir varlık olarak varoluşunu güvence altına alacak koşulları, onu hemcinslerinin zorbalığından koruyacak, bireyin doğal özgürlük kaybını daha yüksek bir Özgürlük türüyle telafi edecek tedbirleri, ünlü toplum sözleşmesi ve genel irade teorisiyle ortaya koymuştur. Başka bir deyişle, onun temel amacı “modern bireyde, insanlığın ilkel basitliğinden çıkışıyla birlikte zorunlu olarak kaybolan niteliklerin nasıl korunabileceği veya yeniden kazanabileceği” problemine tatmin edici bir çözüm getirmektir.
Doğal yaşama halinden toplum düzenine geçiş, Rousseau’ya göre, insanda çok önemli bir değişikliğe yol açar. Davranışında içgüdünün yerine adaleti koyar; daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü kazandırır. Ödeyin sesi içtepilerin, hak ya da isteklerin yerini alınca o güne kadar yalnız kendini düşünen insan başka ilkelere göre davranmak, eğilimlerini dinlemezden önce aklına başvurmak zorunda kalır. İnsan bu durumda doğadan sağladığı birçok üstünlüğü yitirse de, yetileri geliştiği, düşünceleri açıldığı, duyguları soylulaştığı, ruhu yükseldiği için, onun en azından politik ve ahlâki bakımdan gelişme imkanı kazandığını söylemek gerekir. Yani, doğa halinden toplum haline geçişle birlikte, insan dönüşüme uğrar, içgüdüsel bir yaratık olmaktan çıkarak, benliği bağımsızlıkla değil katılımla, özgürlüğü varsayan bir katılımla belirlenen bir yurttaş haline gelir. Çok daha önemlisi, insan, bir dürtü yaratığı değil de, sorumlu bir ahlâki fail haline, sorumlu bir ahlâki fail haline, yalnızca toplumda gelir. Onu tam bir insan varlığı haline getiren, kendi kendisinin efendisi yapan, yabancılaşmış olma durumundan kurtaran tek şey, ahlâki özgürlüktür. Doğal özgürlük kaybı, insanın daha tam ahlâki özgürlüğüne, onu tam ve gerçek insan yapan manevi özgürlüğe erişmek durumundaysak eğer, Rousseau’ya göre, yapılması gereken zorunlu bir fedakarlıktır.
-----------------------------------------------------------------------

Jean Paul Sartre (1905 - 1980)

21 Haziran 1905'te Paris'te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi'ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü.

1929 yılında Simone de Beauvoir'la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş Hareketi'ne katıldı. "Sinekler" adlı tiyatro oyunu, onun Direniş Hareketi'nde olduğunu bilmeyen Almanların izniyle oynandı (1943). Aynı durum, "Varlık ve Hiçlik" adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; "Varlık ve Hiçlik"te Sartre, ilk kez felsefesini ortaya koydu.

1945 yılında öğretmenliği bırakarak "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB'ye destek veriyor, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu;Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953'ten başlayıp, 1957'de yoğunlaşan bir savaş yürüttü.

Sartre, "121'lerin Bildirgesi"ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü'nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yaptı.

1968 yılında, Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation'u kurdu.

1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor'la (Benny Levy'nin takma adı), aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında "Pouvoir et liberté" adında bir yapıt hazırladı.

Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre'a göre "Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır." Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980'de Paris'te öldü. Sartre'ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır.

Sartre'ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal'le başlar; ama Sokrates'in felsefesinde, hatta İncil'de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal'i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır.

Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince "bağımlı" olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.

_____________

ELALI
15-11-06, 14:19
jules verne

Edebiyat tarihinin en çok okunan yazarlarından biri olan Jules Verne, H.G. Wels'le birlikte bilim-kurgunun kurucu babalarından biridir. Verne'in ergenler için olduğu kadar erişkinler için de yazılmış olan anlatıları 19. yüzyılın atılımcı ruhunu ve eleştirellikten uzak bir tarzda da olsa, onun bilimsel ilerleme ve icatlar karşısında kapıldığı büyülenmeyi etkili bir biçimde yansıtır. Genellikle yolculuk öyküleri biçiminde kurgulanan çalışmaları okurunu aya (Aya Seyahat, 1873) ya da tam tersi yöne (Arzın Merkezine Seyahat, 1864 ) doğru birlikte götürür. Verne'in yapıtlarının birçoğu kehanet olarak kabul edilecek ölçüde, izleyen yüzyılda gerçekleştirilmiş icat ve gelişmelerin haberleriyle doludur.

"Of! -ne yolculuk- ne harika ve ne olağandışı bir yolculuk! Bir volkandan yerin altına girmiştik ve bir başkasından dışarı çıktık. Ve bu diğeri Sneffels'den, dünyanın sınırlarına atılmış kasvetli İzlanda'dan 1200 fersahtan daha uzaktaydı... Sınırsız yeşilliğe varmak üzere sonsuz karlar diyarını terk ettik ve Sicilya'nın mavi göğüne ulaşmak üzere tepemizdeki buzlu diyarların gri sisini geride bıraktık" (Arzın Merkezine Seyahat)

Jules Verne Nantes'da doğdu ve aynı şehirde büyüdü. Babası zengin bir avukattı. Onun mesleğini sürdürmek amacıyla, Verne, hukuk öğrenimi için Paris'e yerleşti. Amcası aracılığıyla burada edebiyat çevrelerine yakınlaştı ve Victor Hugo ve -şahsen de tanıdığı- Alexandre Dumas'nın (Fils) etkisinde art arda oyunlar yayınladı. Henüz 22 yaşındayken tek sahnelik oyunu Kırık Kamışlar Paris'te sahnelendi. Bu arada hukuk eğitimini tamamlamayı da başardı. Bu süre boyunca Vernes, ömrü boyunca zaman zaman nüksedecek olan sindirim sistemi sorunlarından mustaripti.


1854'te Charles Baudelaire, Edgar Allen Poe'nun eserlerini Fransızca'ya çevirdi ve Verne Amerikalı yazarın en sadık hayranlarından biri oldu. Poe'nun etkisi altında 1851'de Balonla Beş Hafta'yı yazdı. Yazar daha sonradan Poe'nun Arthur Gordon Pym'in Öyküsü kitabının devamı niteliğinde olan The Sphinz of the Ice Fields'i yayınlayacaktı. Bir yazar olarak kariyeri yavaş yavaş gelişirken, "Olağanüstü Yolculuklar" dizisinin ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yla yakalayacağı başarıya dek borsayla uğraştı. 1862'de bu dizinin yayıncılığını üstlenen ve çocuk yayıncılığının ilk başarılı örneklerini sunmuş olan Pierre Jules Hetzel'le tanıştı ve hayatının sonuna dek onunla çalıştı. Hetzel, bir dönem Balzac ve George Sand'ın kitaplarını da yayınlamıştı. Hetzel sıkı bir editördü ve yazarın kitaplarına köklü düzelti önerileri getirmekte hiç duraksamıyordu. Bu arada, Verne'in erken dönem çalışmalarından olan 20. Yüzyılda Paris'i yayınlamayı da ret etmişti; bu kitap, 1997'deki ilk İngilizce baskısına kadar ortaya da çıkmamıştır.

Kısa süre içinde Verne'in romanları tüm dünyada büyük ün kazandı. Bir bilimadamının eğitimine ya da yolcunun tecrübesine sahip olmayan yazar, zamanının büyük bölümünü kitapları için araştırma yaparak geçiriyordu. Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında ile örneklenebilecek fantezi edebiyatının tersine Verne ayrıntılarda gerçekçi ve pratik olmaya çalışıyordu. H.G. Wells Aydaki İlk Adamlar'da, yerçekiminden bağışık bir madde olan 'cavourite'i uydurduğunda Verne, doğrusu bundan pek tatmin olmamıştı: "Ben karakterlerimi aya barutla, insanın her gün görebileceği bir şeyle yolladım. Bay Wells 'cavourite'ini nereden buluyor? Bırakın bana göstersin!"

Yine de, öykülerinin mantığı zamanının bilimsel verileriyle çatıştığında Verne olgu ve oalsılıklara kölece bir bağlılık göstermemiştir. 80 Günde Devrialem'deki, gözüpek ama yine de gerçekçi bir iddia üzerine dünyayı dolaşmaya çıkan Philèas Fogg'un öyküsü Birleşik Amerikalı gezgin George Francis Train'in (1829-1904) gerçek bir yolculuğu üzerine kurulmuştur. Arzın Merkezine Seyahat'in kurgusu ise jeolojik temellere dayanabilecek bir eleştiriye karşı oldukça zayıftır. Romanda yeryüzünün derinliklerine yönelen bir keşif gezisi anlatılır. Hector Servadac'ta (1877) ise bir kuyruklu yıldız Hector ve uşağını güneş sistemi etrafında gezintiye çıkarır. Dalga geçer havası taşıyan bir bölümde Cebelitarık kayalıklarının satranç oynayan iki İngiliz tarafından işgal edilmiş olduğunu keşfederler.

Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ta Verne, okuyucusunu modern "süper kahraman"ların öncülerinden biriyle, insan düşmanı Kaptan Nemo'yla ve onun, ayrıntılı bir biçimde betimlediği denizaltısı, mühendis Robert Fulton'un buhar enerjisiyle çalışan denizaltısının adını taşıyan Nautilius'la tanıştırır. Esrarlı Ada, insanın sanayi çağındaki sömürülüşüne yanıtlar içeren bir robinsonaddır. Birkaç kez filme alınan bu eserlerde, Verne bilimi ve mucitliği akıcı bir macera anlatımıyla birleştirir. Verne'in kurgularının bir bölümü gerçek olmuştur. Elektrik enerjisiyle çalışan denizaltısı Nautilius yalnızca yirmi beş yıl içinde gerçekleştirilmiştir; Aya Seyahat'teki uzay gemisi ise yaklaşık bir yüzyıl sonra kitabın konusunu gerçek kılmıştır. 1886'da yapılan ilk elektrikli denizaltı Verne'in onuruna Nautilius olarak adlandırılmıştır. 1955'te hizmete giren ilk nükleer denizaltının adı da Nautilius olmuştur.

Walt Disney tarafından üstlenilen ve yönetmenliğini Richard Fleischer'in yaptığı Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ın Bob Mattey'in tasarladığı mekanik olarak kumanda edilen dev mürekkep balığının da yer aldığı film uyarlaması, özel efektler dalında Oscar almıştır. Filmde, stüdyo için özel olarak hazırlanmış devasa bir su tankı içinde bu mürekkep balığı filmin oyuncularıyla boğuşmuştur. James Mason'un Kaptan Nemo, Kirk Douglas'ın güçlü denizci Ned Land'i canladırdığı filmde, denizaltının tasarımı konusunda Verne'in kitapta yer verdiği ayrıntılara da olabildiğince sadık kalınmaya çalışılmıştır. Yönetmen Mike Todd'un Seksen Günde Devrialem'i ise en iyi film Oscar'ını kazanmasına karşın aktörlerine başarı getirememiştir. Filmin dikkat çekici yanlarından biri, aralarında Kayalık Dağlar koyunları, bufalolar, eşekler ve devekuşlarının bulunduğu 8.552 hayvanın filmde görünmüş olmasıdır.

Verne, yazarlığının ilk döneminde ilerlemeyle ilgili teknolojik iyimserliği ve dünyanın toplumsal ve teknik gelişiminde Avrupa'ya yüklediği merkezi rolü fazlaca öne çıkarmıştır. Bazı öngörüleri gerçekleşmiş olsa da, hayalgücü sık sık gerçeklikle çelişmiştir. Aya Seyahat'te öykünün anlatıcısı dev bir topla uzaya fırlatılır. Oysa zamanının sıradan bir fizikçisinin de söyleyebileceği gibi, fırlatılan modülün yolcularını ilk ivme sırasında ölmesi gerekirdi. Bu türden bir uzay silahı 18. yüzyıl tahayyülünde ortaya çıkmıştır; aslında bundan da önce 1655'te Cyrano de Bergerac Aya ve Güneşe Seyahat adlı bir parça yazmış ve öykülerinden birinde roketle uzay yolculuğuna yer vermiştir.

"Verne'in bu mamut topu fikrini ne kadar ciddiye aldığını söylemek zordur; zira öykünün büyük bir bölümü fevrice yazılmıştır... Muhtemelen böyle bir silahın yapılabileceğine ve bir mermiyi aya gönderebileceğine inanıyordu; ancak kalkış şokundan sonra tayfanın canlı kalabileceğine inanması mümkün görünmüyor." (Arthur C. Clarke; Selam, Karbon Temelli İkiayaklılar!, 1999)

Verne'in önemli eserleri 1880'lerde yazıldılar. Geç dönem romanları insan uygarlığının geleceği üzerine kıyamet tahayyüllerinin etkisi altındaki fin-de-siècle havasını yansıtır. Sonsuz Adem adlı öyküsünde çok ileri zamanlarda bir bilimadamı 20. yüzyıl uygarlığının coğrafi felaketlerle çöküşünü keşfetmektedir ve "Adem ve Havva" efsanesi döngüsel bir gerçek haline gelmektedir. Fatih Robur'da (1886) Verne havadan ağır bir hava silahının ortaya çıkışını öngörür; ancak öyküyü devam ettirdiği bir sonraki kitabı Dünyanın Hakimi'nde büyük mucit Robur megalomaniden mustariptir ve yetkililerle bir kedi-fare oyunu oynamaktadır.

Verne, 1860'lardan başlayarak sakin bir burjuva hayatı sürmüştü. 1867'de kardeşi Paul'la birlikte Niagara Şelalesi'ni de ziyaret ettiği bir Birleşik Devletler yolculuğuna çıktı. Daha sonraları gemiyle çıktığı Akdeniz yolculuğunda Cebelitarık'ta, Afrika kıyılarında büyük bir hayranlıkla karşılaştı. Roma'da papa XIII. Leo kitaplarını kutsadı. 1871'de Amiens'e yerleşti ve 1888'de buradan meclis üyesi seçildi. 1886'da bir paranoyak olan yeğeni Gaston tarafından öldürülmek istendi. Saldırı sonucu bacağından yaralanan Verne kurtulsa da bacağı ömrü boyunca sakat kaldı. Yeğeni ise hiç iyileşemedi.

Verne 28 yaşındayken iki çocuklu bir dul olan Honorine de Viane ile evlendi. Büyük bir kır evinde ailesiyle birlikte yaşadı ve fırsat buldukça tekne gezilerine çıktı. Dayanışma ve güvene dayanan bir anarşizm kuramı ortaya atan Pyotr Kropotkin'e ailesini korkutacak ölçüde bir hayranlık duyuyordu. Ölümünden sonra yayınlanan Naufrages de Jonathan'ın kahramanının biçimlenişinde Kropotkin'in büyük etkisi olduğu düşünülür. Verne sosyalist kuramlara yakınlığı Matthias Sandorf'ta (1885) da yoğun bir biçimde sezilir.

Jules Verne hayatının son kırk yılllık döneminde hemen hemen her yıl bir kitap yayınlamıştır. Konu bakımından çeşitlilik gösteren ve dünyanın çeşitli yerlerinde geçen kitaplarına rağmen yazar çok fazla yolculuk yapmamıştır. Balonla tek yolculuğu pek kısa, yalnızca yirmi dört dakika sürmüştür. Hetzel'e yazdığı bir mektupta yazarın şöyle bir itirafına rastlanır: "Kafamı biraz rahatlatmam gerek. Kendimi kahramanlarımın olağanüstü maceralarına kaptırıyorum. Üzüldüğüm tek şey onlara eşlik edememek..." Verne'in eseri, altmış beş romanı, yaklaşık yirmi kısa öykü ve makaleyi, birkaç coğrafi çalışmayı ve opera librettolarını kapsar. Verne Amiens'te 24 Mart 1905'te ölmüştür. Eserlerinin bir kısmı birçok filme esin kaynağı olmuştur: Georges Melies Aya Seyahat'i (1902), Walt Disney Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ı (1954), Henry Levin Arzın Merkezine Seyahat'i (1959), Irwin Allen Balonla Beş Hafta'yı filmleştirmiştir. İtalyan ressam Giorgio de Chirocco, yazarın eseriyle yakından ilgilenmiş ve Metafizik Sanat Üzerine adlı makalesini Jules Verne'e ithaf etmiştir:

"Kim evleriyle, sokaklarıyla, klüpleriyle, meydan ve açık alanlarıyla Londra gibi bir şehrin metafizik öğelerini; Londra'da bir Pazar öğleden sonrasının hayaletimsiliğini; bir adamın, gerçek bir yürüyen hayaletin melankolisini, Seksen Günde Devrialem'in Phienas Foggs'unda ortaya çıktığı biçimde anlatabilenden daha yeteneklidir? Jules Verne'in eseri keyifli, avutucu anlarla doludur; romanı Yüzen Şehir'de bir buharlı geminin Liverpool'dan ayrılışının betimlemesini hala anımsarım."__________________

ELALI
15-11-06, 14:22
Johann Wolfgang von Goethe (şaiir)



"28 Ağustos 1749'da öğle vakti saat on ikiyi çalarken ben, Main kıyısındaki Frankfurt'ta dünyaya geldim." Der Goethe.

Goethe'nin büyükbabasının babası demirci, büyükbabası önce terzi, sonra otelcidir. Babası, Johann Gaspar ise bir hukukçuydu ve İmparatorluk Danışmanı ünvanını taşıyordu. Babası evlendiğinde otuz sekiz yaşında, annesi Cathérine Elisabeth Textor ise on yedi yaşındaydı. Aralarındaki yaş farkı aile içinde devamlı sorun olmuştur.
Babası Goethe'nin eğitimine çok önem vermiş ve özel öğretmenler tutarak Latince, eski Yunanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, tarih, coğrafya, doğa bilgileri, matematik, din bilgisi, resim, müzik, dans, eskrim, ata binme dersleri görmesini sağlamıştır. Ayrıca zengin kitaplığı da Goethe'nin yetişmesinde önemli rol oynamıştır. Goethe eğitim duygusuyla hastalık derecesindeki koleksiyon yapma, sıraya dizme, sınıflandırma merakını babasından almıştır. Ama babasının sert tutumunu hiçbir vakit unutmamış; ve babasına içten içe bir kin beslemiştir.

Goethe ailesinin yedi çocuğu olmasına rağmen sadece Goethe ve ondan bir yaş küçük kızkardeşi Cornelie hayatta kalmış, diğerleri küçük yaşlarda ölmüşlerdir.

1759 yılında, Yedi Yıl Savaşı sonunda, Fransızlar Franfurt'u işgal edince şehre gelen Fransız Tiyatro Topluluğu Goethe'yi çok etkilemiştir.

1755 yılında Lizbon'da meydana gelen ve altmış bin kişinin ölümüne yol açan deprem, Goethe ailesinin, dolayısıyla Goethe'nin dine bakışını değiştirmiştir.

İlk şiirlerini on yaşında yazmaya başlamıştır. Ancak bu dönemde yazdığı şiirlerini daha sonra yok etmiştir.

Dünya o kadar büyük ve zengin ki, yaşam da öylesine çeşitli ki insan her zaman bunlardan şiir çıkarma fırsatını bulabilir. Ama her şiirin bir durumdan doğması gerekir, yani şiirin maddesi gerçek olmalıdır. Hiçbir şey üzerine dayanmayan bir şiirin iyi olacağını sanmıyorum.

Aşk oyunlarına da küçük denecek yaşlarda başlamıştır. İlk büyük aşk duygusunu on beş yaşındayken yaşamıştır. Gretchen adındaki kıza aşık olmuş fakat aşkını açamamıştır. Gretchen'de onu çocuk olarak gördüğünü ve bir abla gibi davrandığını belirtmiştir. Bu sözler Goethe'yi derinden yaralamıştır.

Alabilsem seni
Kollarıma,
Sarabilsem seni bir kere.
Ah senin kollarında
Can verişim,
Senin çiçeğin, yeşilliğin
Yüklenir kalbime.


1765 ekiminde babası onu Leipzig'e hukuk eğitimine gönderir. O dönemde Leipzig Almanya'nın kültür merkezi durumundadır. Burada, kendisinden üç yaş büyük olan Annette ile ilk büyük aşkını yaşar; iki genç delicesine sevişmektedirler. Ancak, bir süre sonra duygularında, Annette ile evlenmesi gerektiği gerçeği ile karşılaşınca, evliliği henüz düşünmediğinden büyük bir eziklik ile bu büyük aşkı sona erdirir.

Üç yıl Leipzig'te kalan Goethe, 1 Ağustos 1768 günü kan tükürmeye başlar; bu esrarlı bir hastalığın başlangıcı olmuştur. 28 Ağustosta da Frankfurt'a dönmüştür. Aile içindeki sessiz huzursuzluktan çok sıkılır; ancak sağlığı iyice bozulduğu için dört ay yataktan çıkamaz. 1770 mart ayında sağlık durumu iyice düzelir ve hukuk eğitimini tamamlama bahanesi ile evden uzaklaşabilmek için Strasbourg'a gider.

Yaz sonunda girdiği sınavı verir; hukuk doktoru ünvanını alabilmek için tez hazırlaması gerekmektedir. Bunun için de bir yıl süresi vardır. Bu dönemde tıp ve kimyaya olan ilgisi artmıştır. Vaktinin büyük çoğunluğunu hastanelerde geçirmeye başlar. Hastalarla cesetler karşısında metinliğini yitirmeyecek, iğrenç manzaralar önünde bile tiksinti duymayacak bir iç yapıya ulaşır. Yüksekten başı dönmeden bakmaya alıştırır kendini. Geceleri, mezarlıklara, insana korku veren yarlara tek başına gitmeyi alışkanlık haline getirir.

1770 eylülünün ilk günlerinde, kendisinden beş yaş büyük olan Alman ozan Herder hastaneye yatar; onunla tanışır ve aralarında iyi bir dostluk başlar. Yedi ay sonra Herder, Strasbourg'dan ayrıldığında, Goethe bu genç öğretmeninden edinmiş olduğu özgür düşünüş ve cesur görüşler ile edebiyata ağırlık vermeye başlamış; ve yazdığı büyük edebiyat eserlerinin temelleri atılmış olacaktır. Goethe, kafasında ulusal düşüncelerin meşalesini yakar ve Almanların, Alman oldukları için övünmeleri ve Fransızlara tepeden bakmaları zamanı geldiğini savunmaya başlar. Arkadaşlarıyla, Fransız sanatı ve edebiyatına karşı sanki bir boykot hareketine girişirler. Almancadan başka dil kullanmamaya başlar Goethe.

6 Ağustos 1771'de tezini vererek hukuk doktoru ünvanını alır ve Frankfurt'a döner. Burada avukatlık yapmaya başlar ve aynı zamanda yazmaya da ağırlık verir. Daha sonra kızkardeşi ile evlenecek olan arkadaşı Schlosser ve Merc ile birlikte bir gazete çıkarmaya başlarlar.

Çeşitli dergilere de yazı göndermektedir. "Götz von Berlichingen" adlı manzum dramını Herder'e göndermiş, Herder de beğenmediğini belirterek geri göndermişti. Goethe, dramı yeniden yazarak kendi hesabına borçlanarak bastırır. Kitap Almanya'da ses getirir ve çok beğenilir. Herder de eserin yeni biçimine hayran kaldığını belirtir.

1773 yılında kızkardeşi Cornelie ile arkadaşı Schlosser evlenirler ve Schlosser'in yeni işi dolayısı ile Frankfurt'tan ayrılırlar. Goethe yalnız kalmış ve içe dönük, sıkıntılı bir yaşam başlamıştır. Ayrıca karşılıksız sevdiği Lotte'yi de unutamamıştır. Bu duygular içinde "Genç Werther'in Acıları" nı yazar. Büyük gürültü koparan bu eseri ile tüm Avrupa'da tanınmaya başlayan Goethe'nin evi konuklarla dolmaya başlamıştır. Konukları ağırlayabilmek için de borca girmiştir.

Geldim aradım güzelimi
Yoktu evinde;
Dedim ki sevdiceğim
Çıktı her halde.
Kırlarda mayıs ayı
Gülüp çiçeklenmede;
Güzelim de kırlarda
Tozup gezmede.

Çok hızlı yazmaktadır, Goethe. Werher'i dört haftada, Clavigo'yu sekiz günde yazmıştır.

Goethe, babası ile daha fazla beraber kalamayacağından İtalya'ya gitmeye karar verir; ancak yolda Weimar Dükü'nün habercisi onu yakalar ve Dükün davetini bildirir. 7 Kasım 1775 günü Weimar'a gelen Goethe'ye uygun bir görev verilir. II. Friedrich tarafından da soyluluk payesi verilir. Burada ki on bir yıllık devlet adamlığı, Goethe'yi olgunlaştırır. 8 Haziran 1777'de kızkardeşi Cornelie ölür.

Tüm Almanya'yı görevi nedeni ile dolaşmaktadır. Ayrıca, İsviçre'ye de yolculuklar yapmıştır. Devlet işlerinden sıkılan Goethe, yarım bıraktığı İtalya yolculuğuna çıkmaya karar verir; Düke ve dostlarına uzun bir yolculuğa çıkacağını bildiren ancak yerini belirtmeyen bir mektup bırakarak Weimar'dan ayrılır. 1786 eylül ayında başladığı yolculuğunda tanınmamak için Johann Philipp Möller adını kullanır. İtalya'nın bir çok şehrine giden Goethe, sanat eserlerini, tarihi yerleri ziyaret etmiştir. İki yıl kaldığı İtalya'da da yazmaya devam etmiştir.

18 Haziran 1788'de Weimar'a döner. Dükten edebiyat çalışmalarına ağırlık verebilmek için daha hafif bir görev ister. Yine bakanlar kurulunda kalan Goethe, kendine daha fazla zaman ayırmaya başlamıştır.

Bir yapma çiçek fabrikasında çalışan ve yirmi üç yaşında olan Christiane Vulpius ile tanışır ve ona tutulur. Aralarında büyük bir aşk başlar. 25 aralık 1789'da bir erkek çocukları olur; Vulpius, Goethe'nin evine yerleşir. Daha sonra dört çocukları doğsa da hemen ölür. Ancak 16 Ekim 1806'da resmi nikahları yapılır.

1790 yılında İtalya'ya ve Polonya'ya bir yolculuk yapar. İtalya, bıraktığı yer değildir artık. 1791 yılında Weimar'a döndüğü zaman Weimar Saray Tiyatrosu'nu kurmakla görevlendirilir. Yirmi altı yıl yöneticiliğini yapacağı bu tiyatro, Almanya'nın önde gelen tiyatrolarından birisi olmuştur.

1792 yılında ihtilal Fransa'sı Avusturya İmparatorluğu'na savaş açar. Weimar Dükü Karl August, Goethe'yi yanında görmek ister. Dük ile birlikte savaşa katılır.

1787'de tanıştığı ancak dostluk kurmak istemediği Friedrich Schiller ile aralarında 1794 yılında iyi bir dostluk başlar. Schiller'in düşünceleri ile kamçılanır Goethe.

1801 yılında hastalanır. Günlerce ölümle pençeleşir. Ruh durumu iyice bozulur. 1805'de Schiller'in ölümü ruh durumunun daha da bozmasına neden olur.

Napoleon yönetimindeki Fransız ordusu14 Ekim 1806'da Weimar'a girer. Goethe'nin evine yerleştirilen Fransız askerleri bir gece iyice sarhoş olarak evde kargaşa çıkarırlar. Ertesi gün üzücü olayı haber alan feldmareşal Ney bizzat Goethe'nin evine gelerek özür diler.

1808 Ekiminde Napoleon ile tanışır; Napoleon, Goethe ile Wieland'a "Légion d'honneur nişanı" verir. Ayrıca, Napoleon Weimar'a savaşta yitirdiklerini karşılayabilmek için 300,000 frank bağış yapar ve Weimar alayını İspanya seferine götürmekten vazgeçer. Napoleon'un kişiliği Goethe'yi derinden etkiler. Ve Napoleon için "Dünyanın en zeki adamı" diyecektir.

1812 yılında Napoleon Rusya savaşından ordusu perişan bir vaziyette geri döner. Fransa ordusunun bu durumdan dolayı Prusya Fransa'ya karşı ayaklanır. Goethe ve Weimar bu ayaklanmaya katılmazlar. Bunun üzerine Weimar alayı tutsak alınır ve şehir Prusyalılar tarafından kuşatılır. Goethe, Weimar'dan ayrılarak, Teplitz'e gider.

Savaş bittikten sonra Weimar Dükü, Goethe'ye yeni bir ev armağan eder ve aylığını oldukça arttırır. 6 Haziran 1816'da Karısı Vulpius ölür. Bir yıl sonra oğlu evlenir. Hırçın bir kadın olan gelini Ottilie'yi, Goethe çok sever. Goethe'nin üç torunu olur.

1817 yılında, Weimar Tiyatrosu yöneticiliğinden uzaklaştırılır. Bunun üzerine Dük ile arası açılır; ancak Dük ayağına kadar gelerek özür diler ve barışırlar. Ancak tiyatrodan uzaklaştırılması Goethe'de acı bir anı olarak kalır.

1821 yılı yazında Karlsbad kaplıcalarında bulunduğu sırada on yedi yaşında olan Ulrike von Levetzow ile tanıştı; ve ona aşık oldu. 1823 yılı yazında yetmiş dört yaşındayken bu kızla evlenmeye karar verir ve Dükü kızı annesinden istemek üzere görücüye gönderir. Buradan oyalayıcı bir yanıt alırlar. Ancak, bu olgun adamın bu uçukluğu dillere düşer. Yaz sonu Marienbad'dan ayrılırken onu yolcu etmeye gelenler arasında Ulrike'de vardır. Genç kız Goethe'yi öper. Ama bu öpücük bir babayı öpen öpücük müdür? Goethe anlayamaz. Dönüş yolunda "Marienbad Elejisi" ni yazar. Bir daha Marienbad'a gitmemiştir.

Ben evrenden koptum! Yitirdim benliğimi
Tanrıların gözdesiydim oysa.
Sınadılar beni, Pandora'yı verdiler,
İyiliklerle dolu Pandora, tehlikelerle dolu Pandora!
Onlar, beni iteleyen Pandora'nın cömert dudaklarına,
Onlardır beni ayıran ondan, yokluğa iten!

1823 yılından sonra evinden pek ayrılmaz Goethe. 15 Haziran 1828'de Dük ölür; 1830'da İtalya'da bulunan oğlu ölür. Bu ölümler Goethe'yi çok etkilemiştir. 22 Mart 1832 günü yaşama gözlerini kapar.
__________________

ELALI
15-11-06, 14:23
Johann Wolfgang von Goethe (şaiir)



"28 Ağustos 1749'da öğle vakti saat on ikiyi çalarken ben, Main kıyısındaki Frankfurt'ta dünyaya geldim." Der Goethe.

Goethe'nin büyükbabasının babası demirci, büyükbabası önce terzi, sonra otelcidir. Babası, Johann Gaspar ise bir hukukçuydu ve İmparatorluk Danışmanı ünvanını taşıyordu. Babası evlendiğinde otuz sekiz yaşında, annesi Cathérine Elisabeth Textor ise on yedi yaşındaydı. Aralarındaki yaş farkı aile içinde devamlı sorun olmuştur.
Babası Goethe'nin eğitimine çok önem vermiş ve özel öğretmenler tutarak Latince, eski Yunanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, tarih, coğrafya, doğa bilgileri, matematik, din bilgisi, resim, müzik, dans, eskrim, ata binme dersleri görmesini sağlamıştır. Ayrıca zengin kitaplığı da Goethe'nin yetişmesinde önemli rol oynamıştır. Goethe eğitim duygusuyla hastalık derecesindeki koleksiyon yapma, sıraya dizme, sınıflandırma merakını babasından almıştır. Ama babasının sert tutumunu hiçbir vakit unutmamış; ve babasına içten içe bir kin beslemiştir.

Goethe ailesinin yedi çocuğu olmasına rağmen sadece Goethe ve ondan bir yaş küçük kızkardeşi Cornelie hayatta kalmış, diğerleri küçük yaşlarda ölmüşlerdir.

1759 yılında, Yedi Yıl Savaşı sonunda, Fransızlar Franfurt'u işgal edince şehre gelen Fransız Tiyatro Topluluğu Goethe'yi çok etkilemiştir.

1755 yılında Lizbon'da meydana gelen ve altmış bin kişinin ölümüne yol açan deprem, Goethe ailesinin, dolayısıyla Goethe'nin dine bakışını değiştirmiştir.

İlk şiirlerini on yaşında yazmaya başlamıştır. Ancak bu dönemde yazdığı şiirlerini daha sonra yok etmiştir.

Dünya o kadar büyük ve zengin ki, yaşam da öylesine çeşitli ki insan her zaman bunlardan şiir çıkarma fırsatını bulabilir. Ama her şiirin bir durumdan doğması gerekir, yani şiirin maddesi gerçek olmalıdır. Hiçbir şey üzerine dayanmayan bir şiirin iyi olacağını sanmıyorum.

Aşk oyunlarına da küçük denecek yaşlarda başlamıştır. İlk büyük aşk duygusunu on beş yaşındayken yaşamıştır. Gretchen adındaki kıza aşık olmuş fakat aşkını açamamıştır. Gretchen'de onu çocuk olarak gördüğünü ve bir abla gibi davrandığını belirtmiştir. Bu sözler Goethe'yi derinden yaralamıştır.

Alabilsem seni
Kollarıma,
Sarabilsem seni bir kere.
Ah senin kollarında
Can verişim,
Senin çiçeğin, yeşilliğin
Yüklenir kalbime.


1765 ekiminde babası onu Leipzig'e hukuk eğitimine gönderir. O dönemde Leipzig Almanya'nın kültür merkezi durumundadır. Burada, kendisinden üç yaş büyük olan Annette ile ilk büyük aşkını yaşar; iki genç delicesine sevişmektedirler. Ancak, bir süre sonra duygularında, Annette ile evlenmesi gerektiği gerçeği ile karşılaşınca, evliliği henüz düşünmediğinden büyük bir eziklik ile bu büyük aşkı sona erdirir.

Üç yıl Leipzig'te kalan Goethe, 1 Ağustos 1768 günü kan tükürmeye başlar; bu esrarlı bir hastalığın başlangıcı olmuştur. 28 Ağustosta da Frankfurt'a dönmüştür. Aile içindeki sessiz huzursuzluktan çok sıkılır; ancak sağlığı iyice bozulduğu için dört ay yataktan çıkamaz. 1770 mart ayında sağlık durumu iyice düzelir ve hukuk eğitimini tamamlama bahanesi ile evden uzaklaşabilmek için Strasbourg'a gider.

Yaz sonunda girdiği sınavı verir; hukuk doktoru ünvanını alabilmek için tez hazırlaması gerekmektedir. Bunun için de bir yıl süresi vardır. Bu dönemde tıp ve kimyaya olan ilgisi artmıştır. Vaktinin büyük çoğunluğunu hastanelerde geçirmeye başlar. Hastalarla cesetler karşısında metinliğini yitirmeyecek, iğrenç manzaralar önünde bile tiksinti duymayacak bir iç yapıya ulaşır. Yüksekten başı dönmeden bakmaya alıştırır kendini. Geceleri, mezarlıklara, insana korku veren yarlara tek başına gitmeyi alışkanlık haline getirir.

1770 eylülünün ilk günlerinde, kendisinden beş yaş büyük olan Alman ozan Herder hastaneye yatar; onunla tanışır ve aralarında iyi bir dostluk başlar. Yedi ay sonra Herder, Strasbourg'dan ayrıldığında, Goethe bu genç öğretmeninden edinmiş olduğu özgür düşünüş ve cesur görüşler ile edebiyata ağırlık vermeye başlamış; ve yazdığı büyük edebiyat eserlerinin temelleri atılmış olacaktır. Goethe, kafasında ulusal düşüncelerin meşalesini yakar ve Almanların, Alman oldukları için övünmeleri ve Fransızlara tepeden bakmaları zamanı geldiğini savunmaya başlar. Arkadaşlarıyla, Fransız sanatı ve edebiyatına karşı sanki bir boykot hareketine girişirler. Almancadan başka dil kullanmamaya başlar Goethe.

6 Ağustos 1771'de tezini vererek hukuk doktoru ünvanını alır ve Frankfurt'a döner. Burada avukatlık yapmaya başlar ve aynı zamanda yazmaya da ağırlık verir. Daha sonra kızkardeşi ile evlenecek olan arkadaşı Schlosser ve Merc ile birlikte bir gazete çıkarmaya başlarlar.

Çeşitli dergilere de yazı göndermektedir. "Götz von Berlichingen" adlı manzum dramını Herder'e göndermiş, Herder de beğenmediğini belirterek geri göndermişti. Goethe, dramı yeniden yazarak kendi hesabına borçlanarak bastırır. Kitap Almanya'da ses getirir ve çok beğenilir. Herder de eserin yeni biçimine hayran kaldığını belirtir.

1773 yılında kızkardeşi Cornelie ile arkadaşı Schlosser evlenirler ve Schlosser'in yeni işi dolayısı ile Frankfurt'tan ayrılırlar. Goethe yalnız kalmış ve içe dönük, sıkıntılı bir yaşam başlamıştır. Ayrıca karşılıksız sevdiği Lotte'yi de unutamamıştır. Bu duygular içinde "Genç Werther'in Acıları" nı yazar. Büyük gürültü koparan bu eseri ile tüm Avrupa'da tanınmaya başlayan Goethe'nin evi konuklarla dolmaya başlamıştır. Konukları ağırlayabilmek için de borca girmiştir.

Geldim aradım güzelimi
Yoktu evinde;
Dedim ki sevdiceğim
Çıktı her halde.
Kırlarda mayıs ayı
Gülüp çiçeklenmede;
Güzelim de kırlarda
Tozup gezmede.

Çok hızlı yazmaktadır, Goethe. Werher'i dört haftada, Clavigo'yu sekiz günde yazmıştır.

Goethe, babası ile daha fazla beraber kalamayacağından İtalya'ya gitmeye karar verir; ancak yolda Weimar Dükü'nün habercisi onu yakalar ve Dükün davetini bildirir. 7 Kasım 1775 günü Weimar'a gelen Goethe'ye uygun bir görev verilir. II. Friedrich tarafından da soyluluk payesi verilir. Burada ki on bir yıllık devlet adamlığı, Goethe'yi olgunlaştırır. 8 Haziran 1777'de kızkardeşi Cornelie ölür.

Tüm Almanya'yı görevi nedeni ile dolaşmaktadır. Ayrıca, İsviçre'ye de yolculuklar yapmıştır. Devlet işlerinden sıkılan Goethe, yarım bıraktığı İtalya yolculuğuna çıkmaya karar verir; Düke ve dostlarına uzun bir yolculuğa çıkacağını bildiren ancak yerini belirtmeyen bir mektup bırakarak Weimar'dan ayrılır. 1786 eylül ayında başladığı yolculuğunda tanınmamak için Johann Philipp Möller adını kullanır. İtalya'nın bir çok şehrine giden Goethe, sanat eserlerini, tarihi yerleri ziyaret etmiştir. İki yıl kaldığı İtalya'da da yazmaya devam etmiştir.

18 Haziran 1788'de Weimar'a döner. Dükten edebiyat çalışmalarına ağırlık verebilmek için daha hafif bir görev ister. Yine bakanlar kurulunda kalan Goethe, kendine daha fazla zaman ayırmaya başlamıştır.

Bir yapma çiçek fabrikasında çalışan ve yirmi üç yaşında olan Christiane Vulpius ile tanışır ve ona tutulur. Aralarında büyük bir aşk başlar. 25 aralık 1789'da bir erkek çocukları olur; Vulpius, Goethe'nin evine yerleşir. Daha sonra dört çocukları doğsa da hemen ölür. Ancak 16 Ekim 1806'da resmi nikahları yapılır.

1790 yılında İtalya'ya ve Polonya'ya bir yolculuk yapar. İtalya, bıraktığı yer değildir artık. 1791 yılında Weimar'a döndüğü zaman Weimar Saray Tiyatrosu'nu kurmakla görevlendirilir. Yirmi altı yıl yöneticiliğini yapacağı bu tiyatro, Almanya'nın önde gelen tiyatrolarından birisi olmuştur.

1792 yılında ihtilal Fransa'sı Avusturya İmparatorluğu'na savaş açar. Weimar Dükü Karl August, Goethe'yi yanında görmek ister. Dük ile birlikte savaşa katılır.

1787'de tanıştığı ancak dostluk kurmak istemediği Friedrich Schiller ile aralarında 1794 yılında iyi bir dostluk başlar. Schiller'in düşünceleri ile kamçılanır Goethe.

1801 yılında hastalanır. Günlerce ölümle pençeleşir. Ruh durumu iyice bozulur. 1805'de Schiller'in ölümü ruh durumunun daha da bozmasına neden olur.

Napoleon yönetimindeki Fransız ordusu14 Ekim 1806'da Weimar'a girer. Goethe'nin evine yerleştirilen Fransız askerleri bir gece iyice sarhoş olarak evde kargaşa çıkarırlar. Ertesi gün üzücü olayı haber alan feldmareşal Ney bizzat Goethe'nin evine gelerek özür diler.

1808 Ekiminde Napoleon ile tanışır; Napoleon, Goethe ile Wieland'a "Légion d'honneur nişanı" verir. Ayrıca, Napoleon Weimar'a savaşta yitirdiklerini karşılayabilmek için 300,000 frank bağış yapar ve Weimar alayını İspanya seferine götürmekten vazgeçer. Napoleon'un kişiliği Goethe'yi derinden etkiler. Ve Napoleon için "Dünyanın en zeki adamı" diyecektir.

1812 yılında Napoleon Rusya savaşından ordusu perişan bir vaziyette geri döner. Fransa ordusunun bu durumdan dolayı Prusya Fransa'ya karşı ayaklanır. Goethe ve Weimar bu ayaklanmaya katılmazlar. Bunun üzerine Weimar alayı tutsak alınır ve şehir Prusyalılar tarafından kuşatılır. Goethe, Weimar'dan ayrılarak, Teplitz'e gider.

Savaş bittikten sonra Weimar Dükü, Goethe'ye yeni bir ev armağan eder ve aylığını oldukça arttırır. 6 Haziran 1816'da Karısı Vulpius ölür. Bir yıl sonra oğlu evlenir. Hırçın bir kadın olan gelini Ottilie'yi, Goethe çok sever. Goethe'nin üç torunu olur.

1817 yılında, Weimar Tiyatrosu yöneticiliğinden uzaklaştırılır. Bunun üzerine Dük ile arası açılır; ancak Dük ayağına kadar gelerek özür diler ve barışırlar. Ancak tiyatrodan uzaklaştırılması Goethe'de acı bir anı olarak kalır.

1821 yılı yazında Karlsbad kaplıcalarında bulunduğu sırada on yedi yaşında olan Ulrike von Levetzow ile tanıştı; ve ona aşık oldu. 1823 yılı yazında yetmiş dört yaşındayken bu kızla evlenmeye karar verir ve Dükü kızı annesinden istemek üzere görücüye gönderir. Buradan oyalayıcı bir yanıt alırlar. Ancak, bu olgun adamın bu uçukluğu dillere düşer. Yaz sonu Marienbad'dan ayrılırken onu yolcu etmeye gelenler arasında Ulrike'de vardır. Genç kız Goethe'yi öper. Ama bu öpücük bir babayı öpen öpücük müdür? Goethe anlayamaz. Dönüş yolunda "Marienbad Elejisi" ni yazar. Bir daha Marienbad'a gitmemiştir.

Ben evrenden koptum! Yitirdim benliğimi
Tanrıların gözdesiydim oysa.
Sınadılar beni, Pandora'yı verdiler,
İyiliklerle dolu Pandora, tehlikelerle dolu Pandora!
Onlar, beni iteleyen Pandora'nın cömert dudaklarına,
Onlardır beni ayıran ondan, yokluğa iten!

1823 yılından sonra evinden pek ayrılmaz Goethe. 15 Haziran 1828'de Dük ölür; 1830'da İtalya'da bulunan oğlu ölür. Bu ölümler Goethe'yi çok etkilemiştir. 22 Mart 1832 günü yaşama gözlerini kapar.
__________________

ELALI
15-11-06, 15:22
J.R.R.TOLKIEN
1892-1973

John Ronald Reuel Tolkien 1892 yılında Güney Afrika'da doğuyor, 1911 yılında Oxford'a kaydolup eski İngilizce, eski Almanca ve eski Fince okuyor ve 1. Dünya savaşından sonra Leeds Üniversitesi'nde doçent oluyor. Notlarından öğrendiğimize göre Tolkien 1. Dünya savaşı sırasında cephe gerisinde aldığı görevler esnasında sonradan Middle Earth'de yaşayacak olan Elf lerin dili olan Qenya'yı tasarlamaya başlıyor. Quenya tamamen kendine ait sözcükleri ve gramer yapısı olan, başka bir dilin bir şekilde kodlanması ile yapılmış olmayan bir dil. Ve Quenya ile birlikte Tolkien'in zihninde çok çok çok öncelerinin dünyasını oluşturma fikri başlıyor.

Tolkien'in çalışmalarına yön veren bir takım arkadaşları ve öğrencileri ile kurduğu klüpler. Bu klüplerde Tolkien ve öğrencileri eski dillerde anlatılan masalları anlatıyorlar birbirlerine. Oxford'a profosör olarak girdikten sonra "Inklings" adı altında bir grup kuruluyor ve Tolkien'in dünyası da şekillenmeye başlıyor.

Tolkien uğraşlarının ilk ürünü 1937 yılında yayınlanan "The Hobbit" oluyor. Tüm dünya -farkında olmasa bile- ilk kez elfler, büyücüler, kovuklarda yaşayan hobbitler, cüceler ve Orta Dünya ile tanışıyor. Bu gün tüm dünya üzerindeki ister yazılı, ister görüntülü olsun tüm kitap, film vesairelerde kullanılan elinde asası, uzun sivri şapkası, bembeyaz sakalları ve cübbesi ile tipik bir büyücü imajı ilk kez Hobbit'de büyücü Gandalf ile ortaya çıkıyor ve onunla özdeşleşiyor.

Hobbit doğal olarak edebi çevrelerce pek dikkate alınmıyor, hatta eski diller konusunda bu kadar saygın bir profesörden çıka çıka bir "masal" çıkması bazılarını sinirlendiriyor. Tolkien Hobbit hakkında çıkan eleştirilere hiç kulak asmamış olacak ki çalışmalarına tüm hız devam ediyor ve en sonunda 20.yy nin tüm dünya tarafından en başarılı sayılan romanı The Lord Of The Rings - Yüzüklerin Efendisi - ortaya çıkıyor. Hobbit'in hemen arkasından Yüzüklerin Efendisi'ni okuyan bir okuyucu ikisinin arasındaki farkı algılayabilir. Kimbilir Hobbit belki de gerçekten Tolkien'in yalnızca çocukları için yazdığı bir romanken tesadüf eseri basılmıştır. Ama Yüzüklerin Efendisi'nin öyle olmadığı daha ilk bölümlerde anlaşılıyor, artık iyice olgunlaşmış olan Middle Earth'ün tüm ağırlığı hissedilebiliyor.

Tolkien ölümü olan 1973 yılına kadar çalışmalarını sürdürüyor, Middle Earth hakkında başka kitaplar yazıyor. Bu kitaplardan en önemlisi ölümünden sonra oğlu Christofer Tolkien tarafından yayına hazırlanan Silmarillion oluyor. Bu kitapda Tolkien Middle Earth ün binlerce yıllık tarihini anlatıyor. Oğlu babasından kalan mirası güzel bir şekilde devam ettiriyor ve neredeyse babasının bütün notlarını kitaplaştırarak büyük bir Middle Earth tarihi ortaya çıkarıyor.

Tolkien'in Middle Earth'ü ve onun üzerinde yaşanan olayları anlattığı kitapları ister edebi çevreler tarafından sevilsin, ister nefret edilsin, iş artık bir grup otoritenin elinden çıkmış durumda. Tüm ülkelere yayılmış milyonlarca Tolkien hayranını bir kenara bırakın, Tolkien'in eserlerinde geçen isimler ile şirketler kurulmuş, sanatçılar bu isimleri kullanmışlar (İngiliz Sting'in ismi Hobbit ve LOTH'da adı geçen bir kılıcın ismi, Marillion adlı Rock grubunun ismi Silmarillion'dan geliyor vb..). Tolkien'in eserlerindeki sahneler ressamlar tarafından canlandırılmış ( belli bir kalitede olan 300 ün üzerinde illüstrasyon mevcut). Yüzüklerin Efendisi pek çok ülkede tiyaro oyunu olarak sahnelenmiş, bilgisayar oyunları, masa üstü kart oyunları yapılmış ve tamamen kendine ait başka bir kültür barındıran FRP (fantasy role playing) adı verilen oyunların ortaya çıkmasını sağlamış.

John Ronald Reuel Tolkien 3 Ocak 1892'de İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika'nın Bloemfontein şehrinde doğdu. Ronald'ın babası Arthur Tolkien banka müdürü idi ve aslen İngiltere Birmingham'lı olan aile kendilerine yeni bir hayat kurmak amacıyla Güney Afrika'ya yerleşmişti. Fakat iklimin getiridiği olmusuzluklar kısa zamanda anne Mabel'i Ronald ve küçük kardeş Hilary'ide alıp İngiltere'ye dönmeye itti. Aile bir süre sonra baba Arthur'un da dönmesi ile eski günlerine kavuşacaktı. Fakat 15 Şubat 1896'da Güney Afrika'dan Arthur'un ölüm haberi geldi. Bunun üzerine Mebel çocukları alıp küçük bir köy olan Sarehole'a yerleşti. Bu köy Ronald da derin etkiler bırakacak ömrünün kısa bir süresini burda geçirmesine rağmen hayallerinde yarattığı Hobbit diyarı Shire ile defalarca Sarehole'u ziyaret edecekti. Sarehole'da Tolkien'i etkileyen sadece yemyeşil doğası değildi. Köy yakınındaki Moseley Bataklığı, kardeşi Hillary ile her zaman oynamaya gittikleri Cole Bank Road değirmeni ve devamlı kendilerini kovaladığı için "Beyaz Ogr" adını taktıkları değirmencinin oğlu da Ronald üzerinde derin izler bıraktı.

Ronald Birmingham'daki King Edward's Okulu'na başlayınca aile bir kez daha taşınmak zorunda kaldı. Fakat bir süre sonra aile tekrar taşınmak zorunda kaldı ve Ronald yeni taşındıkları Olver Road'a yakın olan St.Philips okuluna verildi. Bir sene sonra burs kazanınca tekrar King Edward's Okulu'na dönen Ronald bir kaç sene sonra 1904 yılında şeker hastalığı yüzünde annesi Mabel'i kaybetti. Bunun üzerine çocuklar teyzeleri Beatrice'in yanına gitti ve Peder Francis Morgan'ın gözetimine verildi. King Edward's Okulu'nda iken Ronald'ın dillere büyük yatkınlığı olduğu ortaya çıktı ve bu dönemlerde Ronald kendine ait bir dili tasarlamaya başladı. Böylece Elf dillerinin temelleri atılmıştı.

Çocukulukdan delikanlılık yıllarına geçerken Ronald'ı etkileyen iki büyük yapı vardı ortudukları Birmingham kentinde. 29 metrelik Perrott's Folly kulesi o yıllara göre olağanüstü büyüklüğü ile Ronald'ın beynine kazınmıştı. 1758 yılında John Perrott tarafından yapılan bu kule tuhaf mimarisi ile "Perrott'un divaneliği" ismini almıştı. Hemen bu kulenin yanında ise bir başka kule vardı. Ve bu İki Kule daha zonra yazacağı The Lord Of The Rings için esin kaynağı oldu. Ronald'ın gençlik yıllarına dair bir diğer önemli not ise Gamgee ismi ile o yıllarda tanışmış olmasıdır. Bu yerel pamuk markası Gamgee, Ronald'ı etkilemiş olmalı ki Frodo'nun sadık dostu Sam'e bu soyadı vermiş.

16 yaşındayken hayatını değiştirecek bir olay oldu ve hayattaki tek gerçek aşkı olan Edith ile tanıştı. Fakat Peder Morgan iki gencin görüşmelerini yasakladı. 1911 yılında Tolkien klasik diller eğitimi almak için Exeter Koleji'ne gitti ve 21 yaşını doldurduğunda hiç bir zaman unutamadığı Edith'i buldu (Söylenir ki Edith ormanda dolaştıkları bir gün onun için dans etmiş ve bu dans genç Tolkien'i çok etkilemiştir). Gençler 22 Mart 1916'da evlendiler. Üstelik Tolkien onu ikinci kez bulduğunda Edith bir başkası ile nişanlıydı.

Bu arada I. Dünya Savaşı başlamıştır. Kısa bir süre sonra Tolkien'de orduya katdı ve Fransa cephesinde savaşı. İki yakın dostunu bu savaşta kaybeden Tolkien çok yakınında patlayan bir bomba yüzünden İngiltere'ye geri döner. Fakat savaş bu genç insan üzerinde unutulmaz etkiler bırakmıştır. Savaştan döndükten sonra hayatının büyük bir kısmını Oxford'da geçirdi. Savaş bittiğinde Tolkien'de Oxford English Dictionary'de iş bulur. 1945 yılında Oxford'da Profesör olmasına kadar geçen zaman içerisinde 4 çocuk sahibi olur. Bu süre içerisinde devasa hayal dünyası Orta Dünya'yı oluşturmaya devam eder. İlk kitabı bir çeviri olan "Sir Gawain and The Green Knight"'ı yayınlanır. Entellektüel bir topluluk olan "Inklings" i yakın dostu C.S. Lewis ile kurar ve 1937 yılında "The Hobbit" i yayınlar. Roman hem olumlu hem de olumsuz tepkiler alır. Oxford'da profesör olan Tolkien'den nasıl olupda bir masal kitabı çıktığını sorar bazıları. Ama olumsuz eleştiriler bir işe yaramaz ve Hobbit kısa zamanda popüler olur. Bundan sonra Tolkien The Lord Of The Rings için çalışmaya başlar.

1954 yılında destansı The Lord Of The Rings'in ilk iki bölümü İngiltere'de yayınlanır ertesi sene ise üçüncü bölüm yayınlanır. Roman Hobbit'den bile daha fazla tepki alır. Bir kısım eleştirmen tarafından Hobbit'dekinden çok daha fazla eleştiriye maruz kalır Tolkien. Oysa o sadece hayalindeki dünyayı yazıya dökmüştür o kadar. 1965 yılında LOTR'un Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanması ile her şey birden değişir. Amerikalılar özellikle genç nüfus romanı çok sevmiştir ve roman hızla kült roman olur. Bundan sonra Tolkien için ilginç bir hayat başlar. Zaman zaman aşırı ilgiden bunalır Tolkien. Bir çok defa adres değiştirir. Sayısız kere telefon numarası değişir. Ama her zaman meraklı bir okuyucu ona ulaşıp sorar "Balrog nedir? Blue Wizards'lara ne oldu?". 29 Kasım 1971'de karısı Edith öldü. Tolkien bunun üzerine sadece bir sene yaşayabildi ve 2 Eylül 1973'de Kraliçe'den CBE ünvanını almasından kısa bir süre sonra 81 yaşında öldü.

___________________

ELALI
15-11-06, 15:26
J.K. Rowling

31 Temmuz 1966’da İngiltere’de doğan yazarın hayatını 180 derece değiştiren eserinde, büyücülük meleklerinin farkında olmayan, Hogwarts Büyücülük Okulu’ndan gelen davetiye üzerine sıkıcı hayatından uçar-adım uzaklaşan bir çocuğun hikayesini anlatması tesadüf değil. Zira bu, çok içerden bildiği bir his, aşinası olduğu bir hayal...

Rowling de aynen böyle yaptı: Belli bir yaşa kadar hayli çilekeş geçen hayatına, jet uçaklarını kıskandıracak bir irtifa kazandırdı; genellikle pop yıldızlarına nasip olan türden bir şöhret, İngiliz Sunday Times’ın ünlü “rich list / zenginler listesi”nde iki yıldır Büyük Britanya Kraliçesi’ne fark atmasını sağlayan, olağanüstü bir servet kazandı. Üstelik, doğal yeteneğiyle, hayatta yapmaktan haz duyduğu yegane işi icra ederek: Yazarak...

J.K. Rowling’in şişe dibi gözlüklü, içine kapanık, çilli mi çilli, her türlü sportif aktivitede başarısız ve silik bir tip olarak geçirdiği çocukluk günleri, kendisinden iki yaş küçük kızkardeşi Di ile birlikte Wye Nehri kıyısınadki kırlıkta keşf gezintilerine çıkıp, bol bol hayal kurmakla geçmiş denilebilir.

Kaleme aldığı ilk hikaye, altı yaşındayken, Di için yazdığı “Tavşan” isimli öykü. İki kardeşin o sıralardaki en büyük arzusu canlı bir tavşan sahibi olmak olduğu için, kardeşinin bir tavşan deliğine düşmesine, oradaki tavşan ailesinin onu çileklerle ağırlamasına dair, umutlu ve esprili bir hikaye...

Rowling ailesinin, çocukların doğduğu Yate’den Winterbourne’a taşınması, sınıfındaki çocukları, kendince zeka kapasitesinin hak ettiği yere oturtn öğretmeni Bayan Morgan’dan nefret eden J.K. için bir kabus olmuş.

J.K.’in öğretmen kürsüsünün en sağına ve zekanın en gerisine düşen sıranın en dışarılıklı yerinde oturduğunu belirtmeye ayrıca gerek var mı? Okuldaki ikinci yılında sırası, en iyi arkadaşının yeriyle değiştirilen Rowling, nispeten akıllı bir noktaya terfi etmiş am bu kez de arkadaşlarının öfke ve kıskançlığının hedefi olmuş.

Rowling, Potter’ı ta o günlerden tanıyor. Potter, semtindeki pek de kalabalık olmayan arkadaş grubundan, biri kız, biri erkek iki kardeşin soyadı. Ömrünün büyük bir bölümü, ismiyle ilgili yapılan acımasız şakaları kaldırmakla geçmiş olan Rowling, (Rowling, İngilizcede “yuvarlanan” anlamına gelen Rolling kelimesi ile kafiyeli olduğundan, epey tombul bir çocuk olarak, az acı çekmemiş yani!) bu iki kardeşin soyadına fena halde gıpta edermiş.

İlkolulundan sonra Wyedean Okulu’na devam eden Rowling’in tenefüslerde, kendisi gibi popüler olmayan çocuklardan oluşan arkdaşlarına öyküler anlatması adetten bir durummuş: Tahmin edileceği üzere, kahraman rollerini kendisinin ve arkadaşlarının üstlendiği, gerçek hayatta yapmaya cesaret edemedikleri pek çok şeyi dilde becermelerine olanak tanıyan muzip öyküler...

Yaşı ilerledikçe hafiften sesi solğu çıkmaya başlayan J.K. Rowling, bu dönemde gözlükleri atıp kontakt lensler kullanmaya başlamış ki, yazara göre bunun en işlevsel faydası, suratına yumruk yemeye dair geliştirmiş olduğu paranoyasının önünü alması olmuş.

Ergenlik çağında kendini eni konu yazmaya veren Rowling, bu dönemde yazdığı şeyleri kimselerle paylaşmamış. Anne-babasının tavsiye, hatta baskısıyla Exeter Üniversitesi’nin Fransızca bölümüne girmesini ise, büyük bir hata addediyor: “Onlar, yabancı lisanın, iyi bir sekreterin kariyerinde elzem olduğu fikrinden yola çıkıyorlardı. Oysa bir türlü organize olmayı beceremeyen bendeniz, bu dünyada sekreterlik yapabilecek son kişiyim.”

Rowling, uzun toplantılarda, yani not tutması gereken zamanlarda, elindeki kağıtlara kendi hikayelerini çiziktirmeye daldığı için, haliyle sekreterlik hayatı da epey kısa sürmüş. O dönemin yegane avantajının, kendisine hikayelerini kimseler bakmazken tape edebilme imkanı tanıması olduğunu söylüyor bugün.

Sekreterlik hayatı bitince, İngilizce öğretmeni olarak yurt dışına, Portekiz’e giden J.K. Rowling, eğitimci olmayı, mesai saatlerinin kendisine edebi çalışmalarına imakan tanıması açısından seçmiş. Yazdığı ve çok kötü bulduğu için kimselere göstermeden gömdüğü ilk iki romanın ardınadn –ki yetişkinlere hitap eden eserler- günümüzde çağdaş bir efsane olarak tarihe geçmiş bulunan Harry Potter’ı yazmaya karar verdiği o uzun tren yolculuğu gelmiş.

Hikaye tüm dünyanın malumu; Manchester’dan Lonrda’ya uzun bir tren yolduluğu sırasında Rowling’in zihnine, Harry Potter karakteri düşmüş. Fikrini hemen uygulumaya sokan yazarın, dha o ündn yedi kitaplık bir seri olarak planladığı roman dizisini kaleme alması tam beş yıl sürmüş: “Basit bir temaydı esasında. İyiyle kötünün mücadelesi. Bana bazen çocukları mı yetişkinleri mi düşünerek yazdığımı soruyorlar. Hiçbiri... Ben sadece kendim için yazıyorum. Kitaplarda yer alan da tamamen bana hitap eden bir espri anlayışı. Seriye yetişkinlerin de ilgi göstermesini belki de en iyi bu açıklar.”

Rowling’in bugün on yaşında olan kızının doğmasına vesile olan evliliğinden bahsettiğini duymak neredeyse imkansız. Sanırsınız ki çocuk silindir şapkadan çıkmış ya da nasıl demeli, periler getirmiş. Fakat, Harry Potter’ı yazdığı kafelere, masasının yanına yerleştirdiği pusette uyuta uyuta büyüttüğü kızının hayatının en değerli varlığı olduğunu sık sık ifade ediyor.

Charles Dickens’dan beri J.K. Rowling gibi, kitapçıların önünde bir gün önceden ucu bucağı gelmeyen kuyrukların oluşmasını sağlayan bir yazar gelmiş değil. Rowling, promosyon gereği olarak okuma günlerine katıldığında, ortaya enteresan bir tablo çıkıyor. Zira normalde yayınevi kafelerine, okul ya da kitapçılarda 30-40 dinleyici karşısında düzenlenen bu faaliyet, söz konusu yazar o olunca, 16 bin kişinin doldurduğu stadyumlar taşınan, dev ekrandan yansıtılan, devasa bir organizasyona dönüşüyor.

Rowling, bütün bu serüven boyunca en mutlu olduğu anın kitabının basılacağını öğrendiği an olduğunu, şimdiye dek mazhar olduğu en şahane komplimanın da Edinburgh’daki bir imza gününde yanına yanşan küçük bir kızdan geldiğini söylüyor: “Bana; ‘Burası neden bu kadar kalablık?’ diye terslendi.” diye anlatıyor o günü; “Kızgındı, çünkü Harry Potter’ın onun kitabı, sadece onun kitabı olduğunu iddea ediyordu. Ben de en sevdiğim kitaplar hakkında tam da böyle hissederim.”

Edinburgh sokaklarında hala rahat rahat dolaşabildiği için kendisini mutlu ve şanslı addediyor fenomen yazar: “Buranın insanları ya gerçekten ‘serin’ tabiatlı şahsiyetler ya da beni gerçekten fark etmiyorlar. Ne olursa olsun, yazılarını kafelrde yazmaktan hoşlanan biri olarak, bu imkanı kaybetmek istemem.” Ancak, bu acayip şöhretten hafif tertip sıkıldığını belirtmeden de geçemiyor: “İlk iki sene, başıma gelenleri idrak etmeye çalışmakla geçti. Epey zorlandım. Şimdiyse, bütün bu patırtının günün birinde biteceği düşüncesiyle avunmaya çalışıyorum.”

Bu arada, J.K. Rowling’in bugün gerçekten de kocaman, tombul, siyah bir tavşanı var. Ne zaman kucağına almaya kalksa, elini tırmıklıyormuş. Hayattan öykü çıkarmak konusunda üstün yetenekli bir ağır işçi olduğu halde, her zamanki nüktedan üslubuyla şöyle diyor naçizane: “Galiba bazı şeyleri insanın hayalinda yaşaması, her şeye rağmen daha sağlıklı!”

J.K Rowling Mektup Adresi

US: J. K. Rowling
c/o Scholastic Inc.
555 Broadway
New York, NY 10012

ELALI
15-11-06, 16:07
Kemal Tahir

Kemal Tahir (İsmail Kemalettin Demir) 15 Nisan 1910 tarihinde İstanbul'da doğdu. Deniz subayı olan babası Sultan II. Abdulhamid'in yaverlerindendi. İlkokulu muhtelif okullarda, rüştiyeyi Kasımpaşa'daki Cezayirli Hasan Paşa Rüştiyesi'nde okudu (1923). Galatasaray Lisesi'ni onuncu sınıfta bırakarak (1930) hayata atıldı. Avukat Katipliği, Fransızların idaresindeki Zonguldak Kömür İşletmeleri'nde ambar memurluğu yaptı. İstanbul'da "Vakit", "Haber", "Son Posta" gazetelerinde musahhihlik, röportajcılık, çevirmenlik(1930 - 1933), "Yedigün", "Karikatür" dergilerinde sekreterlik, "Karagöz" gazetesinde başyazarlık (1935-1936), Tan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı (1938).

İnsanları toptan sevdiğini söylemek, namusluyla namussuzu, ihanet edenle etmeyeni ayıramama zayıflığındandır. Bütün insanları sevdiğini ileri sürmek, sevilmesi gereken namuslu adamların sevgi payına namussuzları, hiç de hakkımız olmadığı halde ortak etmektir.


Sanat hayatına, İçtihat (1931), Geçit (1933), Varlık (1935) dergilerindeki şiirleriyle başlayan Kemal Tahir'in otobiyografik öğeler içeren ilk öyküleri "Yedigün" de (1935), "Göl İnsanları" nda yer alan dört öyküsü de Cemalettin Mahir takma adıyla 1941'de "Tan" gazetesinde yayımlanmıştı.

Resmin arkasına şunları yazmıştır, Kemal Tahir :

Mazmanoğlu Hacı Aptullah'la beraber bu resmi size göndermek için çektirdik. Bizim Mazman'ın kaş çatmasına metelik vermeyin, yüreği çocuk gibidir. Tarih-i resme kadar mahpusluğu, on bir sene altı ay tamamladı, mapushane avlusunda azamet satmaya hakkı vardır.


Nazım Hikmet'le beraber yargılandığı Donanma Komutanlığı askeri mahkemesince tutuklanarak "askeri isyana teşvik" suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkum edildi. Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinde hapis yattı. Genel af yasasıyla serbest kaldı (1938-1950).

Sonra romanda da bu tafsilatlı yazışın tenkidine uğradım, ama bunu hiç umursamadım. Sebebi şudur : roman, gerçek roman, büyük roman yavaş cereyan etmek zorundadır. Bunun yavaş cereyan etmesi için yer yer kesilmesi gerekir... romanın zaman zaman duraklaması ve zaman zaman okuyucunun iyice sindirmesi, kendini toparlaması gerekiyor. (...) Biz "Devlet Ana" da, iki aylık bir devreyi anlatırız. İki aylık devrede topladığımız şeylerin hiçbiri öyle kolayca tarih kitaplarında, ansiklopedilerde, makalelerde bulunur şeyler değillerdir. Hepsi, iğneyle kuyu kazarcasına elde edilmiş, yan yana getirilmiştir. Elimizde olsaydı belki daha da çok bilgi katardık. Bulabildiğimizin azamisini kullandık. Bence kitabımıza zarar vermedi, çünkü yetmedi. Tafsilat bence azdır bile.

Yaklaşık 13 yıl ayrı kaldığı İstanbul'a döndükten sonra bir süre "İzmir Ticaret" gazetesinin İstanbul mümessilliğini yapan Kemal Tahir, iktisadi konularda yazılar yazdı, çeviriler yaptı. 6-7 Eylül olayları sırasında gözaltına alınan ve Harbiye cezaevinde 6 ay daha hapis yatan Kemal Tahir, 14 ay kadar "Düşün Yayınevi" ni yönetti (1957-1958). 1960'tan sonra tümüyle edebiyata yönelen ve hayatını romanlarının geliriyle sürdüren Kemal Tahir, 21 Nisan 1973 tarihinde İstanbul'da öldü.


(......)
"Osmanlı Devleti'nin kuruluşu, Anadolu Türk Ulusunun oluşumunda önemli bir aşamadır. Bu devletin Anadolu'da sağladığı birlik ve kurduğu yeni düzen öyle bir toleransa dayanıyor, öyle geniş bir çerçeveye oturuyordu ki, bu çerçevenin içine giren bütün unsurlar, bütün etnik gruplar, kiminin kökleri Anadolu'nun binlerce yıl derinlerinde, kiminin kökleri Asya'da olduğu halde, tek bir ulus meydana getirebiliyordu.
Devlet Ana'dan, yalnız bir devletin değil, böyle bir ulusun da doğuşunu okuyoruz. Bu yeni ulus, yalnız Anadolu'nun geleceğini değil, Anadolu'nun tüm geçmişini de kapsamış ve Türkleştirmiş oluyordu.
Devlet Ana, edebiyat tarihimizin de, tarih edebiyatımızın da önemli olaylarından biridir.'' (Bülent Ecevit)


"Kemal Tahir, bir romancı olarak, yaptıkları kadar yapamadıklarıyla da, çalışma yöntemiyle; bir düşünür olarak, insanın bildikleri, kendisine öğretilenler karşısındaki şüpheciliğiyle önemlidir ve Türk edebiyatında örnektir. Köy romanlarına insani derinliği getiren, köy romanlarının tek düzelikten, röportaj kuruluğundan kurtarılıp insan dramı üzerinde kurulması, dıştan fotoğrafçı bakışın yerini, tarihsel incelemelere dayanarak gerçekliklerin alması gerektiğini ilk vurgulayan Kemal Tahir olmuştur.

Romancının, romanını yazacağı toplumu, o toplumun insanlarını 'tarihsel gelişimi içerisinde inceleyip, meydana vuracağı özelliklerden, bugünün ve geleceğin zorluklarının çarelerine sağlam dayanaklar bulmak' zorunda olduğunu; bunun için hazır kaynaklar yoksa, bu roman dışı incelemelerin de romancı tarafından yapılması gerektiğini, bunsuz bir roman yazılamayacağını, romancı olunamayacağını da ilk vurgulayan Kemal Tahir olmuştur." (Mehmet H.Doğan)

___________________

n3d3ns1z
16-11-06, 12:39
bunlar çooookk yararlı saol