PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Felsefe ile ilgili dev arşiv(Makaleler)



umut_hayat
05-06-07, 18:19
Varlık Felsefesi

A. Varlık Felsefesinin Konusu: Varlık felsefesinin konusu varlığın kendisidir. Varlık gerçek varlık ve düşüncel varlık olarak ikiye ayrılır. Gerçek varlık, gerçekliğini nesnelerden, olaylardan, kişilerden alan varlıktır. Uzayda yer kaplar, zaman içinde değişir ya da yok olur. Düşüncel varlık ise, duyularla algılanamayan, uzay ve zaman dışı olan ve gerçekliği bulunmayan varlıktır. İşte varlık felsefesi de bu varlıkların ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu araştıran felsefenin bir alanıdır. 1. Bilime Göre Varlık
Bilimler varlığı incelerken, nesneleri ve onlarla ilişkili olan olayları gözler, anlamaya çalışırlar. Elde ettiklerinin de doğru olup olmadığını deneylerle denetlerler. Böylece olaylar ve nesneler arasında değişmeyen, genel olan ve kanıtlanmış olan ilişkileri, yani yasaları bulmaya çalışırlar.

2. Felsefe Açısından Varlık
a) Metafizik – Ontoloji
Tarihsel açıdan bakıldığında, felsefe varlık problemiyle başlamıştır. İlk defa Thales evrendeki her şeyin aslını yani ana varlığın ne olduğunu aramış ve bunu mitolojiden farklı olarak "Ana varlık sudur" şeklinde cevaplamıştır. Bu şekilde varlık sorunu doğanın soruşturulmasıyla başlamıştır. Metafizik ve ontoloji aynı alanı ifade eden iki ayrı terimdir. Aristo'ya göre ontoloji varlığın ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bilgidir. Metafizik terimini ilk kullanan Rodoslu Andronikos'tur. Aristo'nun eserlerini düzenlerken ilk felsefe ile ilgili olan yazıları da fizikten sonra gelen anlamında metafizik adını vermiştir. Buna göre metafizik doğa ötesi sorunlarla ilgili akılsal açıklamaları içeren bir felsefe disiplinidir. Varlık, Tanrı, ruh, ölümsüzlük, kader gibi felsefenin ilk ve son sorunlarıyla uğraşır. Var olan asıl varlığı, ilk nedenleri, ilkeleri araştırır.

b) Geçmişten Günümüze Ontoloji
Ontoloji, görünüşlerin arkasında kalan "kendinde varlığı" bir başka deyişle "mutlak olanı" arayan bir felsefe disiplinidir. Varlığı yalnızca varolması açısından yani başka belirtilerini göz önüne almadan kavramaya çalışır.

Varlığın bu anlamda araştırılması Aristoteles'e kadar uzanır. Ancak ontolojiyi bir felsefe disiplini haline getiren Christian Wolff (1679–1754) olmuştur. Wolff'un ontolojisi 18. yüzyılda deneysel bilime dayanan ampirizm ile materyalizmin eleştirileri karşısında tutunamaz duruma gelince Kant, Hegel vr başka bazı 19. yüzyıl filozofları daha kusursuz bir ontoloji geliştirmeye yöneldiler. 20. yüzyılda Yeni Ontoloji akımının kurucusu Nicolai Hartmann bunu devam ettirdi. Nicolai Hartmann öznelciliğe, akıl dışıcılığa, gizemciliğe karşı çıktı. Ontolojiyi deneysel temellere dayandırmaya ve bilimsel bilgilerle bağdaştırmaya çalıştı.

Metafizik-Ontoloji varlığın arkasında daima bir şeyler aramıştır. Görünüşteki varlığın arkasındaki "kendinde varlığı", "mutlak olan"ı ortaya koymaya çalışmıştır. Örneğin Aristoteles'te varlığın arkasındaki bu son şey "salt form"dur; Spinoza'da "Tanrı"dır, Kant'ta "temel varlık", Hegel'de "mutlak ruh"tur. Günümüz ontolojisi ise varlığı "en son şey " olarak görmekte ve "görünüş" ile "kendi başına varlığın" bir "birlik" oluşturduğunu kabul etmektedir.

c) Metafiziğin Varlıkla İlgili Temel Soruları
Metafiziğin varlıkla ilgili temel soruları şunlardır : - Varlık var mıdır? — Varlık değişken midir? Bir midir? Çok mudur? — Varlık nasıl var olmuştur? — Evren nasıl oluşmuştur? — Varlık neden böyledir, başka şekilde değildir? — Varlığın ana maddesi nedir? Evrende özgürlük var mıdır? — Evren sonlu mu, sonsuz mudur? — Evrende amaçlılık var mıdır?

B. Ontoloji Açısından Varlık
1. Varlığın Var Olup Olmadığı Problemi
Varlığın var olup olmadığı ontolojinin temel problemlerinden biridir. Bu probleme ilişkin görüşler iki ana başlık altında toplanır: Varlığın var olmadığını ve varlığın var olduğunu kabul eden görüşler.

Nihilizm: Kendisinden kuşku duyulamayan hiçbir şeyin olmadığını öne süren ve maddesel gerçekliğin varlığını reddeden bir görüştür. En önemli temsilcileri Gorgias ve Friedrich Nietzsche'dir.

Taoculuk: Dış dünyadaki varlıklar var olmasalar bile gerçekten var olan bir varlıktan söz edilebilir. Bu Tao'dur. Tao, evrenin düzenidir; bütün olayların kendisinden çıktığı "sonsuz öz" dür. Gerçek tüm çeşitliliğine rağmen tektir. Olaylar dış görünüşlerden başka bir şey değildir, her şey görecelidir, aldatıcı dünya varlıktan yoksundur. Taoculuğun kurucusu Lao Tse'dir.

Realizm: Dış dünyanın gerçekten var olduğunu ileri süren öğretidir. Bu öğretiye göre dış dünya bizden bağımsız ve nesnel olarak vardır.

2. Varlığın Ne Olduğu Problemi
Varlığı var olarak kabul eden görüşler, varlığın ne olarak var olduğu problemi üzerinde faklı görüşlere ayrılmışlardır.
a) Varlığı oluş olarak kabul edenler
İlkçağ felsefesinde evrenin sürekli bir değişim, akış ve oluş halinde olduğunu ileri süren ilk düşünür Herakleitos (M.Ö. 540–480)'tur. Ona göre evrenin ana maddesi ateştir. Ateşten oluşan her şey yine ateşe dönecek, ama ateş yeniden her şeyi yaratacaktır. Evrende durağan hiçbir şey yoktur. Her şey sürekli bir değişim, oluş içindedir. Doğa gibi insanın kendisi de bedeni ve ruhuyla sürekli bir değişim halindedir. Herakleitos'a göre evren, boyuna akan, durmadan değişen dönüşümlü olarak yok olup yeniden ortaya çıkan bir süreç bir oluştur.

Varlığı oluş olarak kabul eden filozoflardan biri de Alfred N. Whitehead (1861–1947)'dir. Ona göre evrende mekanik bir düzenin olduğu görüşü yanlıştır. Evren sürekli bir oluş içindedir. Bu oluşta her şey birbirine bağımlıdır. Her varlık, var olmak için başka bir varlığa muhtaçtır. Whitehead, evrende birbirini tamamlayan karşıt iki güç olduğu görüşündedir. Bu güçlerden biri evrene "yaratıcılık" diğeri "süreklilik olanağı verir. Böylece evren, canlı bir oluş olarak varlığını sürdürür. Whitehead bu görüşünü şöyle dile getirir: "Evrenin akıp geçmekte oluşundan başka bir temel doğru yoktur."

b) Varlığı idea olarak kabul edenler
Varlığın ilk ve en önemli ögesinin idea olduğunu öne felsefi öğretiye idealizm denir. Varlığı idea kabul eden filozoflardan Platon, Aristoteles, Farabi ve Hegel'dir.

Platon (M.Ö. 427–347) : İdealizm kurucusudur. Platon, varlık sorununu gerçek varlığın bir ve değişmez olduğunu ileri süren Parmenides'in görüşleriyle Herakleitos'un oluş felsefesini birleştirerek çözmeye çalışmıştır.

Platon'a göre birbirinden tamamen farklı iki dünya (evren) vardır. Biri nesneler dünyası, diğeri idealar dünyasıdır. Nesneler dünyası sürekli olarak oluşan, değişen ve yok olan objelerin dünyasıdır. İdealar dünyası öncesiz ve sonrasız (ezeli ve ebedi) olan evrendir.

Platon'a göre günlük yaşamda görülen her şeyin (iyi, güzel, insan, at, ağaç vb.) bir ideası vardır. Tüm ideaların üstünde yer alan "İyi ideası"dır.

Aristoteles ( M.Ö. 384–322) : Aristoteles de varlığın ilk ve en önemli öğesinin idea olduğu görüşündedir.

c) Varlığı Madde Olarak kabul edenler
Varlığın özünü madde olarak kabul eder. İdea cinsinden özlerin ise ancak maddeye bağlı olarak varlığını sürdürdüğünü öne sürer.En Önemli temsilcileri ilk çağ’da Naiv Materyalizmi temsil eden doğa filozofları (Thales,Aneximenes,Aneximandros,Demokritos vb.),Yeni Çağ’da Mekanik materyalizmi temsil eden La Metrie ve günümüzde diyalektik materyalizmi temsil eden K.Marx’tır.

d) Varlığı hem madde hem de idea olarak kabul edenler
Descartes tarafından temsil edilen bu yaklaşım idealizmle materyalizmi sentezlemeyi denemiştir. Ona göre varlığın özünde bir değil iki cevher bulunmaktadır: madde ve idea.Bu ikisini birbirinden ayırmak olanaksızdır.Bu yaklaşım iki cevher saptamasında bulunduğu için dualizm(ikicilik) adını alırken diğer yaklaşımlar varlığın özünü tek cevherle açıkladıklarından tekçilik(monizm) adını almışlardır.

e) Varlığı fenomen olarak kabul edenler
Varlığı Fenomen kabul etme. Edmund Husserl tarafından temsil edilen bu yaklaşıma öre insan varlığa değerler yükleyerek yaklaştığından onun özüne hiç yaklaşamamaktadır.Varlığın özü değerlerden arındırılmış(ayraç içine alınmış) salt varlığın kendisidir.Buna Husserl “fenomen” adını vermiştir.Kısacası “fenomen” insanın varlığa yüklediği tüm değerliklerin arındırılmasından sonra artakalan özüdür.

umut_hayat
05-06-07, 18:19
John Dewey (1859-1952) ve Eğitimde demokratik idealler; John Dewey 20. yy’ın ilk yarısının en önemli Amerikalı felsefecisi olarak tanınır. 1859’da Vermont, Burlington’da dünyaya gelmiştir. Kısa bir öğretmenlik kariyerinin ardından felsefe alanında doktora yapmış ve 1889’dan sonra University of Michigan’da felsefe bölümünün başkanlığını üstlenmiştir. Daha sonraları University of Chicago’daki görevi esnasında kamu eğitimiyle aktif olarak ilgilenmeye başlamış ve burada 1896-1904 yılları arasında, çocuk eğitimi üzerindeki gözlemlerini derinleştirdiği meşhur “laboratuar okul”u kurmuştur. Akademik kariyerinin geriye kalan uzun bölümünde Columbia Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmıştır1. Dewey’in demokratik idealini ve bu ideale ulaşmakta eğitime biçtiği rolü iyi anlayabilmek için onun içinde yaşadığı dönemi kaba hatlarıyla tarif etmek gerekir. Dewey bir kriz, belirsizlik ve imkânlar çağının filozofuydu. Dewey’in Amerikası’nda, 1890’larda Chicago halkının yaklaşık yüzde yirmisi evsizdi; her dört kişiden biri işsizdi; hastalıklar kol geziyordu ve sağlık hizmetleri nüfusun büyük bir kesimine ulaşmıyordu. Toplumsal ihtilaflar her yerdeydi: bugün görülmemiş ölçülerde şiddet içeren grevler yaygındı; toplumun zengin ve yoksul katmanları arasında derin bir uçurum vardı; siyasi partiler güç sahiplerinin elindeydi ve yerel yönetimler yolsuzluk batağına saplanmıştı. Kargaşanın hakim olduğu bu ortama her gün, yalnızca kendi dilini konuşan yeni göçmenler ekleniyordu. İngilizce Chicago’da henüz yaygın bir dil değildi ve her dört kişiden yalnızca birinin ebeveynleri Amerika’da doğmuştu2.

Fakat bu kriz ve belirsizlik ortamı Dewey ideallerinin gerçekleşebileceği imkânlar da içeriyordu. Ücretli ve mekanik iş düzeni işçi sınıfı tarafından tümüyle kabul gören bir norm haline gelmemişti; işçi sınıfı henüz tüketim toplumunun ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmemişti; yüksek siyaset büyük şirketlerin tekelinde olsa bile halk yığınlarının bunun dışında tutulması gerektiği bugün olduğu gibi meşru bir bakış açısı haline gelmemişti. 19. yüzyılın sonlarından bakıldığında, otuz-kırk yıl sonrasının Amerikası’nın halkın toplumsal yaşam ve siyasete katılımı anlamında hangi yönde evrimleşeceği belirsiz görünüyordu. Noam Chomsky, eğitim ve demokrasi hakkındaki bir konuşmasında John Dewey’i klasik liberalizmin özgürlükçü değerlerinden beslenen ve erken eğitimde gerçekleştirilecek reformların toplumsal değişim için büyük imkânlar sağlayacağına inanan bir düşünür olarak tanıtır. Dewey’e göre “üretimin nihai hedefi meta üretimi değil, birbirleriyle eşitlik temelinde ilşikilenen özgür insanların üretimi olmalıdır”. “Eğitim bir vazoyu suyla doldurmak değil, bir çiçeğe kendi tarzında büyüyebilmesi için yardımcı olmaktır.” Chomsky’e göre, Dewey’in savunduğu özgürlükçü değerler, içinde yaşadığı erken 20. yüzyılın yükselen değer ve yapılarıyla uzlaşmaz bir çelişki taşımaktadır. Bir tarafta Leninist ve Stalinst komuta ekonomileri, diğer tarafta, ABD ve Batı’da inşa edilmekte olan devletçi kapitalist endüstriyel ekonomiler, her ikisi de köklü otoriter değerleri savunmakta, bireylerden itaat talep etmekte, eşitlik temelinde dayanışmacı insani ilişkileri değil, vahşi ve rekabetçi, tahakküm arayışındaki ilişkileri desteklemektedir. 20. yüzyılda gelişen egemen siyaset ve yönetim teorilerine göre halk, Walter Lipmann’ın sözcükleriyle “sorumlu insanların vahşi bir sürünün gürültü patırtısından azad olabileceği” bir konumda yer almalıdır; bir demokraside “bilgisiz ve başkasının işine burnunu sokanların, yani dışarıdakilerin bir işlevi vardır.” Onların işlevi “eylemin meraklı bir izleyicisi olmaktır, fakat katılımcısı değil”3.

20. yüzyılda devletler, şirketler, politik sistem, medya ve okullar bu arzu ve öngörüyü gerçekleştirecek şekilde yapılanmıştır. Dewey’e göre ise “siyaset büyük şirketlerin toplum üzerindeki bir gölgesidir” ve bu böyle olduğu müddetçe “gölgenin zayıflaması maddenin kendisinin değiştiği anlamına gelmeyecektir”. Yani reformların faydası çok sınırlıdır. Dewey 1920’lerde şunları ifade etmektedir: “Günümüzde iktidar üretim araçlarının, malların mübadelesinin, reklamcılığın, taşımacılığın ve iletişimin kontrolündedir. Bankacılığı, arazileri, sanayii özel denetim altında tutan, bu denetimi basın, basın kuruluşları ve diğer reklam ve propaganda araçları üzerindeki komutaları ile güçlendiren özel kâr amaçlı işletmeler varoldukça, yani, gerçek iktidar sistemi, baskı ve kontrolün gerçek kaynağı yerli yerinde durduğu müddetçe, demokrasi ve özgürlükden sözedilemez.” Serbest ve demokratik bir toplumda işçiler kendi kendilerinin efendisi olmalıdırlar. O halde “çocukları özgür ve zekice çalışamayacakları, sadece verilen iş uğruna çalışacakları şekilde eğitmek dar görüşlü ve gayrı ahlaki bir yaklaşımdır”4.

Dewey’in demokratik idealini, yüksek siyaset çerçevesinde tanımlanmış bir demokratik toplum tasarımından kesin bir şekilde ayırt etmek gerekir. Dewey’e göre demokratik toplumun temel kriteri bireyin kendi yaratıcı potansiyelini toplumsal yaşama gönüllü katılımı suretiyle ve toplumun iyiliği için çalışarak açığa çıkarabilmesidir. İnsan doğasının yaratıcı potansiyeline ve bireyde tesis edilmesi gereken katılımcı bir karaktere dayalı, aşağıdan yukarıya bir demokrasi ideali söz konusudur. İnsanın bireysel-psikolojik temelinden hareketle geliştirilen bu ideal bireyi toplumun iyiliği adına toplumsal bir çalışmaya davet etmek suretiyle birey ve toplum arasında bir denge arayışındadır.

Dewey’in eğitim reformuna olan ilgisi ABD ile sınırlı kalmamıştır. 1920’lerde Çin, Meksika, Japonya, Türkiye ve Rusya gibi modernleşen ve eğitim altyapılarını oluşturmaya çalışan ülkeleri ziyaret etmiş ve reform çabalarına destek vermiştir. Dewey 1924 yazında, iki ay gibi sınırlı bir zaman aralığında Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelmiştir. Bu ziyaretin hemen ardından yazdığı rapor on beş sene boyunca, 1939’a kadar Türkçe’de yayımlanmamış ve İngilizce orijinali ölümünün ardından, toplu çalışmalarının yayımlanması esnasında gün yüzüne çıkmıştır. Dewey’in İstanbul, İzmir, Bursa ve Ankara’da, okulların kapalı olduğu yaz aylarında yaptığı incelemelerin sonucunda Türkiye’nin eğitimde reform çabalarına sıcak yaklaştığı, Ankara’da mahrumiyet koşulları altında altyapısı kurulan cumhuriyet idealinden etkilendiği ve bu ideale sempatiyle baktığı görülmektedir. Yazdığı raporda, Türkiye’yi eğitimde “aşırı merkezileşme” çabalarına karşı uyardığı, maarif vekaletini “çeşitliliğin” esas alınması yönünde uyardığı dikkati çekmektedir5. Ayrıca, köy enstitüleri fikri konusunda da Dewey’in esin verici olduğu ifade edilmektedir6.

umut_hayat
05-06-07, 18:20
PRAGMATİZM VE PEDAGOJİ
Dewey, Batı felsefesini 17. yy’dan beri etkisi altına alan zihin ve dünya, düşünce ve eylem ikiliğine karşıt bir bilgi felsefesi geliştirmeye çalışmıştır. Dewey’e göre düşünce insan yaşamının devamına ve insanın refahına hizmet edecek şekilde evrimleşmiş bir fonksiyondur. Düşüncenin bilgiye dönüşebilmesi için eylemle sınanması gerekir.

Dewey’e göre çocuklar formel eğitimlerine başladıklarında dört “doğuştan itici kuvveti” (native impulse) birlikte getirirler. Bunlar, iletişim (communication), inşa etme (construction), sorgulama (inquiry) ve ifade etme (fine articulation) güdüleridir. Bu güdüler “üzerine hiç yatırım yapılmamış olan doğal sermayelerdir”. Çocuk ayrıca ev yaşantısından edindiği ilgi ve aktiviteleri de birlikte getirir ki bunların tümü birlikte öğretmenin değerli sonuçlar üretmek üzere işleyeceği hammaddeyi oluşturur.

Deweyci pedagoji öğretmenleri müfredat konularının tümünü “deneyim içine yerleştirmek” gibi çetin bir göreve çağırır. Zira müfredat konularının tümü, tıpkı tüm insan bilgisi gibi insan deneyimi sonucunda, belirli problemleri çözebilmek çabası içinde öğrenilmiş olan şeylerdir, fakat daha sonraları bu bağlamından soyutlanarak müfredata yerleştirilmişlerdir.

Dewey eğitim hakkındaki görüşlerini 1897’de yayınlanan “Pedagojik Amentüm” adındaki bildirgesinde özetlemektedir7. Aşağıdaki beş bölüm bu bildirgenin kısa bir özetidir.

Eğitimin ne olduğuna dair
Eğitim bireyin, soyumuzun toplumsal bilincine katılımıyla ilerler. Bu süreç doğumla birlikte bilinçdışı bir şekilde başlar, bireyin güçlerini sürekli şekillendirir, bilincini doyurur, huylarını oluşturur, düşüncelerini eğitir, duygu ve hislerini harekete geçirir.

Bu bilinçdışı eğitim yoluyla birey, aşama aşama, insanlığın biraraya getirmeyi başardığı entelektüel ve ahlaki kaynakları paylaşmaya başlar. Medeniyetin bir mirasçısı ve sermayesine dönüşür. Dünyadaki en formel ve teknik eğitim dahi bu genel süreçten ayrışamaz. Yalnızca bunu organize edebilir veya bunu farklı bir yöne çevirebilir.

Tek gerçek eğitim çocuğun güçlerinin, içinde bulunduğu toplumsal kurumların talepleri tarafından harekete geçirilmesiyle birlikte gelir. Bu talepler sayesinde birey bir bütünlüğün parçası olarak davranmaya teşvik edilir, kendisini içinde bulunduğu grubun iyiliği açısından değerlendirir. Kendi eylemlerinin toplumsal anlamını başkalarının buna verdiği tepkiyle keşfeder.

Bu eğitim sürecinin psikolojik ve sosyolojik yönleri vardır; bunlardan hiçbiri birbirine karşı üstün değildir.

Psikolojik olan temeldir. Çocuğun kendi güdüsel güçleri eğitime başlangıç noktası sağlar. Çocuğun kendi inisiyatifi doğrultusunda sürdürdüğü aktiviteyle buluşmayan bir eğitim dışarıdan bir baskıya dönüşür. Bireyin psikolojik yapı ve aktivitelerini kavramayan bir eğitim gelişigüzel ve keyfidir. Çocuğun aktiviteleriyle tesadüfen buluşursa bir sıçrama noktası yakalar, aksi halde ihtilaf ve parçalanma yaratır.

Toplumsal koşullara, medeniyetin mevcut durumuna dair bilgi çocuğun güçlerinin uygun şekilde yorumlanması için gereklidir. Onları toplumsal eşdeğerlerine tercüme etmediğimiz müddetçe çocuğun içgüdülerinin ne olduğunu bilemeyiz.

Bir gücün gerçekten ne olduğunu anlamak için onun amacının, kullanımının, veya işlevinin ne olduğunu bilmeliyiz. Bu nedenle, bireyi aktif toplumsal ilişkilerin dışında kavrayamayız.

Özetle, eğer toplumsal faktörü çocuktan bertaraf edecek olursak bir soyutlamayla başbaşa kalmış oluruz; bireyi toplumdan bertaraf edecek olursak yaşamayan bir yığınla başbaşa kalırız. O halde eğitim çocuğun kapasitelerine, ilgilerine, ve huylarına dair psikolojik bir kavrayışla başlamalı; her aşamada bu değerlendirmeler referans alınarak kontrol edilmeli; bu güç, ilgi ve huylar sürekli yorumlanmalı, toplumsal eşdeğerlerine tercüme edilmelidir.

umut_hayat
05-06-07, 18:20
Okulun ne olduğuna dair
Okul çok basit olarak cemaatin, çocuğu soyumuzun miras aldığı kaynakları paylaşabilmesi ve kendi güçlerini toplumsal amaçlar için kullanabilmesi için en etkili olacak araçları bir araya getirecek şekilde düzenlenmiş bir biçimidir.

Eğitim bir yaşam biçimidir, gelecek için hazırlık değildir.

Okul çocuk açısından yaşamsal olan mevcut hayatı temsil etmelidir.

Okul mevcut toplumsal yaşamı basitleştiren, onu embriyonik bir biçime indirgeyen bir model olmalıdır. Çünkü yaşamın kendisi çocuğun içinde kendi güçlerinin parçalanmasına neden olacak derecede karmaşıktır.

Bir cemaat yaşamı olarak okul ev yaşamını temel alarak başlamalıdır. Çocuğa çeşitli aktiviteleri göstermeli, çocuk bunların anlamını kendi rolünü oynayarak öğrenmelidir.

Mevcut sistemin en büyük sorunu okulu bir cemaat yaşamı olarak değil, bilgi verilecek, ders öğrenilecek, alışkanlık tesis edilecek bir mekan olarak görmesidir.

En iyi ahlaki eğitim bir kişinin başkalarıyla bir iş ve düşünce bütünlüğü içinde uygun ilişkilere girmesiyle sağlanabilir. Mevcut eğitim sistemleri bu birliği bozdukları için gerçek ahlaki eğitimi güçleştirirler.

Öğretmen de cemaatin bir parçası olmalıdır. Görevi belirli düşünceleri empoze etmek değildir, cemaatin bir üyesi olarak çocuğu etkileyecek etkileri seçmek ve ona bu etkilere uygun yanıtlar üretmek konusunda yardımcı olmaktır.

Disiplin okul yaşamından kaynaklanmalıdır, öğretmenden değil.

Eğitimin nesnesine dair

Çocuğun toplumsal yaşamı odak noktasıdır.

Çocuğun aniden okuma, yazma, coğrafya, vb. birbirinden ayrı konularla karşı karşıya bırakılması, çocuğun doğasını ihlal etmekte, iyi etik sonuçlar elde edilmesini güçleştirmektedir.

Demek ki eğitimin odak noktası, fen, edebiyat, tarih, coğrafya değil, çocuğun kendi toplumsal aktivitesi olmalıdır.

Edebiyat toplumsal deneyimin bir ifadesidir, bu deneyimi takip etmelidir.

Tarih, toplumsal yaşamın safhalarını ve büyümeyi anlattığı müddetçe eğitsel bir değere sahiptir. İnsanın toplumsal yaşamının ve ilerlemenin bir kaydı olarak kabul edilmesi halinde anlamlı hale gelir.

İfadeye dayalı, yapıcı aktiviteler (pişirme, dikiş, el işi vs.) merkeze alınmalıdır. Bunlar bir hobi, serbest zaman etkinliği olarak düşünülmemelidir. Daha formel konular bu aktiviteler aracılığıyla sunulmalıdır.

Fen, gerçekte mevcut deneyimleri yorumlama ve kontrol etme becerisi sağladığı için değerlidir. Yeni bir konu olarak değil, geçmiş deneyimle ilişkili olarak sunulmalıdır.

O halde ideal okul müfredatında bir dizi ders olmamalıdır. Eğer eğitim bir yaşamsa, her yaşam bilimsel, sanatsal ve kültürel veçhelere, ve iletişim vechesine sahiptir.

Eğitim deneyimin durmaksızın devam eden bir inşaası olarak görülmelidir, eğitim süreci ve eğitimin amacı bir ve aynı şeydir.

Metodun doğasına dair
Bireyin aktif yönü pasif yönünü önceler. İfade bilinçli izlenimden önce gelir, kassal gelişim duyusal gelişimi önceler. Çocuk pasif alıcı konuma itildiğinde aslında kendi doğasını izlemesine izin verilmemektedir.

İmge, öğrenimin en büyük aracıdır. Öğretmek için harcanan zamanın neredeyse tamamı çocuk doğru imgeyi oluşturabiliyor mu sorusunun cevabını araştırmaya harcansa ders vermek çok daha başarılı hale gelir.

İlgi, büyüyen gücün işaret ve semptomlarıdır. Yükselen kapasitelere işaret eder. Ancak ilginin dikkatli ve empatik bir gözlemlemesi sonucunda yetişkin çocuğun yaşamına girebilir ve onun neye hazır olduğunu görebilir.

Duygular eylemlerin refleksidir. Duygular karşı geldikleri aktivitelerden bağımsız düşünülemezler. Mevcut eğitim, ölü, sıkıcı, formel ve rutin olmasının yanısıra aşırı duygusallık belasınca da tehdit edilmektedir. Bu aşırı duygusallığın, duyguları eylemden koparmanın bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Okul ve toplumsal ilerleme
Eğitim toplumsal ilerleme ve reformun temel yöntemidir. Kanunlara, cezalara veya mekanik ve dışsal düzenlemelere dayalı reformlar nafiledir.

Eğitim toplumsal bilinci paylaşma sürecinin regüle edilmesidir; ve bireysel aktivitenin toplumsal bilinç temelinde ayarlanması toplumsal yeniden inşaa için tek güvenli yöntemdir.

Bu kavrayışın hem bireyci hem de toplumcu ideallere saygısı vardır.

İdeal bir okulda bireyci ve kurumsal idealler uzlaşmalıdır.

Kanun ve ceza, toplumsal ajitasyon ve tartışma ile toplum kendisini ancak gelişigüzel ve rastgele düzenleyebilir. Oysa eğitim ile toplum amaçlarını formüle edebilir, kendi araç ve kaynaklarını organize edebilir, kendisini gitmek istediği yöne doğru biçimlendirir.

umut_hayat
05-06-07, 18:20
DEMOKRASİ VE EĞİTİM
Bir okulun ahlaki ve politik gündemi, o okulda çocuğun karakterinin ne şekilde biçimlendirildiği bir tür “gizli müfredat” olarak da adlandırılır. Dewey açısından eğitim teori ve pratiğinin bu veçhesi son derece açıktır. “Belirli bir karakterin oluşumu doğru bir yaşam biçiminin tek hakiki temelidir” ve “doğru bir yaşam” demokratik pratiklerle özdeştir. Bireyler kendilerine has yetenekleri toplumun iyiliği yönünde kullanarak kendi kendilerini gerçekleştirirler ve bu nedenle, demokratik bir toplumda eğitimin en hassas görevi çocuğun kendi kendisini gerçekleştirebileceği karakteri, huyları ve erdemleri geliştirmesine yardım etmek olmalıdır. Dewey’in bir eğitim reformcusu olarak amacı Amerikan okullarını Amerikan toplumunun radikal anlamda demokratikleştirilmesinin bir aracına dönüştürmektir. Eğer okullar toplumsal yeniden üretimin değil de toplumsal reformun bir eyleyicisi olacaklarsa, bunların tam anlamıyla yeniden kurulması gerekmektedir8.

Dewey, eğitimin ruhu, malzemesi ve yönteminin farklı tipteki cemaat yaşantıları içinde nasıl değiştiği sorusundan hareket eder. Eğitimin bir grup içerisinde baskın olan yaşam kalitesine bağlı olarak değişeceğini söyler. O halde eğitim toplumsal reformun bir aracı olduğu kadar, toplumun bir aynasıdır da. “Demokrasi ve Eğitim” adlı klasik eserinin 7. Bölümü’nde eğitim ve demokrasi mefhumunu bu çerçevede inceler9. Bir toplumsal yaşam biçiminin değerine ve kalitesine dair burada iki temel kriter sunar: Bilinçli olarak paylaşılan ilgiler ne kadar çeşitlidir; ve diğer toplumsal birimlerle karşılıklı ilişkiler ne kadar zengin ve özgürcedir? Bu iki zenginlik ve çeşitliliğin doğrudan demokrasiye işeret ettiğini belirtir. Bu iki özellik demokratik toplumu tanımlayan unsurlardır. Karşılıklı insani münasebetlerin ve paylaşılan ilgi ve tecrübelerin zengin olduğu toplumlar (demokratik toplum), keskin sınıflara ayrılarak katmanlaşmış toplumların aksine, enetelektüel imkânların herkes için hakkaniyetli bir şekilde erişilebilir olmasını arzulayacaktır. Sınıflı bir toplumun sadece yönetici sınıfların eğitimine ihtiyacı vardır; geçişken (mobile), çok sayıda değişim kanalları içeren toplumlar bireylerinin kişisel inisiyatif ve uyum yeteneklerinin gelişeceği şekilde eğitilmelerini isteyecektir.

Eğitim toplumsal bir süreç olduğu için ve çok çeşitli toplum biçimleri varolduğundan, eğitim eleştirisi ve eğitimin yapılandırılması hakkındaki kriterler muayyen bir toplumsal ideale işaret eder. Bir toplumsal düzenin değerini ölçmek üzere önerilen iki kriter dikkate alındığında, özgür ilişkilerin ve deneyimin paylaşılmasının önüne içsel ve dışsal engeller getiren toplumlar arzu edilmeyen toplumlardır. Üyelerinin toplumun iyiliğine eşitlik temelinde katılımını destekleyen, farklı ilişki biçimlerinin etkileşimi yoluyla kurumlarının esnekçe yeniden düzenlemelerini güvence altına alan toplumlar demokratiktir. Böylesi bir toplum bireylerine, toplumsal ilişkili ve denetime karşı kişisel bir ilgi ve düzensizlik yaratmadan yaşanacak toplumsal değişimleri güvence altına alacak zihni melekeler kazandıran bir eğitim biçimine sahip olmalıdır.

Dewey üç tipik tarihsel eğitim felsefesini bu bakış açısıyla değerlendirdiğinde şu sonuçlara varır10: Birincisi, Platoncu eğitim felsefesinin benzer idealleri vardı, fakat bireyden ziyade bir sınıfı toplumsal birim olarak ele alıyordu. Bireylerin çeşitliliğinin değil, toplumsal kategorilerin çeşitliliğinin farkındaydı. İkincisi, On sekizinci yüzyıl aydınlanmasının sözde bireyciliği insanlığın kendisi kadar geniş bir toplum tahayyül ediyor ve bu toplumda özgür bireyler arasındaki alış verişin kısıtlayıcı toplumsal kurumların varlığına ihtiyaç duyulmaksızın, doğanın gücüyle gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Toplum ideali tüm insanlıktı ve eğer insanlar suni kurumsal kısıtlamaların dayatmalarından (örneğin devlet) kurutulurlarsa doğanın yasaları, Newton’un güneş sisteminde keşfettiği o muhteşem uyumu insan ilişkilerinde de tesis edebilirdi. Çünkü doğa, bireysel yeteneklerin çeşitliliğini ve bireylerin özgür gelişiminin gerekliliğini gösteriyordu. O halde eğitim de bu doğa yasalarıyla uyumlu olmalıydı. Fakat on sekizinci yüzyılın bireyci idealinde bu özgür bireyi gerçekleştirecek toplumsal organ yoktu. Son olarak, üçüncüsü, on dokuzuncu yüzyılın kurumsal idealist felsefesi bu ideali ulus devlet aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştı fakat bunu yaparken söz konusu toplumsal amacı aynı politik birimin üyeleriyle sınırlandırdı. Bireyin kurum karşısındaki alt konumunu yeniden üretti.

Derleyen, Ali K. Saysel
Kaynakça;
1- Robert B. Westbrook, John Dewey, Prospects: the quarterly review of comparative education, Vol. XXIII, no. 1/2, 1993, s. 277-91.
2- Ryan, A. (1995) John Dewey and the High Tide of American Liberalism, New York: W. W. Norton, pp. 24-25.
3- Noam Chomsky, Democracy and Education, Mellon Lecture, Loyola University, Chicago, 19 Ekim 1994.
4- Noam Chomsky, Democracy and Education, Mellon Lecture, Loyola University, Chicago, 19 Ekim 1994.
5- Ernest Wolf-Gazo, John Dewy in Turkey: an Educational Mission, Journal of American Studies of Turkey, 3:15-42, 1996
6- Uğur Akıncıi Village Institutes, You can see links before reply
7- John Dewey, My Pedagogic Creed, The School Journal, Vol. LIV, s. 77-80. You can see links before reply (You can see links before reply)
8- Robert B. Westbrook, John Dewey, Prospects: the quarterly review of comparative education, Vol. XXIII, no. 1/2, 1993, s. 277-91.
9- John Dewey, Democracy and Education, Chapter 7: The Democratic Conception in Education, 1916.
10- Dewey, Democracy and Education, Chapter 7: The Democratic Conception in Education, 1916.
bgst@bgst.org Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reş

umut_hayat
05-06-07, 18:20
KADIN: Noam, “öncü” fikri dışında, genel olarak bütün daha geniş Marksist analiz kategorisini neden bu kadar eleştirdiğinizi -üniversitelerdeki insanlar ve kendilerinden “Marksist” olarak söz edenler gibi- merak ediyorum. Hiçbir zaman ondan çok hoşnut olmadığınızı fark ettim. NOAM CHOMSKY: Pekala, Marksizm ile ilgili bana çekici gelmeyen tek şeyin böyle bir şeyin var olması fikri olduğunu tahmin ediyorum. Daha çarpıcı olan olgu ise şudur ki; bilimde “Marksizm” gibi şeyleri bulmazsınız -fiziğin diyelim “Einsteincılık” ya da “Planckçılık” ya da benzeri şekilde adlandırılan hiçbir bölümünün olmaması gibi. Bu hiçbir anlam ifade etmez - çünkü insanlar tanrı değildir: Onlar sadece şeyleri keşfeder ve hatalar yaparlar, ve onların mezun öğrencileri onlara neden hatalı olduklarını söylerler ve sonra onlar devam eder ve bir dahaki sefere daha iyisini yaparlar. Ancak, etrafta tanrılar yoktur. Demek istediğim, bilim adamları “Newtonculuk” ve “Darwincilik” terimlerini kullanırlar ancak hiç kimse bunları bir şekilde sadık kalınmak zorunda olunan öğretiler olarak düşünmez, ve hiç kimse üstadın düşündüklerini çözmek ve yeni koşullarda ne diyeceğini anlamak zorunda değildir. Bu türden bir şey rasyonel varoluşa tamamen yabancıdır, sadece irrasyonel alanlarda ortaya çıkar.

Marksizm, Freudçuluk: Bunların her birinin irrasyonel bir kült olduğunu düşünüyorum. Onlar teolojidir , dolayısıyla onlar, teoloji dendiğinde aklınıza ne geliyorsa odur; bundan daha fazla bir şey olduklarını düşünmüyorum. Aslında, benim görüşüme göre bu tamamen doğru bir analoji: Marksizm ve Freudculuk gibi kavramlar örgütlü dinin tarihine aittir.

Dolayısıyla, benim sorunumun bir parçası bizzat onun varlığıdır: Bana öyle geliyor ki “Marksizm” gibi bir şeyi tartışmak bile zaten bir hatadır. Tıpkı “Planckizm”i tartışmadığımız gibi. Neden tartışmıyoruz? Çünkü bu çılgınlık olur. Planck’in (Alman fizikçi) söyleyecek bazı şeyleri vardı ve onlardan bazıları doğruydu ve bunlar yeni bilime katıldı ve onlardan bazıları yanlıştı ve bunlar geliştirildi. Bu Planck’in büyük bir adam olmadığı anlamına gelmez- büyük keşiflerin her türlüsünün, çok zekice olanlarının da öyle ya da böyle hataları vardır. Ben, ona bakmamız gereken yolun gerçekten bu olduğunu düşünüyorum. “Marksizm”, “Freudculuk” ya da herhangi bir şeyin inancını yerleştirdiğiniz anda rasyonaliteyi zaten terk etmiş oluyorsunuz.

Bana öyle geliyor ki, rasyonel bir insanın sorması gereken soru Marx’ın çalışmalarında korumaya ve değiştirmeye değer olanın ne olduğu ve neyin terk edilmesi gerektiğidir. Tamam, daha sonra bakarsınız ve bir şeyler bulursunuz. Marx’ın, on dokuzuncu yüzyıl tarihi üzerine bazı çok ilginç betimleyici çalışmalar yaptığını düşünüyorum. O çok iyi bir gazeteciydi. Hindistan’daki Britanyalıları ya da Paris Komünü’nü (Fransız işçilerinin 1871’deki 70 günlük devrimi) betimlemesi ya da Kapital’in endüstriyel Londra’dan bahseden kısımları, bunların birçoğu ilgi çekecek türdendir - daha sonraki bilimin bunu geliştirdiğini ve değiştirdiğini düşünüyorum, ancak bu oldukça ilginçtir.

Marx’ın soyut bir kapitalizm modeli vardı –size hakikati söylemek gerekirse bunun ne kadar değerli olduğu konusunda emin değilim. Soyut bir modeldi ve her soyut model gibi gerçekten, detayda betimsel olarak eksiksiz olacak şekilde tasarlanmamıştı, bazı önemli özellikleri çekip çıkarmak ve onları araştırmak üzere tasarlanmıştı. Soyut bir model söz konusu olduğunda da onun, karmaşık gerçekliği ne kadarıyla gerçekten yakaladığını sormak zorundasınız. Bu durumda bu kuşkuludur –her şeyden önce on dokuzuncu yüzyıl kapitalizmini ne kadar yakaladığı kuşkuludur ve bence geç yirminci yüzyıl kapitalizmini de ne kadar yakaladığı kuşkuludur.

Kanunların olduğu varsayılır (yani tarihin ve ekonominin kanunları). Onları anlamıyorum, tüm söyleyebileceğim bu; peşinden gideceğimiz herhangi bir kanun varmış gibi gelmiyor bana. Daha iyi kanunlar bildiğimden değil, sadece tarihteki “kanunları” bildiğimizi düşünmüyorum.

Marks’ta sosyalizm hakkında hiçbir şey yoktur, o sosyalist bir felsefeci değildi –Marks’ın tüm çalışmalarında sosyalizme ilişkin olan yaklaşık beş cümle vardır. O kapitalizmin kuramcısıydı. En azından onun, her sağduyulu insanın öğrenmesi ve kullanması gereken, sınıf ve üretim ilişkileri gibi bazı ilginç kavramlar ortaya koyduğunu düşünüyorum.

KADIN: Diyalektik?
N.C.: Diyalektik, aslında hiçbir zaman anlamadığım bir kavram, kelimenin ne demek olduğunu bile anlamış değilim. Aklıma gelmişken, bu kelimeyi Marx kullanmıyor Engels kullanıyor. Bunun ne olduğunu bana anlatabilecek olan biri varsa çok mutlu olurum. Demek istediğim, "Diyalektik" ile ilgili her türlü yazıyı okudum, hala hakkında bir fikir edinebilmiş değilim. Karışıklık, alternatif konumlar, değişim gibi anlamlara geliyor sanki, bilmiyorum.

Size dürüstçe hakikati söyleyeyim: Bu tür şeyler konusunda çok cahilimdir. Ne zaman dört heceli bir kelime duysam şüpheye düşerim çünkü onun gerçekten tek heceyle söylenip söylenemeyeceğinden emin olmanızı isterim. Unutmayın, entelektüel misyonun bir parçası da, elbette, sizin için özel bir konum oluşturmaktır ve eğer herkes sizin bahsettiğiniz şeyi anlayabiliyorsa siz aslında kaybolmuşsunuzdur. Çünkü artık sizi özel kılan nedir ki? Sizi özel kılan, anlamanız için gerçekten sıkı bir çalışmayı ve iyice kavramayı gerektiren çalışmadır ve her önüne gelen o çalışmayı anlayamamalıdır. Bu kesinlikle ayrıcalığınız ve gücünüz için ana prensiptir.

umut_hayat
05-06-07, 18:20
Öyleyse, “edebiyat teorisi” denen şeyi ele alalım. Edebiyat “teorisi” diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum, kültür “teorisi”nin ve tarih “teorisi”nin olmadığı gibi. Sadece kitap okuyor, onlar üzerinde konuşuyor ve insanların bunları anlamasını sağlamaya çalışıyorsanız; tamam bunda tıpkı Edmund Wilson gibi mükemmel olabilirsiniz -fakat Edmund Wilson bir edebiyat teorisine sahip değildi. Diğer yandan quarks hakkında konuşan bir fizikçiyle aynı odada bulunmak istiyorsanız siz de kimsenin anlamayacağı karışık bir teoriye sahip olsanız iyi edersiniz: Onun kimsenin anlayamayacağı derecede karışık bir teorisi varsa, niye benim de kimsenin anlayamayacağı derecede karışık bir teorim olmasın? Biri, bir tarih teorisiyle ortaya çıktığında da aynı şey söz konusudur: Ya herkesçe kabul edilmiş hakikatler konuşulacak ya da bazı zekice fikirler öne sürülecektir, örneğin birisi şöyle diyebilir: “Neden Anayasanın arkasında yatan ekonomik faktörlere bakmıyoruz" -ama burada tek heceyle söylenemeyecek bir kelime olmayacaktır.

Doğa bilimlerinin dışında, tek heceyle söylenemeyen şeyler bulabilmek gerçekten çok zordur: Sadece üretilmesi ve anlaşılması çok zor, ilginç ama basit fikirler vardır. Mesela, modern sanayi ekonomisinin nasıl geliştiğini anlamaya çalışmak isterseniz, bu çok çalışma gerektirecektir. Fakat "teori" sözcüğüyle; ilk baktığınızda aşikar olmayan ilkeleri olan, ama zamanla bu ilkelerden şaşırtıcı sonuçlar çıkarabileceğiniz ve ilkeleri teyit edebileceğiniz bir şeyi kastediyorsanız, "teori" demek oldukça cılız kalacaktır -sosyal dünyada bunun gibi herhangi bir şey yoktur.

Aklıma gelmişken, siyasi yazılarımın hem sağ hem sol tarafından teorik olmamakla eleştirildiğini söylemeliyim –ki bu tamamıyle doğrudur. Aslında o yazılar en az herkesinki kadar teoriktir; ben sadece onları "teorik" olarak adlandırmam, "sıradan" olarak adlandırırım -ki gerçekten de öyledirler. Demek istediğim, çalışmaları "derin teori" olarak değerlendirilen bu insanların bazılarının söyleyecek ilginç şeyleri olmadığı değil. Genellikle söyleyecekleri çok ilginç şeyler vardır. Ancak lise seviyesindeki bir öğrenciye söyleyemeyeceğiniz ya da zamana, desteğe ve biraz eğitime sahip bir lise öğrencisinin anlayamayacağı hiçbir şey yoktur.

Entelektüel yaşam, açık olmayan yapılar oluşturduğunda insanlar son derece şüpheli olmalılar-çünkü işin gerçeği şu ki yaşamın çoğu alanında hiçbir şeyi çok iyi anlamıyoruz. Kuantum fiziği gibi, sahtekar olmayan bazı alanlar var; ama çoğu zaman sahtekar oluyor. Teoriler şeklinde anlatılan onca şey aslında gayet basit bir şekilde anlatılabilir. İşte bu yüzden ne zaman "diyalektik" veya " hermeneutics" gibi dolambaçlı kelimeler türese, Goering gibi "tabancama uzanırım".

ERKEK: Diyalektik kelimesini anlamamanızı çok pekiştirici buluyorum, bu bir şekilde beni doğruluyor.
N.C.: Ben hiçbir anlamı yok demiyorum -insanları bu terimi kullanırken görüyorsunuz ve insanlar iletişim kuruyor gibi görünüyor. Fakat bu, benim Türkçe konuşan insanları izlemem gibi bir şey: Bir şeyler süregidiyor ama ben bunun bir parçası değilim.

Aslında, diyalektiği anlamamam konusunu röportajlarımda zaman zaman dile getirdim ve insanlardan "Anlamıyorsanız, işte diyalektiğin ne olduğu" -gerek anlaşılmaz gerekse basit- diyen uzun mektuplar alıyorum. Belki de bende eksik bir gen (You can see links before reply) vardır –ses perdesi farkını algılayamayan insanlar gibi; onlar müziği duyamazlar. Bu alanlarda karşılaştığım her şey, ya çok ilginç ve ilk gördüğünüzde bile oldukça açık -belki ilk bakışta görmemişsinizdir de birileri size göstermek zorunda kalmıştır- ya da çok anlaşılmaz oluyor

Şüpheciyim;bir şeyi anlamadığınızda şüpheci olmaya hakkınız vardır diye düşünüyorum. Yani diyelim Kuantum elektrodinamiğiyle ilgili bir yazıya göz attığımda yazının bir tek kelimesini bile anlamam. Fakat anlayabilmem için ne yapmak zorunda olduğumu bilirim ve anlayabileceğim için, içim oldukça rahattır - başka çetrefilli konuları anlayabilmiştim. Eğer, bu bilim dalında kendimi harekete geçirirsem ve eski ve yeni çalışmaları araştırırsam sonunda onu anlayacağım noktaya varacağımı düşünüyorum. Veya Fizik Bölümü'ne gidip oradaki birine "Neden herkesin bu konu hakkında heyecanlandığını bana anlatır mısınız?" diyebilirim ve onlar da konuyu benim seviyeme indirip anlatabilir ve daha sonrası için nasıl bir yöntem izlemem gerektiğini açıklayabilirler. Belki derinlemesine anlayamam, onu ya da başka bir şeyi icat edemeyebilirim; ama en azından konuyu kavramaya başlarım. Halbuki, Marksizm felsefesi veya edebiyat teorisiyle ilgili bir sayfayı okuduğumda, hayatımın geri kalan kısmında kağıda bakakalacağım ve asla anlayamayacağım hissine kapılıyorum -ve daha iyi anlamak için nasıl ilerlemem gerektiğini bilmiyorum, hangi adımları atabileceğimi bile bilmiyorum.

Demek istediğim şu ki, bu alanlar benim kabiliyetim dışında olabilir, belki yeteri kadar zeki değilimdir. Fakat bunun, bir bakıma garip bir sonucu olacaktır: Bunun benimle alakası yok. Öyle ki; bu alanlarla ilgilenen insanlar fizikten ve matematikten bile daha karmaşık bir şey yaratmışlar -çünkü matematiği ve fiziği anlayabilirim. Açıkçası ben şuna inanmıyorum: Edebiyat teorisyenleri veya Marksist filozofların, yüzyılların büyük entelektüel birikimini aşan yeni bir entelektüel seviyeye ulaştıklarına inanmıyorum.

ERKEK: Felsefe hakkında genel olarak aynı şeyi düşünüyor musunuz?
N.C.: Felsefenin anladığımı düşündüğüm bölümleri var ve bu klasik felsefenin çoğunluğunu oluşturuyor. Ve anlamadığım şeyler var çünkü hiçbir anlam ifade etmiyorlar - ancak bu da tamam, çünkü bunlar zor meseleler. Demek istediğim, bu bir şeyin anlam ifade etmediğini söylemek için yapılmış bir eleştiri değil muhakkak. Hakkında makulce konuşmanın zor olduğu konular var. Ancak eğer sözgelimi Russell’ı ya da analitik felsefeyi ya da Wittgenstein ve diğerlerini okursam ne söylediklerini anlayabildiğimi düşünüyorum ve sık sık yaptığım gibi söylediklerinin neden yanlış olduğunu düşündüğümü anlayabiliyorum. Ancak biliyorsunuz Derrida ya da Lacan ya da Althusser’i ya da bunlardan birini okuduğum zaman anlamıyorum. Kelimeler gözlerimin önünden geçiyor gibi: Savları takip edemiyorum, savları anlamıyorum, bir olgunun betimlemesi gibi görünen her şey bana yanlış görünüyor. Dolayısıyla, belki bir genim ya da bir şeyim eksik, bu mümkün. Ancak benim dürüst fikrim şu ki, bunun hepsinin sahtekarlık olduğunu düşünüyorum.

ERKEK: Bilim adamlarını, şöyle ya da böyle, bir bakıma saf göstererek yüceltebiliyor olabileceğinizi düşünüyorum. Örneğin, Newtoncu mekaniği ele alalım: Einstein ortaya çıktı ve onun nasıl yanlış olduğunu gösterdi, ancak yıllar boyunca bilim camiası ona “Newtoncu” mekanik olarak referansta bulunmuştu.

N.C.: Bu ilginç bir durum çünkü Newtoncu mekaniğe adeta kutsal olarak muamele edildi - çünkü oldukça devrimci bir gelişmeydi. Demek istediğim, insanlar, insanlık tarihinde gerçekten ilk defa nesnelerin derin anlamda bir açıklamasına sahip olmuşlardı: Öyle anlaşılır ve öyle basit ve sonuçlar açısından öyle geniş kapsamlıydı ki neredeyse kaçınılmaz gibi gözüktü. Ve aslında, uzun bir süre bu yönde muamele edildi-o kadar ki örneğin Kant ona, felsefenin görevi önsel (a priori) ilkelerden Newtoncu fiziği türetmek ve onun matematikle eşit derecede kesin hakikat olduğunu göstermekmiş gibi baktı. Ve on dokuzuncu yüzyılın sonlarına ve yirminci yüzyılın başlarına kadar bu kavramların yanılgısı gerçekten tam olarak netlik kazanmamıştı ve bu idrak ile birlikte “bilim” nedir tasavvurumuzda gerçek bir ilerleme oldu. Dolayısıyla haklısınız, bilim bir dönem bir bakıma dini bir karaktere sahip olmuştur ve bu kaçınmak zorunda olduğumuz bir şey. Bu artık böyle olmuyor.
Noam Chomsky " Powers and Prospects" kitabindan alinmistir.

umut_hayat
05-06-07, 18:21
Tarihin sonu var mı? Amaca yönelik olarak ilerleyen evrensel bir tarih yazılabilir mi? Bu sorular, uzun bir süredir, tarih felsefesinin temel konularını oluşturmuştur. Evrensel bir tarih yazımı konusundaki ilk girişimler, Hıristiyan filozoflardan gelmiştir. Bu grupta yer alanlara göre, özetle; bütün milletler, kaderi ancak tanrının planıyla bağlantılı olarak anlaşılabilir olan, daha genel bir insanlığın alt dallarından ibarettir. Tarih, tanrının insanı yaratması ile başlamıştır. Dünyanın yaratılışı, aydınlık ile karanlık arasındaki çatışmanın ürünüdür. İnsan ruhu, karanlığa karışmış aydınlığın ögesidir. Kurtuluş, karanlığa yakalanmış olan ışık parçacıklarının gerçek yurtlarına dönmesi ile gerçekleşecektir1. Tarih, mahşer gününde insanın kurtuluşu ile birlikte; (tanrının imparatorluğunun başlamasıyla) sona erecektir.

Daha sonra ünlü filozof Kant tarihsel gelişmenin evrensel yasalarını tespit etmeye çalışmıştır. Filozofun, “Kozmopolit Bir Bakış Açısından Genel Bir Tarih Fikri” başlığını taşıyan makalesinde açıkladığı görüşlere göre, evrensel ve amaca yönelik bir tarih yazımı mümkündür. Asosyal bir sosyal varlık olan insan, bu bencil çelişki sebebiyle diğer insanlara karşı yürüttüğü savaşımı bırakarak, özgürlükçü bir toplumda onlarla birleşmek zorundadır (çünkü böyle bir savaş dahi, hükmedebileceği insanların varlığı halinde mümkün olacaktır). Bu şekilde oluşan toplumlar da, bilimsel, sanatsal, teknolojik gelişmeyi teşvik ederek, birbirleri ile rekabet etmeyi sürdüreceklerdir. Kant, sadece evrensel gelişmenin yasalarını tespit etmekle yetindiğini; tarih yazımının, tarihçilerin görevi olduğunu belirtmiştir.

Kant’ın evrensel tarih yazımına ilişkin teklifine yanıt, Hegel’den gelmiştir. Filozofun görüşüne göre; tarih, aklın (kolektif insan bilincinin) kendisine (varlığına) ilişkin bilgiyi işleme sürecidir. Hegel’e göre , bu süreci işleten dinamik; arzu edilme arzusu; kabul görme isteğidir. İnsanı özgürleştiren, tabiat kanunları tarafından belirlenen istek ve arzularının dışında, ahlaki tercihler yapabilme imkânı sunan özelliği, kendisine değer biçme ve bu değeri, diğer insanlara kabul ettirme arzusudur. İşte her insan, diğerleriyle bu kabul görme arzusu sebebiyle mücadele eder. Tarihi ilerleten süreç budur. Her toplumsal düzen, bu mücadele üzerine kurulur ve bu çelişkiyi çözemeyen toplumsal düzen çöker; yerine yeni bir düzen kurulur. Efendi ile köle arasındaki bu mücadele, tüm insanların, karşılıklı olarak ve eşit seviyede birbirlerinin kabul görme arzusunu tatmin ettikleri anayasal bir düzende sona erer. Bu mücadele sürecinde varlık, bireysel bilinci kolektif akla dönüştürür2.

Hegel’in görüşlerinden yola çıkan Marx ve Engels, “tarihsel materyalizm” felsefesini kurmuşlardır. Bu kurama göre; toplumsal gelişme, iç çelişkilerin dinamiği ile gerçekleşir. İnsanların, üretim süreci içinde gerek birbirleriyle, gerekse üretim araçları ile olan ilişkileri; bu sonunculara sahip olup olmamaları bakımından toplumsal sınıfları ortaya çıkarır. İşte bu sınıfların -yine üretim süreci içerisindeki- çatışmaları, toplumsal gelişmeyi meydana getirir3. Sınıfsız toplum niteliği taşıyan “ilkel kominal düzen”de başlayan yolculuk; köleci, feodal ve kapitalist toplumlarla devam etmiştir. Bu gelişme, proletaryanın, uygulayacağı diktatörlük ile burjuva sınıfını tasfiye etmesi sonucunda, sömürücü sınıfların ortadan kalkması ve bunun sonucunda da devletin sönmesi ile nihayete erecektir4.

İNSANIN ASLİ ÇELİŞKİSİ
Kanımca, tarihin sonu yoktur. Şöyle ki:
İnsanın birbirinden tamamen farklı iki temel niteliği bulunmaktadır: Birincisi, biyolojik olarak bağımsız bir varlıktır; ikincisiyse, aynı zamanda sosyolojik bir varlıktır ve bu açıdan topluma bağımlıdır.

İnsanı insan yapan, diğer canlılardan farklı kılan, sosyolojik varlığıdır. Çünkü düşünme, konuşma, iletişim kurma, estetik yetilerini oluşturan ve geliştiren, diğer insanların varlığıdır; onlarla kurduğu bağlar bu yetilerin gelişmesini sağlamıştır.

İnsanın bu iki temel niteliği birbiriyle çelişmektedir; insan ilişkilerinin gelişiminde, toplumların şekillenmesinde, tabiatla olan ilişkilerde belirleyici olan, bu çelişkidir. Bu çelişki şu şekilde gerçekleşmektedir:

Her insan etkinliğinin iki yönü bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, doğrudan kendisini ilgilendiren yönüdür; çünkü her insan, varlığını sürdürmek için tabiatla temas halinde olmak, çalışıp üretmek zorundadır. Bu, insanın kendisi için gerçekleştirdiği etkinliktir. Ancak bu faaliyet, aynı zamanda, diğer insanlar, yani toplum için sunulmuş bir hizmet, diğer insanların eksik kalan yönlerini tamamlayan bir eylemdir. Örneğin bir çiftçi, ürettiği ürünleri satıp parasıyla geçinmek için faaliyet gösterir. Bu etkinliğin birinci yönüdür. Ancak bu faaliyet, diğer insanların gıda ihtiyacını gidermektedir. Bu da etkinliğin ikinci yönüdür.

umut_hayat
05-06-07, 18:21
İşte insan tüm etkinliklerinde, onu insan yapanın, sosyolojik bağımlılığı olduğunu unutur ve biyolojik olarak bağımsız bir varlık olmanın etkisiyle, faaliyetin sadece birinci yönünü önemser, kendini ona göre hazırlar, etkinliğin bu yönünden azami verimi almak için çaba gösterir. Etkinliğin ikinci yönü ise sadece birinci yönün verimini ilgilendirdiği ölçüde önemlidir; çünkü insan, sosyolojik olarak bağımlı olmayı kabullenmek istemez.

Oysa her insan topluluğu, bütünleşebildiği toplulukların toplam seviyesi ile tanımlanabilmektedir. Örneğin kapalı bir tarım toplumu, sadece üretebildiği tarım mahsulü ve küçük el zanaatları ile tanımlı ve sınırlıdır; sanayi toplumları ile bütünleşme gerçekleşmedikçe, o toplulukların ürettiği ürünlerden yaralanma şansı yoktur. İnsan topluluklarını tanımlayıp sınırlayan, bütünleştikleri toplulukların toplam faaliyet ve üretimi olunca, ne ölçüde yüksek seviyede bütünleşme olursa, tanımlanan sınırlar da o ölçüde genişlemekte ve gelişmektedir. Bu çerçevede en yüksek refahı elde etmek için en üst seviyede bütünleşme zorunludur.

Tabiatla savaşımda insan için gereken ön önemli destek; diğer insanların varlığı, onlarla dayanışma ve işbölümüdür. İnsan üretim yaparken üretim araçlarına nasıl ihtiyaç duyuyor ise, diğer insanlar da (diğer insanların, işbölümü suretiyle elde ettiği emeği) üretim sürecinde onun kullanmak zorunda olduğu araçlar gibidir. Doğaya karşı savaşımda en büyük yengi, diğer insanların yardım ve dayanışması, işbölümüyle gerçekleşecektir.

Ancak, diğer insanların varlığı, bir yandan insanın doğadan en fazlasını alabilmesi için zorunlu bir unsur iken (sosyolojik bağımlılık), diğer yandan da, insanın, üretilenin azamisine, varolan tüm kaynakların en çoğuna sahip olmasının engelini teşkil etmektedir (biyolojik bağımsızlık). Çünkü toplam üretim ve kaynaklardan, diğer insanlar da pay talep etmektedirler. Yani, diğer üretim araçları, sadece üretimi artırıp, insana en fazla ürünü vermeye yararken, belki de bunların en verimlisi ve vazgeçilmezi olan işbölümü (toplum), üretim araçları içerisinde, üretim sonucunu paylaşmayı gerektiren; yani ürün üzerindeki hakkı kısıtlayan yegânesidir.

İnsanoğlu, tabiata karşı özgürlüğünü kazanmak için örgütlenerek mücadele verirken, bu kez de, özgürlüğünün önüne, toplumun varlığı çıkmaktadır. Bu örgütlenme, bir yandan tabiata karşı bağımlılığı azaltan imkânları ortaya koyarken, diğer yandan, bu imkânların sınırsızca kullanılmasına engel teşkil etmektedir.

İnsanın doğaya karşı olan savaşımı için gerekli olan işbölümü, böyle bir çelişkiyi barındırmaktadır: İnsan, en fazlasını almak için işbölümüne muhtaçtır; ancak işbölümü, aynı zamanda, toplam ürünün paylaşılmasını gerektirdiğinden, bu en fazlayı aşağıya çekmektedir. Doğayla savaş, işbölümünü; işbölümü de, paylaşımı zorunlu kılmaktadır.

İşte, tarihsel gelişmeyi, toplumların örgütlenme biçimlerini, insanlar arasındaki ilişkileri belirleyen bu içsel çelişkidir. Asıl olan ve insanı insan yapan, sosyolojik bağımlılık olduğu halde, o, her zaman, biyolojik bağımsızlığının etkisi ile hareket etmekte, çevresindeki her şey gibi, diğer insanların da, kendi emri ve kullanımına sunulmuş araçlar olduğunu düşünmektedir.

umut_hayat
05-06-07, 18:21
Temel çelişkinin, toplumsal ilişkilerdeki belirleyiciliği, şu suretle gerçekleşmektedir:

İnsan, bir yandan diğer insanlarla ittifak yapmak, birlikte çalışmak istemekte, diğer yandan, onların çalışmasının sonuçlarına (üretimden onların payına düşmesi gereken miktara) göz koymaktadır. En küçük sosyal birimden, belki aileden itibaren, ulus ve uluslararası topluma kadar, her türlü sosyal örgütlenmede bu çelişkinin izlerini ve belirleyiciliğini görmek mümkündür. Kurulan her bir sosyal birim, bir yandan, diğer sosyal birimlerle ittifak-işbölümü yapmak ve doğaya karşı mücadelede onlardan yararlanmak zorundadır. Ancak iş “bu mücadelenin ürünlerinin paylaşımına” geldiğinde, çelişkinin diğer yönü (biyolojik bağımsızlık) ağır basacak, her bir birim, en fazla payı almayı hedefleyecektir. Böylece, bir yandan, her bir sosyal birimin içindeki her bir insan açısından bu çelişki süreci yaşanırken, diğer yandan, her bir sosyal birimin diğeri olan ilişkisinde de aynı çelişki belirleyici olmaktadır. Örneğin, aile içinde diyelim ki kardeşler arasındaki çekişme (ki bunların en belirgini miras çekişmesidir); ülke içindeki sınıf ve sosyal tabakaların çekişmeleri ve bir ulusun diğer uluslarla çekişmesi, hep bu temel çelişkiden kaynaklanmaktadır.

Bu çelişkinin insanlar arası ilişkilerde gerçekleşmesini sağlayan olgu ise işbölümünün örgütlenmesidir. En verimli üretim ve doğaya karşı en büyük yengi, en iyi örgütlemiş işbölümü ile elde edilebilir. İşte bu nedenle, en küçük sosyal birimden en büyüğüne kadar, o birim içindeki işbölümünün örgütlenmesi gerekmektedir. Bu örgütlemeyi yapanlar, yapmaya yetkili olan ya da kılınanlar, varoluşlarındaki çelişki gereğince, işbölümünün sonuçlarından kendilerini daha fazla yararlandırmaktadırlar. Çelişkinin birinci ayağı, işbölümünün örgütlenmesini gerektirmektedir. İkinci ayakta ise, bilhassa bu örgütlemeyi yapanlar, ürünün fazlasını almaya çalışmaktadırlar. Örgütlenen işbölümünün kapsadığı sosyal birim büyüdüğünde, örgütlemeyi yapacak görevlilere duyulan ihtiyaç kaçınılmaz olmaktadır. Ancak işbölümünü örgütleme yetkisine sahip olanlar, doğal olarak, sonuçta elde edilen ürünün dağılımını da düzenleme, denetleme (böylece belirleme) yetkisine de sahiptir. İşte bu örgütlemeyi yapanların, ürünün sonuçlarından kendilerine daha fazla pay ayırmaları, toplumsal gelişmeyi ve tarihi şekillendirmektedir.

TARİH ŞEKİLLENİYOR
İşbölümünü örgütleme yetkisi, tabiatla mücadelenin değişik aşamalarında ve toplumsal örgütlenmenin değişik büyüklüklerinde, değişik biçimlerde ortaya çıkmaktadır.

Marx’ın “ilkel kominal düzen” olarak isimlendirdiği başlangıç aşamasında, tüm etkinlikler birlikte gerçekleştirilmekteydi. Örneğin, hep birlikte ava çıkılır; öldürülen hayvanların eti ve derisi hep birlikte işlenir, paylaşılırdı. Bu aşamada ruhani şef, etkinlikleri belirler ve yönetir, hastalara şifa dağıtırdı. Toplumsal yaşamın bu ilk safhasında, tabiata karşı mücadelede egemen olan tabiattı; dolayısıyla, ihtiyaç fazlası ürün elde edilmesi mümkün değildi. İşte bu nedenle, ürünün paylaşımında problem ortaya çıkmasa da, etkinlikleri düzenlemede ve çalışmada; fiziksel enerji harcamada, ruhani şef ayrıcalıklardan yararlanmaktaydı. Bu düzende işbölümünü örgütleyen, üründen pay almada değil, ama çalışmada kendi yararını gerçekleştirmekteydi.

Bir sonraki aşamada, üretim toprağa ve tarıma bağlanmıştı. Üretim araçları daha gelişmiş olduğundan, ihtiyaç fazlası ürün elde edilebilmekteydi. İşte bu aşamadan itibaren, gerek aile içerisinde, gerek kabilede/aşirette, iş bölümünü örgütleme yetkisine sahip olanlar, hem kendilerini çalışmadan muaf tuttular; hem de ürünün paylaşımını doğrudan kendileri denetlediler ve belirlediler. Aile gibi en küçük sosyal birimde, bu yetki, doğrudan fiziksel güce dayalı olarak kullanılıyor ve aracıya ihtiyaç göstermiyordu. Ancak, aileden kabileye doğru gidildikçe (aileler, diğer ailelerle ittifak yaptıkça), işbölümünü uygulamada sorunlar çıkmaktaydı. Bunun için, daha şiddetli fiziksel güç kullanımı gerekiyordu. Yani örgütleme yetkisini ele geçirenler, işbölümünü diğerlerine dayatıyorlardı. Bunun içinse, askeri güce ihtiyaç duyulmaktaydı. İşte işbölümünü örgütleme yetkisine sahip olanların, bu organizasyonda kullandıkları ara sınıfların ortaya çıkışı, bu şekilde olmuştur. İnsanların bu şekilde çalışmaya zorlanması, onların toprağa ya da işe bağlanması, bunun için de askeri güç kullanımı, gerek tarım toplumlarında, gerekse bundan sonra gelişen ve hayvancılıkla geçinen (kronolojik sıralama, arkeolojik bulguların sonucuna göre yapılmıştır) topluluklarda uygulanan yöntemdi. Ancak bu (askeri) güç dahi, son tahlilde işbölümünü örgütlemenin bir parçasını oluşturmaktadır.

Bu şekilde fiziksel güce dayalı olan dayatma, coğrafi ve iklimsel koşullar nedeniyle daha verimli üretim yapılabilen yerlerde, daha çok şiddet kullanılarak uygulanmıştır. Dayatma ve şiddet o boyutlara ulaşmıştır ki, çalışanların özgürlükleri tamamen ortadan kaldırılmıştır; köleleştirilmişlerdir.

Bu şekilde örgütlenmiş toplumsal yapılar, işbölümünün daha da geliştirilmesi amacıyla, diğerleri ile ittifak yapar hale gelmiştir. Bu ittifak, genellikle, güçlü olanın diğerini egemenliği altına alması; onun kaynaklarını ve topraklarını fethetmesi suretiyle gerçekleşmiştir. Bu yöntemle, küçük birimler diğerlerine entegre olmuşlar; bu suretle, toplumsal yapılar büyümüştür. Ancak gözden kaçmamalıdır ki, tüm bu süreçte asıl belirleyici olan, hem daha çok kaynağa sahip olma, hem de bu kaynakları işleyebilme kaygısıdır. Yani gerçekleştirilen iş, son tahlilde işbölümüdür; işbölümünün diğer toplumsal birimlere de dayatılması (entegrasyon) suretiyle, tabiatla mücadele için, daha büyük toplumsal birimler oluşturmaktır.

Böylece, küçük sosyal birimleri birleştiren örgütleyiciler, küçük birimlerin örgütleyicilerinden daha da fazlasını elde etmektedir. Örneğin, ailede başlayan örgütlenme, sendika ve işyeri ile bölgesel örgüt ve ulusla devam etmekte, daha sonra, ulusların birbirine entegre olması suretiyle, daha da büyümektedir. Doğal olarak, toplumsal birim büyüdükçe, örgütleme daha karmaşık hale gelmekte, sırf örgütleme ve dayatma işi için, daha fazla insanın görev alması gerekmektedir. Üstelik her bir toplumsal birim, diğerinin içinde de olsa, kendi varlığını (bir anlamda özerkliğini) sürdürmekte, her birim içinde, ayrı bir işbölümü ve ayrı bir paylaşım gerçekleşmektedir. Bunun için, birbirinin içine geçmiş karmaşık daireleri örnek vermek mümkündür.

umut_hayat
05-06-07, 18:21
Tabii ki bu paylaşımda, işbölümünün asıl örgütleyicileri en büyük avantaja sahiptir. Ancak bunların, işbölümünü örgütlemede kullandıkları ara sınıflar da, sırf bu nedenle, yani örgütlemede ve denetimde söz sahibi oldukları için, diğerlerine göre daha fazla pay almaktadır; üstelik son tahlilde, üretimle ilgili işbölümüne aktif olarak katılmadıkları halde... (İşbölümünü örgütleme gücüne sahip olanlar, bu örgütlemeyi yaparken, başkalarının yardımından yararlanırlar. Bunlar, genellikle “bürokrasi” olarak adlandırılan mekanizmayı oluşturur. Bu kişiler de, sonuç itibariyle işgücünü örgütleme faaliyetine katılıp bazı yetkileri kullandıklarından, üretim sonuçları üzerinde etkili olmaktadır. Asıl örgütleyiciler ile bunların kullandıkları -bürokrasi/teknokrasi- arasında da, bir başka işbölümü örgütlenmesi mevcut olup, buradaki paylaşım da, bu örgütlenme biçimine göre gerçekleşecektir. Asıl örgütleyiciler nispeten güçsüz oldukları ölçüde, bürokrasi daha fazla pay alabilecek, aksi durumda ise ters yönde sonuç alınacaktır). Kısaca, her bir sosyal birimde, işbölümünü örgütleyenler ile bu örgütleme işinde kullanılanlar, üretim sonuçlarını kontrol edip belirlemekte oldukları gibi; entegrasyon yoluyla sosyal birimler büyüdükçe, bu daha büyük birimdeki örgütleyiciler ve örgütlemede kullanılanlar da, daha da fazlasıyla üretim sonuçlarını belirlemektedir; her bir safhada, örgütleme yetkisine sahip olanlar, daha fazla pay almaya başlamaktadır. Çünkü işbölümünün ürettiği ürün, sosyal örgüt büyüdükçe büyümektedir.

Bu olgu, Marksist terminolojide, köleci, feodal toplumlar olarak nitelendirilen sosyal yapılarda böyle olduğu gibi, “Asya Tipi Üretim Tarzı” olarak isimlendirilen, daha merkeziyetçi yapıdaki örgütlenmelerde de, aynı şekilde gerçekleşmektedir. Belirleyici olan, üretim araçlarına sahip olmak değil; işbölümünü örgütleme güç ve yetkisine sahip olmaktır. Bu nedenle, üretim araçlarına sahip olmadıkları halde, birçok kişi ve grubun (örneğin, başka bir toplumdan haraç, cizye vs. adı altında vergi alan diğer bir toplumun örgütleyicilerinin), üretimden fazla pay almaları açıklanabilmektedir.

Üretim araçlarına sahip olma olgusu, elbette, işbölümünü örgütleme yetkisine sahip olmanın yol ve yöntemlerinden birisi; belki de en önemlisidir. Ancak, toplumsal gelişmeyi ve çatışmayı belirleyen, bu mülkiyet değil; mülkiyetin sağladığı örgütleme güç ve yetkisidir. Çünkü bu kişiler; sadece üretim araçlarının sahibi olduklarından değil; aynı zamanda ve daha önemlisi, işbölümünü örgütleme imkânına sahip olduklarından dolayı, ürünün fazlasına el koymaktadır.

Gerçekten de, köleci toplumda, feodal toplumda, kapitalist devlette, işbölümünü örgütleme güç ve yetkisine sahip olanlar, aynı zamanda, üretim araçlarına da sahiptir. Tarıma dayalı üretimde toprak sahipleri, sınaî üretimde işletme sahipleri, mülkiyet haklarına dayanarak, kendi işletmelerindeki işbölümünü örgütlemektedir.

Ancak, finansal güce sahip olanlar (finans ve sermayenin organik birleşmesinden önceki dönemde), üretim araçlarına doğrudan sahip olmadığı halde, sınaî ve ticari işletmeler (bu biçimde örgütlenmiş sosyal üretim birimleri) arasındaki işbölümünü örgütleme güç ve yetkisine de sahipti. Kapitalist sistemde sınaî ve ticari işletmeler, paralarını finans kuruluşlarında saklamaktadır. Bu yolla ve diğer yöntemlerle parayı kontrol etme imkânına sahip olan bankalar, bir yandan, sınaî ve ticari kuruluşlara kredi vererek, diğer yandan, doğrudan kendileri de iştirak etmek suretiyle, yatırım yapılacak alanları belirlemekte; böylece, daha üst seviyedeki işbölümü organizasyonunu bunlar sağlamaktadır. Çünkü kredi sistemi ile hangi alana, hangi işletmenin ne büyüklükte yatırım yapabileceğine; böylece, hangi kaynakların, kimler tarafından ve nasıl işleneceğine, bu kurumlar karar veriyordu.

Keza, “Asya Tipi Üretim Tarzı” olarak isimlendirilen merkezi toplumsal örgütlenmelerde de, şimdiye kadar “ara sınıf” olarak nitelendirilmiş gruplar, üretim araçlarına sahip olmadığı halde, işbölümünü örgütlüyor ve sonuçlarını denetliyordu.

Bir ulusun, diğer ulusun emek ve ürününe el koyması, başlangıçta askeri yöntemlerle gerçekleşmiştir. Yukarıda açıklandığı gibi, burada yapılan, ulusun –kendi içindeki işbölümü suretiyle- ürettiği ürünün, başka bir ulusunkine entegre edilmesidir. Bu da son tahlilde, egemen ulusun örgütleyicilerinin, diğer ulusun işbölümünü örgütlemeye katılmasıdır. Üretim güçlerinin gelişmesi sonucunda, işbölümünün örgütlenmesinde, askeri yöntemler yerini iktisadi esasa dayanan yöntemlere terk etmiştir. Özellikle, mali ve sınaî etkenler, işbölümünü örgütlemede daha çok kullanılır olmuştur.

umut_hayat
05-06-07, 18:22
Mali sektördeki yapılanma, uluslararası ilişkilerde daha açık olarak ortaya çıkmaktadır. Egemen ülkelerin bankaları ve şimdilerde uluslararası nitelik taşıyan İMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar, doğrudan doğruya, bir ülkenin ekonomisini düzenleme adı altında, o ülkedeki işbölümünü organize etmektedir. O kadar ki, hangi alanlarda yatırım yapılacağı, hangilerine yabancı sermayenin iştirak edeceği, hangi sektörlerin faaliyetinin sona erdirileceğine varana kadar, birçok alanda talimatlar vermekte ve bunun sonuçlarını denetlemektedirler. Bu yolla, sadece kamu sektörünü yönlendirmekle kalmamakta, ihalelere de yön vererek, özel girişimin örgütlenmesini de düzenlemektedirler. Bu düzeydeki kuruluşlar, ulusal işbölümünün, uluslararası işbölümüne entegre olmasını sağlamaktadır; hangi ülkede hangi üretimin yapılması gerektiğine dahi, son tahlilde, bu yolla karar verilmektedir. Son tahlilde bu işlev, “işbölümünü örgütleme”dir. Bu yetki ve gücü elinde bulunduranlar, toplam ürünün dağılımını denetleme yetkisine de sahip olduğundan, uluslararası işbölümü sonucundaki dağılımı da istediği gibi düzenlemektedir. Kredi, işbölümünü örgütlemenin; faiz de üretim sonucunun paylaşımının yöntemlerinden biridir.

Bir ülkenin sermayedarının, başka ülkenin verimli alanlarında yatırım yaparak işbölümünü örgütlemesi ise daha doğrudan bir örnektir.

Son günlerde tüm dünyada yaygınlaşan, ekonomi ile ilgili özerk üst kurullar oluşturulmasına ilişkin eğilim, işbölümü örgütlemeye ilişkin gelişmelerin sonucunda gerçekleşmiştir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş kapitalist pazarlara entegrasyonunu sağlamak amacıyla, gelişmekte olan ülkelerin siyasi gücünü devre dışı bırakarak, doğrudan merkeze bağlı özerk kurullar aracılığıyla gerçekleştirilen ekonomi yönetimi, tam da işbölümünü dayatmaya yöneliktir.

Mali ve sınaî yöntemler, hedef ülkenin öngörülen işbölümüne olan direncini kıramadığı takdirde, askeri yöntemler devreye girmekte, türlü bahanelerle, işbölümü dayatılmaya devam edilmektedir. Örneğin, 11 Eylül olaylarının sonucunda teröre karşı girişildiği söylenen mücadele, aslında, enerji kaynaklarının devreye sokulması ile ilgilidir. Askeri yöntemlerle, bölge ülkelerinin direnci kırılmış ve buradaki kaynakları işletme yetkisi, tekelci sermayeye bırakılmıştır. Sonuçta askeri örgütlenme, işbölümünü örgütleme gücüne sahip olanlarca kullanılmış ve işbölümü bu yolla dayatılmıştır. Üstelik bu suretle, ulus devletlerin çapını aşan tekelci sermaye, tek dünya devletine giden yolda ulus devletleri ve bölgesel örgütlenmeleri parçalama amacını da realize etmektedir.

Yukarıda belirtildiği gibi, tarıma dayalı feodal toplumlarda askeri dayatma daha açıktır. Köylü, askeri yöntemle toprağa bağlanmakta, işbölümü bu yolla ve açıkça dayatılmaktadır. Ülkeler arasındaki işbölümünde de, örneğin “merkantilist” ilişkiler yoluyla, hangi ülkenin ne üreteceği, hangi üretimin sonuçlarının hangi ülkeye yansıyacağı, egemen ülke tarafından örgütlenmektedir. Sadece vergi ya da haraç alma gibi teknikler de son tahlilde, işbölümü örgütleme ile ilişkilidir. Bu sonuncu durumda da, egemen ülke, bağlı ülkenin kendi içinde yaptığı işbölümüne karışmamakta, ancak, bağlı ülkenin entegre olmuş tüm ülkeler arasındaki rolünü; yani entegre olan diğer ülkeler için üretmesi ve onlardan alması gerekeni belirlemektedir. Uluslararası işbölümündeki bu organizasyonun karşılığını da vergi vs. olarak almaktadır.

Görüldüğü gibi, toplumsal gelişmeyi, tarihi belirleyip şekillendiren, işbölümünü örgütleme imkânını elinde bulunduran kişi ya da grupların asli çelişkileridir. Daha doğrusu, tüm toplumsal ilişkileri belirleyen, bütün insanların (işbölümüne girmek ve fakat ürünü paylaşmak zorunda olmalarıyla ortaya çıkan; sosyolojik bağımlılıklarıyla biyolojik bağımsızlıkları arasındaki) asli çelişkileridir. Biyolojik bağımsızlık yanılsaması, insanın, gönüllü işbirliğine girmesine engel olmakta, bu sebeple toplumsal örgütlenmeler, dayatma esasına göre kurulmaktadır.

Yukarıda da açıklandığı gibi, işbölümünü örgütleme yetkisi, güçlü olanın elde edebildiği bir yetkidir. Bu güç, toplumun gelişmişlik seviyesine göre, askeri güç, hukuki güç, siyasi güç, bilimsel güç gibi belirleyici olabilen çok çeşitli görünümler altında ortaya çıkabilir. Ancak bunların tümü, o kişiye, işbölümünü örgütleme imkânı verdiği ölçüde etkili olacaktır. Güç ilişkisi, her bir sosyal örgütlenme içerisinde, insanların tek tek paylaşımı sırasında devreye gireceği gibi, sosyal birimler arası paylaşımda da belirleyici olacaktır.

Bu asli çelişkinin, toplumları ve üretimi nasıl etkilediğini anlayabilmek için, şöyle bir kıyaslama yararlı olabilecektir: İşbölümü kendiliğinden gerçekleşse; mekanizma düzgün olarak çalışsa ve toplam ürün adil şekilde paylaşılsaydı; çalışmadığı halde ürün alan ya da hakkından fazla pay alan olmayacaktı. O zaman, toplam üretim daha fazla olacak; işbölümünü dayatmak için harcanan emek, üretim ve tabiatla mücadelede kullanılacaktı.

Gerçekten de, birbirine entegre olmuş tüm toplumlara bütün olarak bakıldığında, askeri, polisi, bürokratı, sanayicisi, işçisi ve çiftçisiyle, herkese düşen bir görev vardır. İşte bu bütünü örgütleme görevi, küçükten başlayıp, gittikçe büyüyen ve iç içe geçmiş birçok sosyal birimde, farklı organizasyonlar gerektirmektedir. Her bir birimde bu örgütlemeyi yapma yetkisine sahip olanlar, asli çelişki gereğince, bu yetkilerinden, kendileri yararına sonuç çıkartmaktadır. Dolaysıyla, her bir seviyede farklı bir organizasyon ve farklı bir paylaşım mevcut iken, seviye büyüdükçe, organizasyon, bunu gerçekleştirecek insan sayısı ve paylaşım (daki aksaklık) da büyümektedir. Aslında bu içsel çelişki olmasa; herkes, makinenin düzgün işleyen parçası gibi işbölümünde üzerinde düşeni yapsa, örneğin, askere gerek duyulmayacaktı. Ancak, içsel çelişkinin kaldırılması imkânı bulunmadığından, işbölümünü dayatmak için askere de ihtiyaç duyulmaktadır ve dolayısıyla askeri güç de işbölümünü örgütlemenin araçlarından birini oluşturmaktadır. Askeri örgütlenmenin içindeki işbölümünde de, aynı kurallar geçerlidir. Burada da işbölümünü organize etme yetkisine sahip olanlar, bu konumlarından kendi yararlarına sonuçlar çıkartmakta ve bu konumlarını, ayrıca, diğer birimlerle ilişkilerde de, kendi yararlarına kullanmaktadır. Örneğin, diğer birimlerdeki işbölümünün örgütlenmesine (daha doğrusu dayatılmasına) kendisine bağlı örgütü kullanarak verdiği katkıdan dolayı, sağlanan fazla üründen pay almak ya da buradaki görevinden, daha fazla pay alabileceği başka bir organizasyonda görev almak için ayrılmak gibi...

umut_hayat
05-06-07, 18:22
Sonuçta, işbölümünü örgütleyenlerin, ne suretle fazla pay aldıklarını anlamak için, her bir insanın işbölümüne uygun çalışması halindeki yapı ve paylaşımla, mevcut yapı ve paylaşımın karşılaştırılması yeterli olacaktır. Toplumda, çalışmadan ürün alan ya da hakkından fazla pay alanlar bulunmaktadır. İşte bu iki durumun (olması gerekenle olanın) arasındaki farkı yaratan (aynı zamanda toplam üründeki azalmayı ortaya çıkaran), işbölümünü örgütleme gücüne sahip olanların, asli çelişki neticesinde bu güçlerini kullanmasıdır.

TARİHİN SONU YOKTUR
Böylece, insanlık tarihi, bir yandan doğaya karşı savaşımda sürekli yükselen ve ileri doğru bir yön izlemek zorundadır. Çünkü geçmişin deneyimleri ve bilgisi, sonraki çağlarda kullanılacak, bunlardan yararlanarak yeni savaşım teknikleri geliştirilecektir. Yeni araç ve tekniklerin kullanımı, tabiatın gitgide daha büyük ölçüde egemenlik altına alınmasına yol açacaktır. Kısaca tarihin, doğaya karşı savaşım bölümü, her zaman ileri doğru bir gelişim gösterecektir.

Ancak, insanlar arasındaki ilişkilerde aynı düz gelişme çizgisini beklemek mümkün değildir. Güçler dengesine, asli çelişkinin hangi ayağının baskın olduğuna, örgütleme gücüne sahip olanlara, diğerlerinin arasındaki denge durumuna ve güç dağılımına göre, ilişkiler sürekli değişen bir yapı gösterecektir. Tabii ki, doğaya karşı mücadele araçlarının gelişmesine paralel olarak, toplumsal örgütlenme biçimleri farklılık gösterecektir. Benzer gelişmişlik seviyesinde, benzer örgütlenmelerle karşılaşmak doğaldır. Ancak, bu örgütlenmeler içindeki paylaşımın her zaman aynı yönü izlemesi, insanlar arasında her zaman aynı dengenin kurulması mümkün değildir. Burada belirleyici olan, gelişmişlik seviyesine uygun olan güç dağılımıdır ve bu dağılımın kontrol edilememesi halinde, toplumsal örgütün içinde ya da farklı toplumsal örgütlenmeler arasında, şiddete dahi yol açabilecek mücadeleler; hatta savaşlar gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

Üstelik üretim güçlerinin gelişmişliği ile toplumsal ilişkilerin oluşması arasında, doğa bilimlerinde görülen ölçüde net ve kaçınılmaz bir nedensellik bağı da bulunmamaktadır. Buradaki nedensellik bağı, aklın da örgütleyiciliği sonucunda, temel doğa yasaları içerisinde yer alan birçok olasılıktan birinin gerçekleşebilmesi şeklinde teessüs edecektir. Örneğin, iki ayrı sanayi toplumundan birisinde kentleşme diğerine göre daha yoğun (yüksek nüfuslu ve fakat daha az kent); diğerinde ise üretim birimlerinin dengeli dağılımı sonucunda, adet itibariyle daha çok, ancak nüfus itibariyle daha az kent oluşabilir. Keza, birindeki ilişkiler daha yumuşak ve uyumlu (demokrasi gibi); diğerindeki daha sert ve şiddetli (otoriter rejimler gibi) gerçekleşebilir. Aradaki farkı belirleyen, gücün dağılımı, aklın örgütleme gücü vs.dir.

Toplumsal gelişme, biçimsel yönden; amaca yönelik olarak ilerler; bu doğrudur. Çünkü insanın temel amacı, doğayla mücadele etmek, ondan yararlanmak ve sonuçta, egemenliği ele geçirmektir. Bunun için en üst düzeyde işbölümü gerekmektedir. Bu nedenle de, ittifaka geçen (ya da buna mecbur bırakılan) sosyal birimlerin sayısı sürekli olarak artacak; her bir aşamada, daha üst seviyede sosyal birimler oluşacaktır. Örgütlenme, gücün dağılımına göre, aileden kavime, kent devletten ulus devlete, ondan da büyük (federal) uluslara doğru (AB gibi) yol almaktadır. Amaç, doğaya egemen olmak için işbölümünü üst seviyelere taşımak oldukça, işbölümü, her seferinde daha çok toplumsal birimi içine alarak gelişecek ve büyüyecektir. Sonuçta, tek bir dünya toplumuna doğru gidiş mevcuttur. Yola çıkarken konan amaç, yolculuğun bu yörüngede gerçekleşmesini gerektirmektedir.

Ancak, biçimsel olarak bu doğrultuda gerçekleşen toplumsal örgütlenme içersinde, işbölümünü örgütleyenler ile buna tâbi olanlar arasındaki çelişki sürgit devam edecektir. Bunun sona ermesi mümkün değildir. Belki de ayrı siyasi birimler ortadan kalkacak ama bir temel çelişki, her zaman varlığını sürdürecektir. İş bölümünü örgütleyen kişi, grup ya da sınıflar, asli çelişki nedeniyle, her zaman ürün fazlasına el koyacak, iş bölümünü bu esasa göre örgütleyecektir. Bu suretle işbölümünün örgütlenmesi, dolayısıyla da toplumların yapısı ve kademelenmesi her gelişmişlik ve üretim seviyesinde, farklılıklar arz edecektir. Belli dönemlerde, siyasi, hukuki, ahlaki yöntemlerle, gücün dağılımı belli dengelere oturmuş olsa dahi, gelişen teknik ve araçlar, belli bir aşamada bu dengeyi mutlaka bozacaktır. İşbölümünü örgütleme yetkisine sahip olanlar; asli çelişki sebebiyle, kontrol ettikleri üretimden sürekli olarak avantaj sağlamak isteyecektir. İşbölümünü ve üretimi kontrol yetkisi, aynı zamanda, gelişen araç ve teknikleri de kontrol altında bulundurmayı sağladığından, her yeni araç ve teknik, öncelikle örgütleyiciler tarafından kullanılacaktır. Bu da, çok zaman dengenin bunlar yararına bozulmasına yol açacaktır.

umut_hayat
05-06-07, 18:22
Bu durumda, tarihin sonlu olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Çünkü tarihi gelişmeyi belirleyen temel çelişki, insanın yapısına ilişkindir ve bu çelişkinin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Çelişki ortadan kaldırılmayacağından, tarihsel gelişme, her zaman farklı düzeyde de olsa savaşım ve savaşlara yol açacaktır. Çelişkinin kontrol altına alınması, hukuksal ya da siyasi araçlarla mümkün olabilecektir. Ancak bu yöntemlerin kendisi dahi, yeni çelişkiler oluşmasına sebebiyet verecektir. Örneğin, toplumsal birimler büyüdükçe, bu çelişkileri kontrol altına almak için, insanların doğrudan faaliyeti yeterli olamayacaktır. Bu durumda ise tüm toplum adına denetim işini yapacak temsilcilere ihtiyaç duyulacaktır. Ancak bu temsilciler, kendileri de aynı çelişkilere sahip olduklarından, bulundukları konumu, paylaşımdan en fazlasını almak için kullanma imkânına sahip olacaklardır.

Tarihin hiçbir döneminde, Marksizm’in öngördüğü gibi sınıfsız bir toplum yaratılamayacaktır. Çünkü insanların içsel çelişkileri, dış düzenlemelerle ortadan kaldırılamaz. Bu durumda da toplumsal gelişmenin (her zaman aynı yönde olması zorunlu değildir) sonu yoktur. Temel çelişki sürdükçe, toplumsal örgütlenmeler değişecek, bunlar arasında ve içindeki paylaşım savaşları sürecek, ancak, insanın kendisi yok olmadıkça, tarih yok olmayacaktır. Örneğin, sosyalist toplumda, burjuva sınıfının yerini bürokratlar, parti üyeleri ve giderek yöneticileri almıştır. Çünkü sınıfları ortadan kaldırmak için görevlendirilen bu kişiler, aynı zamanda planlama yetkisi yoluyla, işbölümünü örgütleme gücüne sahip olmuştur. Yok edilmesi mümkün olmayan asli çelişki sebebiyle de, bu gücü kendi yararlarına kullanmıştır.

Daha da önemlisi, -sınıfsız- komünist toplum umudunun gerçekleşme ihtimalinin bulunmamasıdır. Çünkü üretim faaliyeti süreklidir; üretim güçleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, bu faaliyet hiçbir zaman sona ermeyecektir. Bu durumda da, işbölümünün örgütlenmeye devam edilmesi zorunludur. Marksist terminoloji, bu aşamayı, insanların yönetimi yerine; nesnelerin ve üretim süreçlerinin yönetimi olarak adlandırmıştır5. Ancak açıktır ki, yönetilen ne nesne, ne süreçtir; faaliyet, işbölümünün örgütlenmesidir. Bu faaliyeti yürütenler ise asli çelişki sebebiyle, bu yetkiyi kendi yararına kullanacaktır. Dolayısıyla, sınıfsız bir toplum kurulması mümkün olmayacaktır. Üstelik üretim faaliyeti sürdükçe, işbölümünün örgütlenmesi zorunluluğu devam edeceği için ve asli çelişkinin, insanın yapısından kaynaklanması sebebiyle, tarihin hiçbir dönem ve aşamasında, insan ilişkilerinin sabitleştirilmesi mümkün değildir.

En özgürlükçü ve eşitlikçi olduğunu ileri süren liberal demokrasilerde de durum farklı değildir. Paylaşım savaşı süreklilik arz etmektedir. İşbölümünü örgütleme gücünü elinde bulunduranlar, daha çok büyük sermaye sahipleridir. Bunlar örgütleme faaliyetinde, kendilerine ait üretim araçlarını, mali ve finansal güçlerini, yönetici ve askeri sınıfı; velhasıl, çok çeşitli argümanları kullanmaktadır. Bu güç ilişkileri ile sadece kendi ülkelerinde değil; diğer ülkelerdeki işbölümünü de örgütleme imkânına sahiplerdir. Bunun için de, uluslararası örgütleri (İMF, Dünya Bankası vs.), kendi uluslarının askeri, finansal, mali gücünü vs. kullanmaktadırlar. Bu şekilde örgütlenen işbölümünün ürettiği ürün büyüdükçe, bulunduğu mevkii değerlendirenlerin elde ettiği ürün artığı da çok daha fazla büyümektedir.

Kısaca, toplumsal ilişkilerin amaca yönelik olarak geliştiği söylenemez. Burada sadece, üretim güçlerindeki gelişmenin, toplumsal örgütlemeyi etkileme gücü oranında amaca yönelme iddia edilebilir. Ancak, yukarıda da açıklandığı gibi, üretim güçlerindeki gelişmenin, örgütlenme biçimi üzerindeki etkisi mutlak değildir. Örgütlenme ve paylaşma biçimini belirleyen, asli çelişkidir. Dolayısıyla, örgütleme gücünün dağılımı ölçüsünde, örgütlenme farklı yapılara sahip olacaktır ve bu sürekli bir mücadeleyi gerektirdiğinden, gelişme, düz çizgi halinde değil, değişken, bazen gerileyen, bazen ilerleyen bir yörünge ile gerçekleşecektir. Üstelik üretim güçlerindeki gelişme, asli çelişkiden kaynaklanan savaşımın, eskisine oranla çok daha şiddetli cereyan etmesi imkânını da sağladığından, geriye dönüş, çok daha şiddetli olarak gerçekleşebilmektedir. Özetle, toplumsal örgütlenme bakımından, hiçbir zaman, bütün insanları memnun eden, tüm istek ve ihtiyaçları karşılayan bir düzene varılması mümkün değildir; asli çelişki, bu düzeni sürekli engelleyecek, insanların sürekli mücadele etmelerine ve toplumsal yapıyı sürekli değiştirmelerine sebep olacaktır.

umut_hayat
05-06-07, 18:22
MEKANİZMA
Tarihsel gelişme şöyle bir devinime sahiptir: Önce, işbölümünü örgütleyenler, bu yetkilerini kullanarak üretim sonucunun dağılımını belirler. Asli çelişki sebebiyle, dağılımda kendi yararlarına fazla pay ayırırlar. Bu olgu bir süre devam eder. Ancak diğerlerinin bu haksızlığı fark etmesiyle birlikte, mevcut işbölümüne karşı direnç ortaya çıkar. Bu durumda ise işbölümünü dayatmak için daha şiddetli yöntemlere başvurulur. Bu yöntemlerin sonucunda, “işbölümüne uyum”la ilgili bir denge kurulur. Bu denge durumu da -uzunca- bir süre devam eder. Ancak, tabiata karşı mücadelede, önceki bilgilerin üzerine kendi araştırma, inceleme ve bilgilerini de ekleyen yeni kuşak, üretim araçları ve tekniklerindeki gelişme sonucunda, yeni bir toplumsal örgütlenme; yeni bir işbölümü talep eder hale gelir. Bu talepte bulunanlar, yeni örgütlenme biçiminde söz sahibi olanlardır. Bunlar, eski örgütlenme biçiminde işbölümü dayatılanlarla birlikte hareket ederek, yeni örgütlenme biçimini ve işbölümünü, gerekirse şiddet yoluyla yerleştirirler (Bu gelişim, bazen birikimler sonucunda devrimlerle gerçekleşmektedir. Örneğin, köleci toplum yapısının feodal yapıya dönüşmesi; hatta Amerikan iç savaşında olduğu gibi, kapitalist yapıya dönüşmesi, işbölümünü örgütleme konusundaki dayatmalarda, bu gücün dayatıldığı kesimler ile gücü dayatmak isteyenlerin kendi aralarındaki çelişkilerin somutlaşması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerde, bir yandan dayatılan kesimlerin; örneğimizde kölelerin bu dayatmaya karşı ittifakları söz konusudur. Ancak en az bunun kadar önemli bir başka sebep, -gelişen araç ve teknolojiler sonucunda- işgücünü örgütleme gücünü ele geçiren yeni kesimlerin, eski işbölümünü tasfiye etmek istemesidir. Örneğin Amerikan iç savaşında, sanayileşmiş kuzey, özgür ve ücretli iş gücüne ihtiyaç duymaktaydı. Plantasyonel güney ise köle iş gücünden yararlanmayı sürdürmek istiyordu. İç savaşın nedeni, kendisine iş bölümü dayatılan kölelerin savaşımı kadar, hatta daha çok, bu örgütlemeyi yapma hakkına sahip grup ve sınıfların çatışmasıdır. Köleci toplumdan feodal topluma; feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş sırasında da, benzer çatışmalar görülmüştür. Tüm bu çatışmaların kökeninde yer alan olgu, işbölümünün nasıl uygulanacağına ilişkin gücü elde bulundurma çabasıdır. Aristokrat sınıf, toprağa bağlı köylüleri isterken, kapitalist sınıf, özgür ama ücretli işgücüne ihtiyaç duyuyordu. Görüldüğü gibi temel çatışma, işbölümünün nasıl örgütleneceği üzerinde oluşmaktadır). Bir örgütlenme ve işbölümü biçiminden diğerine geçiş, çoğu zaman sıçramalarla gerçekleşir.

Böylece, gelişimin bir ayağı düz çizgi halinde ileri doğru devam ederken (doğaya karşı savaş; üretim güçlerinin gelişimi, biçimsel örgütlenmenin gittikçe büyüyerek dünya toplumu haline dönüşmesi); diğer yanı (insan ilişkileri) her zaman ileri doğru hareketlenme halinde değildir; insan ilişkilerinde, güç ve gücün dengelenmesi yöntemlerinden hangisi ağır basıyor ise o dönemde o belirleyici olur ve toplumsal yapı buna göre belirlenir. Tarih sona ermeyecektir. Çelişkilerle, savaşlarla, şiddetle ya da daha yumuşak ilişkilerle sürgit (biçimsel olarak değilse de, öze ilişkin olarak) farklılıklar ve (her zaman tek yönlü olmasa da) evrim yaşanacaktır.

Bu çalışmanın amacı, tarihsel gelişmeyi yöneten yasaları tespit etmektir. Amaç; yeni bir toplum projesi sunmak ya da toplum mühendisliğine soyunmak değildir. Tarihi gelişmeyi yöneten/yönlendiren yasalar doğru tespit edildiği takdirde, her bir tarihsel aşamada, yasaya uygun dengeleyici, şiddeti önleyici önlemler alınabilecektir. Yasa tespit edildi mi, sıra, güçleri dengede tutacak yöntemleri belirlemeye gelmektedir. Bu yöntemler, siyasetin, hukukun, sosyolojinin, ahlak biliminin konusunu oluşturacaktır. Doğaldır ki, bilimsel çalışma, her bir aşamada, etkili ve belirleyici olan güçleri, işbölümünün nasıl örgütlenmiş olduğunu, uyum konusunda denge bulunup bulunmadığını, daha akılcı bir örgütlenmenin nasıl gerçekleştirilebileceğini ortaya çıkartacaktır. Burada, mevcut gelişmişlik seviyesine göre, işbölümünü örgütleme yetkisinin karşılıklı denetime açık şekilde dağıtımı önerilebilir. Ortak akıl, temel çelişkinin bir ayağı olan biyolojik bağımsızlığı, toplumsal gelişim için kullanmalıdır. Çünkü tek tek bireylerin biyolojik bağımsızlıktan kaynaklanan güdülerini tatmin etme yolları açık tutulduğu, bireyler arasında kontrol edilebilir bir rekabet sağlandığı takdirde; diğer yandan, gücün tekelleşmesinin önüne geçecek ve iş bölümünü örgütleme gücünü sürekli olarak tabana yayacak hukuksal ve siyasal araçlar kullanılabildiği ölçüde, temel çelişki de kontrol edilebilecek ve insanlığın yararına kullanılabilecektir.


1 Ana Britannica 2. Cilt, Sayfa 556 (Augustinus)
2 Théma Larousse Tematik Ansiklopedi 1. Cilt, Sayfa 423
3 Komünist Manifesto’nun 1883 Tarihli Almanca Baskısı’na Engels’in yazdığı önsöz. Bilim Ve Sosyalizm Yayınları, Gaybi Köylü Çevirisi, 8. Baskı,
4 Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol yayınları, Kenan Somer çevirisi, 2. Baskı, Sayfa 444
5 Friedrich Engels, a.g.e. Sayfa 444

umut_hayat
05-06-07, 18:22
Sevgi, bir pozitif enerji kaynağıdır: Pozitif enerji, uzay zaman alanı yaratır. Kin ve nefret ise bir negatif enerji kaynağıdır: Negatif enerji ise, uzay zaman alanını yok eder. İnsan, evrenin modelidir: Evren, birbirine dönüşebilen madde ve enerjiden oluşmuştur. Bu öyle bir oluşumdur ki, madde ve enerji, evrenin her yanına dağılmış durumdadır, sürekli olarak birbirine dönüşmektedir ve evrende boş alan yoktur. Bu dönüşümün kurallarını belirleyen bilimsel yasalar mevcuttur: “Evrensel gelişim yasaları”. Maddenin enerjiye, enerjinin maddeye dönüşümü, evrenin gelişimi, evrensel gelişme yasalarına göre gerçekleşmektedir.

Evrende hareketi sağlayan enerjidir. Atom altı parçacıkların özünde mevcut hareket de sürekli etkileşim içinde olduğu enerjiyle sağlanır. Pozitif enerji, sürekli olarak uzay/zaman alanı yaratarak, evrenin genişlemesini sağlar ve hareket, yaratılan uzay/zaman alanının sonucudur. Madde ise hareketi engeller, kütle çekimi gücü aracılığıyla uzay/zaman alanını yok eder. Böyle olduğu için, negatif enerji kaynağıdır: Hareketi engelleyebilen, yani ters yönlü bir enerji kaynağı.

İnsan da, evrenin küçük bir modeli gibi, madde ve enerjiden oluşmuştur: Yaşamsal enerji, maddi bedenin beyin vasıtasıyla verdiği komutları yerine getirerek hayatın devamını ve hareketi temin eder. Aynı zamanda, beyin hücreleri arasındaki bilgi alışverişini, bilginin beyin hücrelerine depolanmasını sağlayan da yaşamsal enerjidir.

Evrensel gelişim yasaları bilindiği takdirde, gelişim ve dönüşümün seyrine müdahale etmek, bu yasaları kullanarak, değişim, dönüşüm ve gelişimin yönünü belirlemek mümkündür. Çünkü hareketi ve gelişimi sağlayan enerjidir ve enerjiyi kullanmayı bilen, hareketin ve dolayısıyla gelişimin yönünü de kontrol edebilir. Örneğin sel, aşırı yağış ve kütle çekim gücünün etkisiyle, insan hayatı için felaket olabilir. Ama suyun yatağını değiştirmek, önüne set çekmek gibi önlemlerle zarar verme ihtimali ortadan kaldırılabileceği gibi, uygun mekanizmalarla, hidroelektrik enerji kaynağı olarak da kullanılabilir. Keza, insan sağlığına ciddi zarar verebilecek olan bakteriler, vücuda uygun miktarda enjekte edildiğinde, vücudun antikor (You can see links before reply) üretmesi, mücadeleyi öğrenmesi ve böylece bağışıklık sağlaması temin edilebilir.

Bütün gelişim, evrensel gelişim yasalarına göre gerçekleşmektedir. İnsanlık, bilimsel ve teknolojik gelişme ile bu yasaları peyderpey kavramakta, kavradıkça değişim ve gelişimin yönüne müdahale etmekte, bilgi birikimi arttıkça, yasanın yeni görünümleri daha hızlı keşfedilmekte, bu keşiflerse evrenin daha iyi tanınmasını ve gelişimin daha büyük oranda kontrolünü sağlamaktadır. Her gün yenilerini keşfettiğimiz, bilimsel yasaların tümü, evrensel gelişim yasasının ayrı yönlerden görünümü, bütünün farklı bir parçasıdır.

O halde evrensel gelişimi kontrol etmek, iki şeye bağlıdır: Evrensel gelişme yasasını keşfetmek ve hareketi sağlayan enerjiyi kullanmayı bilmek. Bu hususlarda ne kadar gelişme sağlanırsa, evrensel gelişim de o ölçüde kontrol altına alınabilir; yönlendirilebilir. Yaşamsal enerji frekansı ne kadar yüksek ise evrensel gelişme yasasının kavranması o ölçüde üst düzeyde olacaktır. Keza, hareketi ve değişimi, gelişimi sağlayan enerjiyi harekete geçirmek ve kontrol etmek de, yaşamsal enerji frekansının yüksekliği ile orantılı olacaktır. O halde, evrensel gelişme yasasını keşfetmek ve gelişime yön vermek isteyen insan, yaşamsal enerji formunun frekansını yükseltmek zorundadır.

Yaşamsal enerjinin frekansı, pozitif enerji kaynağına yaklaşmakla yükselir, negatif enerji kaynağına yaklaşmakla düşer. Negatif enerjinin belli başlı kaynağı ise maddenin kendisidir: Kütle çekimi gücü, negatif enerji biçimidir. O halde, yaşamsal enerjinin frekansı, ancak, maddeden, yani bedensel isteklerden uzaklaşmakla yükseltilebilir. Gerçekten de, kaba bir tanımlamayla madde, enerjinin çok düşük frekanslı bir görünüm biçimidir ve maddenin enerjiye dönüşümü, son tahlilde, frekansın yükselmesiyle gerçekleşir. Bu sebeple, düşük frekanslı bedensel istekler, yaşamsal enerjinin frekansını olumsuz yönde etkileyecektir.

Genetik yolla aktarılan bilgi ilkeldir:
Bedensel dürtüler, gelecek nesillere, genetik kodlarla aktarılır: Organizma, kendisini yenilerken, genlere yüklü bilginin tümünü, yenilenen hücreye aktarır. Bu sebeple, genetik yolla edinilen bilgi ve buna dayalı dürtüler, çok güçlüdür. Doğal olarak bu dürtüler, ciddi bir negatif enerji kaynağıdır ve yaşamsal enerjinin frekansını düşürür. Yaşamsal enerji, beyin hücrelerinde depolanmış bilgi grupları arasında bağlantı kurarken, genetik yolla depolanmış bilgiyi de kullanır. Böylece dürtülerin bedeni harekete geçirmesi, yine yaşamsal enerji aracılığıyladır. İnsan, yaşamsal enerjinin hareketini kontrol edemediği takdirde, çok güçlü olan dürtüler, bedensel faaliyete hâkim olur.

umut_hayat
05-06-07, 18:23
İlkel organizma, “doğal ayıklanma yasası”na göre hayatta kaldığından, asırlarca deneyerek edindiği ve kendisini yenilerken aktardığı iki temel bilgi mevcuttur: Varlığının devamı, diğer organizmaların, yani proteinin parçalanarak kullanılmasına bağlıdır. Bu sebeple, hayatta kalmak için, diğer canlıları yok etmek zorundadır. Bu deneyim, genetik yolla, “şiddet bilgisi ve hissi” olarak aktarılacaktır. İkincisi ise aynı sebepten kaynaklanan, “zayıfın güçlü tarafından yok edileceği” bilgisidir. İnsan da dâhil her canlı, bu iki temel bilgiye, genetik bilgi aktarımı sebebiyle doğuştan sahiptir. Bu yüzden, varlığın devamı için, diğer canlıları yok etme ve güçlü olma isteği, dürtü halindedir. Bu çok güçlü istek, kontrol edilemediği takdirde, düşünceleri, yani, hayat enerjisinin yönünü etkisi altına alır. Böyle olunca da, beynin verdiği komutları yerine getiren beden, bu güçlü isteğin etkisi ve baskısı altında, sürekli bir gerilim içinde kalır.

Genetik yolla aktarılan bu bilgi, beyin hücrelerine sonradan depolanan bilgiyle de kaynaşarak, çok güçlü üç ayrı düşünce kalıbı olarak ortaya çıkar: Kin, nefret, haset. Aslında bu düşünce kalıpları, aynı bütünün farklı görünüş biçimleridir. Üçünün temelinde de, genetik yoldan aktarılan, “yok etmezsen yok olursun” bilgisi mevcuttur. Bu temel bilgi sebebiyle insan, kendisine zarar vereceğini düşündüğü herkesten nefret eder, zarar verene kin duyar. Kendisinden üstün olduğunu düşündüğü kişiye karşı hasetle bakar: Bu, kontrol edilemeyen kıskançlık demektir. Her üç düşünce kalıbı da, kişinin kendisine duyduğu aşırı sevgiyle tanımlanabilir. Tekrar edelim ki, kendine duyulan bu aşırı sevginin temelinde, genetik yoldan aktarılan, “yok etmezsen yok olursun” bilgisi ve bunun yarattığı dürtü mevcuttur.

İnsan, kendisine duyduğu sevgiyi kontrol edemez ise, ona yöneldiğini düşündüğü en küçük tehlike ya da zarar ihtimalinde dahi, derhal çok ciddi tepkiler verir. Kendisine o kadar düşkündür ki, zarar verebilecek herhangi bir şahıs, onun için en amansız düşmandır. Yok etmezse yok olacağı bilgisi yüzünden, bu tehlikeyi derhal bertaraf etmeye yönelir. Bu sebeple tehlike kaynağı, yok edilmesi gereken bir düşmandır. Düşüncelerini kontrol edemeyen insan, tüm yaşamını, bu tehlike ve zarar kaynaklarına odaklanarak, onlarla mücadeleye yoğunlaşarak, zarar vermek isteyeni zarara uğratmayı isteyerek geçirir. Bu sebeple, zarar vermek isteyenden nefret eder, ona zarar verene kadar tatmin olmaz, kin duyar, sürekli olarak düşman addettiği insanın kötülüğünü ve zarara uğramasını ister ve bunun için çaba gösterir. O halde bu düşünce kalıpları, yaşam enerjisini sıkıştıran, frekansını düşüren, gerçekte kendisine zarar veren unsurlardır. Bu sebeple de, her insanda az ya da çok etki gösterebilen bu dürtülerin kontrol altına alınması zorunludur.

Kin, nefret ve haset, o kadar etkili ve güçlü düşünce kalıplarıdır ki, bunların etkisinden kurtulmak, hayatı normale döndürmek çok zordur. Üstelik bu kalıpların etkisine giren insanın bedeni, büyük bir gerginlik içine düşer, yıpranır, tinsel bir ağırlık altında kalır. Bunun deneyimini, her insan kendi üzerinde gerçekleştirebilir: Bir an için, nefretle andığımız bir şahsı düşünelim ve vücudumuzun verdiği tepkilere bakalım. Bu öyle güçlü bir düşüncedir ki, hemen vücudu etkisi altına alır: Sinirler gerilir, adaleler kasılır, yüreğin sıkıştığı hemen hissedilir, kan basıncı ve nabız artar. Başlangıçta bu etkiler hafiftir ama düşüncenin üzerinde ısrar edersek neyle karşılaşırız? Karşılaşacağımız şey, bir kısır döngüdür: Düşünce zincirini kıramazsak, gittikçe daha yoğun şekilde, olumsuz düşünceler içinde döner dururuz: Düşündüğümüz şahsın bize yaptığı kötülüğü, diğer olumsuz davranışlarıyla birlikte düşünmeye başlarız, bununla da yetinmez, zarar verme isteğimizi gözden geçiririz; ona zarar verdiğimizi düşleyerek rahatlamaya çalışırız.

Kısır döngü şuradadır ki, nefret kalıbında düşünmeye başladıktan sonra ardı ardına gelen düşünceler zinciri, gittikçe daha güçlenir ve bir yandan bu zinciri kırmak, diğer yandan vücudu etkisinden kurtarmak daha da güçleşir. Düşünce zinciri ile kastedilen ise yaşamsal enerji formunun, düşündüğümüz kalıba yakın bilginin depolandığı beyin hücre grupları arasındaki hareketidir: Yaşamsal enerji, biz onu yönlendirmediğimiz takdirde, birbirine yakın düşünce kalıplarını taşıyan beyin hücreleri arasında döner durur. Böylece bir zincir oluşturur. Bu zincirin herhangi bir yerindeki bir düşünce çağrıldığında, yani yaşamsal enerji, belirli hücre gruplarına yönlendirildiğinde, kendiliğinden devam edecek olan hareket, bağlantılı hücre grupları arasında olacaktır. Üstelik bu düşüncelerin vücut üzerindeki etkisi şiddetli olduğundan, yaşamsal enerji iyice kontrolden çıkacak ve doğal seyrine devam ettikçe, düşünceler zincirinin yoğunlaşmasına sebebiyet verecektir. Bu da vücudun daha da gerilmesi ve yıpranması anlamı taşımaktadır.

Belirtilen bu düşünce kalıpları, kaynağını genetik yolla aktarılan bilgiden, yani bizatihi maddenin özünden aldığından, ciddi bir negatif enerji kaynağı işlevi görmektedir. Böyle olduğu için, bu kalıpların etkisinde hareket eden yaşamsal enerjinin frekansı düşecektir. Bu da, evrensel gelişimi kontrol etme imkânını azaltacak, rüzgârın önünde çaresiz savrulan bir yaprak gibi, kişiyi kaderine mahkûm edecektir. Burada kaderle kastedilen, evrensel gelişim yasasıdır. Biz yasayı kullanamazsak, yasa bizi biçimlendirir. Bilinçli olarak kullanamadığımız yasa, dönüşümü, kontrolümüz dışında sağlar ve yasa bize tabi olacağına, biz yasaya tabi oluruz.

Oysa, hareketi sağlayan enerjiyi kullanabildiğimiz takdirde, gelişimi kontrol edebiliriz. Bunun için gereken, yaşamsal enerjimizin frekansını yükseltebilmektir. Enerjinin maddeye, maddenin enerjiye hangi koşullarda ve nasıl dönüşeceğinin bilirsek, bu şartları oluşturduğumuzda, istediğimiz değişimi gerçekleştirebiliriz. Bu şartları oluşturmak, gereken enerjiyi bulup harekete geçirmek demektir. Yaşamsal enerjimizin frekansı ne kadar yüksek ise gereken enerjiyi tespit etmek ve harekete geçirmek de o kadar kolay olacaktır.

Günlük yaşamdan, basit bir örnek verelim: Çok ağır bir bavul ya da sandığı taşımak zorundayız ama tek başımıza bunu yapamıyoruz; yardıma ihtiyacımız var. Yani isteğimizi yerine getirmek için yeni bir enerji kaynağı bulmak ve bunu kullanmak zorundayız. Bu enerji kaynağı da bir başkasının iş gücüdür. Yardım talebimizi, bir karşılık önererek ya da karşılıksız olmak üzere, herhangi birine iletebiliriz. Bunu sözle yapabileceğimiz gibi, sadece bakışlarımızla da aktarabiliriz. Bu talebimizle karşılaşan kişi, önce değerlendirir ve kabul ederse, iş gücünü emrimize sunar. Kabul etmesi için, psikolojik durumunu yöneten yasayı bilmek ve harekete geçirmek zorundayız. Bazısı için uygun bir bedel önermek, bazısı için, acıma duygularını harekete geçirmek sonuç verebilir. Bu yollardan hangisinin sonuç vereceğini belirleyecek olan, o şahsın kişiliği üzerinde etkili olan geçmiş altyapısı, o andaki iş yoğunluğu, psikolojik durumu vs.dir. Bu verilerle ilgili kesin bilgilere sahip isek, en uygun yöntemi belirleyip, bu isteğimizden sonuç alabiliriz. Yani, yardım istediğimiz şahsın davranışlarını yöneten yasayı ve bunun uygulanma şartlarını tespit edebilirsek, isteğimizi olumlu sonuca bağlayabiliriz.

Şimdi bu örneği, yaşam enerjimizin frekansı ile bağlantılandıralım. Yardım istediğimiz şahsın, beyin enerjisinin (buna yaşamsal enerji formu demeyi tercih ediyorum) frekansına ulaşabildiğimiz takdirde, yani kendi beyin (yaşam) enerjimizin frekansını değiştirmeyi başarabiliyorsak, onu motive edecek sebebin ne olduğunu çok kolayca öğrenebiliriz. Bu sebebi bilince, isteğimizi sonuca ulaştırmak çok kolay olacaktır. Daha da ileri gidip, bu kişinin tercihini etkilemeyi bile başarabiliriz. Burada, ikizler deneyini hatırlamak yararlı olacaktır. Dağılmadan önceki S.S.C.B’de tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan bir deneyde, birbirlerinden yüzlerce km uzakta olan ikizler, telepati yoluyla iletişim kurabilmiştir. Bunu sağlayan, beyin enerjilerinin frekansının çakışmasıdır. Bütün bunlar, yaşamsal enerjimizin frekansını yükseltmekle ulaşabileceğimiz sonuçlardır. Bu basit örnekten tutun da hayatın her alanında, olayları ve gelişimi yöneten yasaları bilmek ve buna uygun şartları tespit etmek, bize, gelişimi yönetme imkânını sunacaktır. Elbette ihtiyaç duyduğumuz enerji miktarı arttıkça, bunu temin etmek ve harekete geçirmek daha güçleşecektir. Bunu sağlayan da yine yaşam enerjisi frekansının yükselmesi olacaktır.

Gerçek sevgi, hayatın kendisidir:
Sevgi en önemli pozitif enerji kaynaklarından birisidir. Kin, nefret ve hasede ilişkin önceki örnekler gibi, bu da bir düşünce kalıbıdır: Sevgi, “kendine benzeyeni benimsemek” olarak tanımlansa da, bu yanıltıcıdır. Kendine benzeyeni benimsemek, kendiyle özdeşleştirmek, böyle olduğu için ilgi ve sıcaklık duymak, sevginin sahtesidir: Bu düşünce kalıbı, tıpkı kin, nefret ve haset de olduğu gibi, genetik yolla aktarılan bilgiden kaynaklanan dürtünün bir türevidir. Burada ilgi duyulan ve benimsenen diğeri değil, kendisidir. Diğerinin benimsenmesinin sebebi, kendisine benzemesidir. Kısaca bu tanımlamada sevilen diğeri değil, sevenin kendisi olduğu için, bu düşünce kalıbı, pozitif değil, negatif enerji kaynağıdır. Tasavvufta ve Uzakdoğu dinlerinde buna, “sahiplenmeli sevgi” denmektedir. Kökeni genetik kodla aktarılan ve maddeye bağlı olan bilgi olduğu için, bu düşünce kalıbı, negatif enerji kaynağıdır ve yaşamsal enerjinin frekansını düşürür.

Gerçek sevgi, diğerlerini sahiplenmeden, olduğu gibi benimsemek ve bu haliyle ilgi ve sıcaklık duymaktır. İyi ve kötü bulunan yanlarıyla birlikte benimsemek, her durumda onun iyiliğini istemek, onun iyiliği için çabalamak, kötü yanlarını düzeltmeye çalışmak, her koşulda yardım etmeyi istemek, gerçek sevginin göstergeleridir. Bu düşünce kalıbı, genetik kodla aktarılan ve madde kökenli bilgiye dayanmamaktadır. Bu, bencillikten arınmış, şefkat ve merhameti de içinde barındıran, insana yaraşır, güzellikler kaynağı olan düşünce kalıbıdır. İşte bu kalıp, tam anlamıyla pozitif enerji kaynağıdır.

umut_hayat
05-06-07, 18:23
Her şeyden önce gerçek sevgi, evrene bütünsel bakabilmekten kaynaklanır. Kendisini de, diğerleri gibi, aynı bütünün parçası olarak görebilmek, bu düşünce kalıbının ilk adımıdır. Bu ise genetik yolla aktarılan ve “yok olmamak için yok etmeyi” öğütleyen ilkel bilginin dışında düşünebilmeyi ve bilgilenebilmeyi gerektirmektedir. Bu bilgi, zekâ yoluyla edinilmektedir. Gerçek sevgiye sahip insanda, diğerlerine izafe edeceği mutlak iyi ve mutlak kötü değerleri yoktur. Daha doğrusu bu kavramlar, mutlaklık niteliğini, sadece kozmik düzeyde taşır. Bütünün parçalarında, gerçekte göreli olan, iyilik ve kötülük gibi değerler, bulaşık halde bulunmaktadır. Bu sebeple, her insanda iyi yanlar da vardır kötü yanlar da. Önemli olan, onun iyi yanlarını görebilmek, bundan yola çıkarak benimseyebilmek, onun da kendisi gibi bütünün bulaşıklar taşıyan bir parçası olduğunun bilincine varabilmektir. Elbette, herkesin iyi yanlarının yanında kötü özellikleri de vardır. Elbette bunların düzeltilmesi için çabalamak gerekir. Tıpkı, sahiplenerek sevilen evlat, ana, baba, kardeşler gibi, diğerlerinin de kötü yanlarının düzeltilmesi için çaba göstermek, gerçek sevginin sonucudur.

Bu düşünce kalıbı pozitif enerji kaynağıdır demiştik. Gerçekten de bu düşünce, maddeye bağlılıktan, varlığını sürdürme güdüsünden kaynaklanmamaktadır. Bu düşünce, kaynağını, zekâ yoluyla evrene bütünsel bakabilmekten, evrensel gelişme yasasını doğru olarak kavrayabilmekten almaktadır; zekânın bedene hâkim olmasının sonucudur. Böyle olduğu için yaşamsal enerjimizi, negatif enerji kaynağı olan maddeye değil, pozitif enerjiye yakınlaştırmakta, bunun sonucunda da, frekansın yükselmesine sebebiyet vermektedir. Bu düşünce kalıbının vücut üzerindeki etkileri de çok olumludur. Sevilen kişi düşünülürken, yüreğin nasıl ferahladığını, üzerimizdeki yükün nasıl hafiflediğini, vücudumuzun nasıl enerjiyle dolduğunu hatırlamak yeterlidir. Gerçek sevgi coşkuludur: Azmi, çalışma hırsını, şevki artırır. Çünkü pozitif enerji kaynağıdır. Bunun için hayat, anlamını gerçek sevgide bulur. Gerçek sevgi hayatı güzel kılar. Hayat dediğimiz, son tahlilde bir pozitif enerji türüdür. Frekansı yükseldikçe yetkinleşir, evrensel gelişme yasasının daha iyi kavranmasını sağlar. Dolayısıyla nitelikli hayat, frekansı yüksek olandır. Frekansı yükselten en önemli kaynaklardan birisi ise pozitif düşünce kalıbı olan sevgidir.


Bencilliğin felsefesini yapanlar, şu görüşleri ileri sürer:
“Yanlış felsefeler, insanın kendisi için var olma hakkının olmadığını, diğer insanlara hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduğunu ve kendini feda etmenin insanın en yüksek ahlaki görev, erdem ve değer olduğunu iddia eder. Bu iddianın, nezaket, iyi niyet ve başkalarının haklarına saygı duyma ile ilgisi yoktur. Akıl dışı ahlakın temel mantığı: Kendini kurban etme, kendini reddetme, kendini yalanlama, kendini mahvetme anlamına gelen ‘ben’i kötülük standardı, ‘ben’ dışındakileri ise iyilik standardı olarak görme anlamına gelen ‘kendini feda etmedir’.”


“İşte bu felsefi anlayış aşağıdaki niçinlere dünyevi mantıklı cevaplar bulamaz:/ İnsanlar niçin başkaları için yaşasın?/ İnsan niçin kurbanlık bir hayvan olsun?/
Bu, niçin iyi bir şey olsun?”

Oysa gerçek sevgide, kendisini başkası için feda etmek söz konusu değildir: İnsan kendisi de, diğerleri gibi bütünün parçasıdır. Ne kendisini diğerleri için feda edecektir ne de diğerlerini kendisi için araç olarak görüp kullanacaktır. Kime zarar verirse versin, bundan bütünün kendisi zarar göreceğinden, zarar vermekten kaçınacaktır. Kendini feda etmek, kendine zarar vermek demektir ki, gerçek sevgide buna da yer yoktur. Tekrar edelim ki, kişinin kendisi de bütünün parçasıdır ve başkasının zarar görmesinde olduğu kadar, kendisinin uğradığı zarar da bütüne zarar verecektir. Sadece bu sebeple olsa bile, kendini feda etmekten kaçınacaktır. Gerçek sevgi, kendini feda, kurban, ret etme değil, her şey gibi, kendini de bütünselliğin parçası olarak görme, bu sebeple de başkalarıyla kendine eşit şekilde davranmadır. Yalanlanan, reddedilen, kişinin kendisi, bilinci, zekâsı hele varlığı değil, “yok etmezsen yok olursun” ilkel bilgisinden kaynaklanan, kendini dünyanın merkezine koyup, çevresindeki her şey gibi, diğer insanları da sıradan birer araç gibi görmeye yönelen düşünce kalıplarıdır.

Bu negatif enerji kaynaklarını reddetmek, kişinin kendisine zarar verecek değildir. Tam tersine, bunlardan kurtulmak, başta vücut olmak üzere, madde ve enerjiden oluşan tüm varlığını zarardan koruyacaktır. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, kin, nefret, öfke ve haset, stres yaratan, baskı oluşturan, vücudu geren, kan basıncını ve nabzı zararlı seviyelere varacak kadar artıran düşünce kalıplarıdır. Nefretle dolu bir insan, hayatının her parçasında bunun etkisi altındadır. Dürtülerden kaynaklanan bu düşünce kalıbı, doğası gereği çok güçlü olduğundan, insanı çok çabuk etkisi altına alabilmektedir. Bunun etkisindeki vücut ise yukarıda belirttiğimiz tepkileri vermekte ve zarar görmektedir. Aynı şey, kin, öfke ve haset için de geçerlidir.

Üstelik gerçek sevgiye ulaşan insan, başkası için yaşamakta da değildir. Kolektif mutluluğu isteyenin, kendini başkası için kurban ettiğini ileri sürmek, mantıkla bağdaşmakta mıdır? Herkesin “ben” düşüncesi içinde, şu veya bu şekilde başkaları da vardır. En azından, kişinin kendi çocuğu ve ana-babasına karşı ilgisi, ben kavramını genişletmektedir. Mutlaka aile içindeki çıkar çatışmalarında, bireysel ben ön plana çıkacaktır ama dış dünyayla ilişkilerde, çekirdek aile “ben” kavramının çerçevesini genişletmiştir. Dikkat edilirse, bu genişlemenin iki ayrı kaynağı vardır: Genetik yolla aktarılan bilgiden kaynaklanan, nefsanî, “sahiplenme isteği” bunlardan birisidir. İnsan, biyolojik bağı olan kişileri sahiplenir, kendisine ait olduğunu düşünür ve bu sebeple benimser. Yani dış dünyayla ilişkide, kendisiyle özdeşleştirdiği kişilere, kendisi gibi değer verir. Bu, ben kavramını genişleten nefsanî kaynaktır. Diğer kaynak ise “ortak akıl”dır. Ortak akıl, içinde bulunduğumuz toplumsal gelişmişlik seviyesinde, gelecek nesilleri yetiştirme görevini “aile” adını verdiği, biyolojik bağla birbirine bağlı insanlardan oluşan müesseselere vermiştir. Ben kavramı, bu sebeple de genişlemiş ve hiç değilse biyolojik bağ taşıyan aile üyelerini kapsama noktasında gelişmiştir.

Görüldüğü gibi, “ben” kavramını genişleten ikinci kaynak, ortak akıl, toplumsal zekâ üzerinde temellenmiştir. Yani zekâ, maddi dürtüleri yenebilmiş, “ben” kavramını, dar çerçevede de olsa, “biz”e dönüştürmeyi başarabilmiştir. O halde bakış açısı çok önemlidir. Enerji boyutuyla ilgili etkenler, maddî bedenin isteklerine gem vurabilmekte, değerleri, maddenin dışında şekillendirebilmektedir. Yani bakış açısını değiştirebilmek, tüm kavramları yeniden teşekkül ettirebilmektedir. Bu demektir ki, bütünsel bir bakış açısı, “ben” kavramını tamamen kontrole alabilecek, insanı, zekâsı yerine, dürtüleriyle hareket ettiği için, kaderin önünde savrulan bir yaprak olmaktan kurtarabilecektir.

Olumlu düşünce, olumlu sonuç için şarttır:
Gerçek sevgi, pozitif enerji kaynağıdır. Pozitif yöndeki her düşünce kalıbı, aynı şekilde pozitif enerji kaynağıdır. Her konuda, yapılacak her işte, sonuca ilişkin olumlu düşünce ve kanaat sahibi olmak, o sonucun alınabilmesinin birinci şartıdır. Yaşamsal enerji, doğru yönlendirilebildiği takdirde, evrensel gelişme yasasını kullanarak, gelişim ve değişimi gerçekleştirme gücüne sahiptir. Frekansının yüksekliğiyle orantılı olarak, gelişim ve değişime daha geniş ölçekte müdahale etmesi mümkündür. O halde, yapılacak işin sonucuyla ilgili olumlu düşünce, yaşamsal enerjiye doğru yön verilmesi için zorunlu bir aşamadır.

Yine basit bir örnek verelim: Bir iş yapmaya karar vermek, yaşam (beyin) enerjisinin, beyin hücre gruplarından, bu karara esas teşkil edecek bilgileri taşıyanlar arasında bağlantı kurması anlamı taşımaktadır. En basit karardan en karmaşığına kadar tüm süreç, bu şekilde gerçekleşmektedir. Verdiğimiz kararın, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, bavul taşımaya ilişkin olduğunu varsayalım. Bu kararın gereği olan enerjiyi, vücut kendisi üretebilir. Bu, vücuda besin olarak alınan maddenin enerjiye dönüştürülmesi yoluyla gerçekleşecektir. Beyin, gereken enerjiyi üretme ve kullanma komutunu, hücrelere, yine yaşam enerjisi yoluyla iletir. Hücreler komutu yerine getirdiğinde, bavulun ağırlığına kütle çekimini yenebilecek miktarda enerjiyi açığa çıkarmış olur. Bu süreçte yaşamsal enerji, evrensel gelişme yasasının, kütle çekimi ile ilgili bölümünü ve bunu yenmek için gerekli enerji miktarını tespit etmiş, bu tespite dayalı olarak verilen komutu hücrelere ileterek, maddeyi enerjiye dönüştürmüş, bu enerjiyi kullanarak işin başarılmasını sağlamıştır.

umut_hayat
05-06-07, 18:23
En karmaşık olaylarda da süreç bu örnekteki ile aynıdır. Sadece evrensel gelişme yasasının yapılacak işi yöneten bölümü ile ilgili olarak, işi başarmak için kullanılabilecek enerji miktarı ve temin edilme biçimi değişmektedir. Bizatihi yaşamsal enerji, çok büyük bir kaynaktır. Önemli olan, onu kullanmayı bilmek, doğru yönlendirmektir. Haltercileri düşünelim: Konsantrasyonları düzgün iken rahatça kaldırabildikleri ağırlığı, eksik iken yerinden bile oynatamamaktadır. konsantrasyon (You can see links before reply), yaşamsal enerjinin doğru yönlendirilmesi için vazgeçilmez bir araçtır, hattâ tam anlamıyla, yaşamsal enerjiye yön verme işidir. Aynı şekilde basketbolcular, konsantrasyonları noksansa, topu çok yakından bile çembere sokamamaktadır. Bütün bunlar, yaşamsal enerjinin doğru yönlendirilememesinden kaynaklanmaktadır.

Olumlu düşünce, hem yaşamsal enerjinin frekansını artırır, hem de, onun doğru yönlendirilmesini sağlar. Buna karşılık olumsuz düşünce, örneğin başarıya karşı duyulan inançsızlık, kesin olarak bir şeyi temin eder: Başarısızlık. Çünkü bilinçaltı, bilginin, beyin hücrelerine farkında olmadan yüklenmesi sonucunda çalışan bir mekanizmadır. Başarıya karşı duyulan şüphe, beyin hücrelerine, farkında olmadan, başarısız sonuç ile ilgili bilgi yüklenmesine sebebiyet verecektir. Bu da yaşamsal enerjinin, evrensel gelişme yasalarını, başarısız sonuca ulaşacak şekilde kullanmasına neden olacaktır. Çünkü farkında olmadan yüklenen bilgi ve bununla ilgili komut, olumsuzdur.

Zihinsel imgeleme, olumlu sonuçların, gerçekleşmeden önce zihinde canlandırılmasını sağlar. Bu yöntem, beyin hücrelerine bilinçli olarak bilgi yüklemek için çok yararlıdır. Bu sayede, olumlu sonucun iz düşümü önce zihinde yaratılır, yani talebe ve sonucuna ilişkin bilgi, beyin hücrelerine doğru olarak depolanır ve yaşamsal enerji, bu doğrultuda harekete geçerek, gereken enerjiyi temin eder ve işi başarıyla sonuçlandırır. Dua, en yoğun zihinsel imgeleme yöntemlerinden birisidir. Ancak başarının şartı, olumlu sonucun gerçekleşeceğine duyulan tereddütsüz inançtır. Tasavvufta, “fiili dua” olarak isimlendirilen, kesin bir başarı inancı ile işe başlama ve aynı inancı muhafaza ederek çalışma, olumlu düşüncenin olumlu sonuç vermesine örnek teşkil eden olgulardan birisidir. Gerçekten de, sonuca ilişkin tereddüt duymadan işe koyulan kişi, her zaman işinde başarıya ulaşır.

Hayatın her parçasında, ileri sürülen bu görüşlerin bir çok örneği ile karşılaşmak mümkündür. Sadece atasözleri ve deyimleri gözden geçirmek bile, asırların deneyiminin, olumlu düşünceyi, olumlu sonuç için şart koştuğunu göstermeye yeter. “Başlamak başarmanın yarısıdır.” Burada önemli olan, başarı inancına yapılan vurgudur. Başlamak, önce karar vermeyi gerektirir. Karar olumlu ise bakış açısı da olumludur. O halde, bu kararla başlan iş, başarıyla sonuçlanacaktır. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” Burada da vurgu başarı inancınadır. Çünkü herhangi bir işinde sıkışan kişi, başarıya öyle bir ihtiyaç duymaktadır ki, bu onu, yoğun bir isteğe taşır: Öyle yürekten dua eder ki, oluşturduğu zihinsel imgeleme en üst seviyededir. Kaybedecek bir şeyi de kalmadığından, sonuçla ilgili tereddütleri ortadan kalkmıştır. İstek o kadar yoğundur ki, sonucun gerçekleşmesinden başka seçenek tanımamaktadır. İşte objektif şartların zorla da olsa yarattığı olumlu düşünce, olumlu ve başarılı sonucu davet eder: Hızır yetişir. “Sabreden derviş, muradına ermiş.” Sadece başarıya inancı olan kişi olumsuzluklardan yılmaz. Sabra sevk eden sebep, başarıya olan inançtır. Bu da insanı olumlu sonuca taşır: Muradına erer.


Hepimiz, olumlu ya da olumsuz düşüncelerden kaynaklanan döngüsel hayat alanlarına tanık olmuşuzdur. Örneğin, herhangi bir konudaki başarısız sonuç, başarıya olan inancımızı zayıflatır. Bu, sonraki deneylerde, zayıf isteklere ve dolayısıyla, daha başarısız sonuçlara yol açar. Bu döngü kırılamadığı takdirde, her başarısız sonuç, inanç ve istekte yeni zafiyetlere, bu zafiyetler de daha başarısız sonuçlara yol açar. Sonuçta, “bu konuda şansım tutmuyor” diyerek işin içinden çıkmaya çalışırız. Ya da o konuda yeteneğimiz olmadığına inanırız ve bu inanç, o konudaki başarı ihtimalimizi tamamen ortadan kaldırır.

Tam tersi örnek ise olumlu sonuçların kendine güven duygusunu pekiştirmesi ve böylece, sonuca ve başarıya inanç doğrultusunda önemli katkılar sağlamasıdır. Bu güven duygusu, yeni deneylerde başarıya inanca, bu inançsa o deneylerin başarıyla sonuçlanmasına yol açar. Bu kez de olumlu bir döngü aşlar. Başarı arttıkça, güven ve inanç yoğunlaşır, bu, yeni ve çok daha kolay başarıları davet eder. Bu durumda o kişi için “Allah yürü yâ kulum dedi” deriz.

Sonuç olarak, kaliteli ve yüksek nitelikli bir hayat, olumsuz düşüncelerden ve dürtülerden kurtulmaya, olumlu düşünmeye bağlıdır. Her pozitif enerji kaynağı, yaşamsal enerjimizin frekansını yükseltir ve bu yükseldikçe, evrensel gelişme yasası, daha geniş boyutta kavranabilir, yasayı kullanmak için gereken şartlar ve enerji, daha kolay temin edilebilir. Bu sonuca ulaşmak, düşüncelerimiz kontrol edebilmekten geçer. Düşünceyi kontrol etmek, yaşamsal enerjinin hareketini kontrol etmek demektir. Sonuç bize bağlıdır: Ya düşüncelerimizi kontrol edecek ve hayatımızı yöneteceğiz ya da düşüncelerimiz bizi yönetecek ve kaderin oyuncağı olacağız. Tercih bize aittir.


Av. M. İhsan DARENDE

umut_hayat
05-06-07, 18:23
İnsan, bir değerler sistemidir. Çevresindeki her şey, insan için bir değer ifade eder. İnsan için değere sahip olan, sadece madde değildir. Duygu ve düşünceler, yargılar, kurallar, madde üstü varlıklar da insan için belli bir değere sahiptir İnsan bu maddi ve madde dışı varlık ve olgulara değer atfederken, sürekli olarak etkileşim içinde olduğu yakın ve uzak çevresindeki verileri esas alır, bu verileri akıl süzgecinden geçirir, kimisini kabul eder, kimisini değiştirir, geliştirir. Ancak her durumda, çevresinde oluşan değerler sistemi ile sürekli bir etkileşim halindedir.

Öte yandan insan, diğer canlılardan farklı olarak, parçası olduğu tabiatı dönüştürme imkanına sahiptir. İnsan, sadece tabiata uyum sağlamakla kalmaz; gelişimi düzenleyen yasaları tespit edebildiği ölçüde, bunları, işine yarayan dönüşümleri elde etmede kullanır ve bu ölçüde tabiata bağımlılığını azaltır.

İnsanın, evrensel gelişimi düzenleyen yasaları tespiti, ancak diğer insanların varlığıyla, onlarla iş birliği içinde düşünüp çalışmasıyla mümkün olur. Yine bu yasaları uygulayarak tabiatı değiştirip dönüştürmesinde de, diğer insanlarla iş birliği içinde çalışması gerekmektedir. Tek başına yaşayan insan, yaşamını sürdürebilir ancak, tabiatı dönüştüremez, yasaları tespit edemez, kendini geliştiremez ve tabiata tümüyle bağlı kalmaya devam eder.

O halde insanın iki yönü bulunmaktadır: Sosyolojik yönden, diğer insanlara bağımlıdır; biyolojik yönden, onlardan bağımsız olarak yaşayabilmektedir. Sosyolojik gelişimi belirleyen yasa, insanın sosyolojik bağımlılığı ile biyolojik bağımsızlığı arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır1. İnsan dış dünyayla ilişkilerinde, biyolojik bağımsızlığının etkisiyle, hep ben merkezli davranır. Çevresindeki her şeyin, kendi istifadesine sunulmuş araçlar olduğunu kabul eder ve bu sebeple, çevresindeki her şey gibi, insanları ve onların iş gücünü kullanmak ister. Böyle olunca, insanlığın tabiata karşı bağımsızlığı mücadelesinde vazgeçilmez unsur olan iş bölümü, gönüllülük esasına göre değil, dayatma prensibine göre kurulur. Bu durumda ise daha güçlü olan, diğerlerine iş bölümünü dayatma imkanına sahiptir. İş bölümünü dayatma gücüne sahip olan, bunun sonuçlarını da belirleyecektir. Böyle olunca, toplumlarda, iş bölümünü dayatma gücüne sahip olan insanların, diğerlerinden farklı sınıflar oluşturduğunu, insanlar ve sınıflar arasındaki mücadelenin, iş bölümünü dayatma ve sonuçlarını belirleme üzerine yapıldığını görürüz.

İnsanın değerleri, çevresiyle etkileşim içinde oluşup geliştiğine göre, bunların oluşumunda en güçlü etken, doğal olarak insanlar ve sınıflar arasındaki mücadeledir. Çünkü her insan bilinçi ya da değil, bu mücadelenin içindedir ve mücadelesinde, sahip olduğu değerler, en önemli araçlar olarak yer almaktadır: Mücadele azmi ne kadar güçlüyse, mücadele gücü o kadar yüksektir. Bu azmi sağlayan ise sahip olduğu değerler ve bu değerlere bağlılığıdır. Ancak asıl kargaşa da buradan doğmaktadır. Çünkü iş bölümünü dayatma gücüne sahip olanlar, diğerlerine göre sayıca çok daha azdır. Buna rağmen istedikleri iş bölümü örgütlenmesini sağlayabilmeleri, salt güçle gerçekleştirilemez. Özellikle, toplumsal çerçevenin büyümesi; toplulukların diğerleriyle entegre olarak daha üst seviyede toplumsal yapılar kurması, bu örgütlenmenin, sadece güce dayalı olarak gerçekleştirilebilmesi imkanını ortadan kaldırmıştır. Örneğin, en küçük sosyolojik birim olan ailede, sadece fiziksel güç dahi, iş bölümünü dayatma imkanı açısından yeterli olabilmektedir; erkek kadına, ebeveyn çocuğa, sadece fiziksel güçle bile istediğini yaptırma imkanına sahiptir. Ancak daha üst toplumsal yapılarda, örneğin ulusta, sadece güce dayalı bir iş bölümü tesisi mümkün değildir. Bu sebeple, güçlü olanlar, karmaşık toplumlarda, istedikleri örgütlenme biçiminin tesisi için, kitleleri ikna etmek zorundadır. İşte değerlerin oluşumuyla ilgili kargaşa da burada meydana gelmektedir. Çünkü hakim sınıflar, istedikleri örgütlenme biçimine kitleleri ikna edebilmek için, uygun motivasyon araçları bulup geliştirmektedir. Bu motivasyon araçlarını, ideologlarıyla el ele oluşturup, kitlelere empoze etmektedirler. Dolayısıyla her ideoloji, aynı zamanda, kitleleri ikna amacıyla oluşturulan yeni bir değerler sistemi niteliği taşımaktadır. İnsanın değerleri de, çevresiyle etkileşim sonucunda şekillendiğinden, çoğu kez yapay olarak oluşturulmuş, uyutmaya yönelik ideolojik değerler, bu hususta etkili olmaktadır.

Bu anlamda, değişmeyen, mutlak doğru ve mutlak adil değerler var mıdır? Yoksa insanı sürekli olarak etkileyip değiştiren değerler sistemi de sürekli olarak değişmeye mi mahkumdur?

VARLIK FELSEFESİ
Materyalizm açısından incelendiğinde, mutlak değerlerin bulunduğunun kabulü mümkün değildir. Çünkü madde, sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Yönlendirici başka bir güç de olmadığına göre, madde değiştikçe, onun bir türevi olan insanın ve değerlerinin de değişmesi kaçınılmazdır.

İdealist açıdan bakıldığında ise maddeyi ve gelişimini belirleyen bir mutlak güç olduğuna göre, bu mutlak güç tarafından belirlenmiş mutlak değerler de bulunmalıdır. Kanımca, evrensel gelişimi belirleyen yasaların varlığı kabul edildiği halde, bu yasaları belirleyen bir gücün, bir mutlak aklın varlığını reddetmek çelişki oluşturmaktadır. Çünkü her yasa, mutlak olarak onu belirleyen bir güç ve aklın sonucudur. Yasa varsa, yasa koyucu da olmak zorundadır. Bilimsel tespitlerle isimlendirilen yasaların tümü, materyalist felsefenin de kabulündedir. Hatta, materyalizmin temeli bu bilimsel yasalardır. Fizik yasaları, kimya yasaları, biyoloji yasaları vs. materyalist felsefenin de kabulündedir. Ancak bunların kendiliğinden olduğu, maddenin özüne ilişkin bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa bilimin açıklayamadığı, tekilliklerdeki yasaya uymazlık, yasanın kendiliğinden olduğu iddiasını havada bırakmaktadır:

umut_hayat
05-06-07, 18:24
Evrenin sürekli genişlemekte olduğu bilimsel bir gerçekliktir. Bu genişlemenin, evrensel gelişme yasaları çerçevesinde gerçekleştiği de izahtan varestedir. Ancak, evren halen genişlediğine göre, süreci tersine çevirince, karşımıza bir tekillik veya bir başlangıç noktası çıkmaktadır. Çünkü evren bir milyon yıl önce, şimdikinden daha küçüktü. Bir milyar yıl önce ise, ondan da küçüktü. Tarih daha da geriye gittiğinde işte ya bir başangıca ya da bu tekilliğe ulaşmaktayız. Bilim insanlarının “büyük patlama” dediği ana geldiğimizde, karşımıza tekillik çıkmaktadır. Materyalizm bunu, bir tekil durum olarak adlandırmaktadır. Bundan öncesi yokluk olarak kabul edilmediği için, belirtilen durumda maddenin sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimde olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, bu durumda, bilimsel yasaların uygulanamayacağı da kabul edilmektedir2. Çünkü bu durumu açıklayacak hiç bir bilimsel yasa yoktur. Bilimsel yasalar, bu tekillik anında geçerliliklerini kaybetmektedir.

Bilimsel yasaların geçerliliğini kaybettiği böyle bir tekillik varsa, bunların maddenin özünden kaynaklandığını, kendiliğinden var olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü kendiliğinden olan, özden kaynaklanan, her durumda geçerliliğini sürdürmelidir: Eğer büyük patlama, bir başlangıç anı değil de, bir tekillik ise tüm yasaların o tekillik içinde de varlığını sürdürmesi gerekirdi. Eğer yasa, bu durumda geçerliliğini yitiriyorsa, maddenin kendisinden kaynaklanmıyor demektir: Tekillik diye adlandırılan olgu, maddenin bir durumu değil, bir başlangıç anı olmalıdır.

Aynı şekilde aklın, maddenin türevi olduğunu kabul etmek de imkansızdır. Çünkü madde yokken ya da ilk tekillik durumunda akıl da olmasaydı, maddenin gelişimini belirleyen yasanın ihdası gerçekleşemezdi. Çünkü materyalizm açısından akıl, maddenin türevidir ve onun gelişmesiyle ortaya çıkar: Madde gelişerek canlıyı oluşturur, canlı gelişerek insanı oluşturur, insan zekayı geliştirir ve bu gelişim aklı ortaya koyar. Bu açıklamaya göre aklın, bahsedilen ilk tekillik durumunda varlığı kabul edilemez. Bu durumda bir akıl da yoksa ve aynı durum için uygulanabilen bilimsel yasalar bulunmuyorsa, sonraki gelişimi belirleyen yasalar nasıl ortaya konmuştur?

Gerçekten de, maddenin gelişimini belirleyen bir yasalar silsilesi -ki kanımca belirleyebildiğimiz tüm bilimsel yasalar, bir tek evrensel gelişme yasasının çeşitli görüntülerinden ibarettir- mevcuttur ve bu, başlangıç anından ya da ilk tekillik durumundan, yani büyük patlamadan itibaren yürürlüktedir. Ancak büyük patlama, bir başlangıç anı değil de, maddenin sonsuz yoğunluk durumu olarak kabul edildiğinde, bu yasalar bu durum için geçerliliğini kaybetmektedir. Üstelik bu durum için henüz aklın varlığını, en azından geliştiğini ileri sürmek mümkün değildir. O halde bu yasalar nasıl ortaya çıkmıştır? Maddenin özüne ilişkin değildir, çünkü maddenin en az bir durumu için uygulanmamaktadır. Bu yasaların, maddenin ürettiği aklın disiplini olduğu da kabul edilemez, çünkü, aynı durum için yasa koyacak kadar gelişmiş akıldan söz etmek mümkün değildir. Ancak bu tekil durumun sonrası için geçerli ve değişmez bir yasa ya da yasalar silsilesinin varlığı da kesindir. O halde bu disiplini oluşturan başka bir aklın varlığı zaruridir. İşte bu, mutlak akıldır; maddenin dışında olan akıldır.

Mutlak akıl-mutlak güç, madde ve enerjinin birbirine dönüşebilen temel yapı taşını ve bunların ne surette birbirine dönüşebileceğini, nasıl gelişeceğini belirleyen temel yasayı yarattı. Bundan sonraki tüm gelişim, bu değişmez yasa çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, darvinizmle dinsel bakış açısı çatışmamaktadır. Çünkü canlının sudan çıkması, gelişerek çok hücreli yapıya dönüşmesi, onun da gelişerek insanı oluşturması, mutlak aklın koyduğu temel gelişme yasası çerçevesinde ise bunun, dinsel metinlerin özünde yatan yaratma olgusuna ters düşen bir yanı yoktur. Gerçekten de gelişen temel yapı taşını yoktan var eden, yani insana dönüşen maddeyi yaratan, mutlak güçtür. Bu temel yapı taşının, insanı oluşturması için geçen süreci yöneten yasayı yaratan da aynı mutlak güçtür. Yani tanrının yoktan varettiği temel yapı taşı, yine tanrının ihdas ettiği evrensel gelişme yasasına tabi olarak insana dönüşmüş ise insanı tanrının yarattığı kuşkusuzdur. Önemli olan, dinsel metinleri doğru yorumlamak; yani özünü anlamaktır. Bu da tabii ki insanlığın gelişimiyle paralel olarak gelişecektir. İnsanlık, tabiatla olan mücadelede çevresini tanıdıkça, varlığını anladıkça, bilgisini artırdıkça, bilimsel yasaları kavradıkça, dinsel metinler hakkındaki anlayış ve yorumu da değişecek ve gelişecektir.

umut_hayat
05-06-07, 18:24
Mutlak akıl, maddenin her zerresinde, enerjinin her biriminde varlığını sürdürmektedir. Çünkü her şeyin özüdür. Tabii ki, evrenin gelişiminin, kendi ihdas ettiği yasalar çerçevesindeki seyrine müdahale etmektedir. Ancak bu müdahale, her bir zerrede tecelli eden varlığı vasıtasıyladır. İnsan, zekası geliştikçe, evrensel gelişme yasalarını daha büyük ölçekte kavramaktadır. Her geçen an, o ana kadar elde ettiği bilgi birikimine yenilerini eklemekte, her geçen gün, evrensel gelişme yasasının bir başka yönünü keşfetmektedir. Bunlara nüfuz ettikçe, gerçekliği daha iyi kavramakta, aynı zamanda bu yasayı, işine yarayacak şekilde kullanmayı öğrenmektedir. Böylece evrensel gelişimin seyrine müdahale edebilmektedir. İnsanın diğer canlılardan farkı, yaşam enerjisinin daha yüksek frekanslı olmasıdır. Frekansın yüksekliği, mutlak akla yakınlaşmayı sağlar. Mutlak akla yakınlaştıkça, evrensel gelişme yasası daha rahat kavranır ve evrensel gelişimin seyrine müdahale daha da kolay hale gelir. Bu daha yüksek frekanslı yaşamsal enerji formunda daha da etkili sonuçlar doğurur. Kısaca mutlak aklın, evrensel gelişme seyrine müdahalesi, belirtilen surette gerçekleşir.

İşte bu amaçla, yani, evrensel gelişimin seyrine olumlu müdahale için, yaşamsal enerji frekansını yükseltebilmek önemlidir. Çünkü frekans yükseldikçe, mutlak bilgiye ulaşma yolu kısalmaktadır. Mutlak akıl, bu amaca ulaşmanın yollarını da göstermiştir: Negatif enerji kaynağı olan kütleden kaçmak; pozitif enerji kaynağına yönelmek. Madde, atom altı parçacık seviyesinde incelendiğinde, çok daha kaba frekanslı enerji formudur. Frekans düştükçe, yoğunluk artar ve kütle, hareketi olumsuz yönde etkiler. Burada da ciddi bir enerji yoğunlaşması vardır ama bu, hareketi sağlayan değil, engelleyen enerjidir; bu sebeple negatiftir. O halde yaşamsal enerjinin frekansının yükselmesi, negatif enerji kaynağı olan madde boyutundan uzaklaşmakla mümkündür. Madde boyutuyla insan, biyolojik bağımsızlık yanılsaması sebebiyle sonsuz ve sınırsız istekler içerisindedir. Üstelik sosyoljik bağımlılığını da göz ardı ederek, çevresindeki herkesi ve herşeyi kullanma eğilimindedir. Ancak bu onu, negatif enerji kaynağına yakınlaştırır. Oysa frekansın yükselmesi, bu kaynaktan uzaklaşmasına bağlıdır.

MADDE VE ENERJİDEN OLUŞAN İNSAN
Yukarıda, toplumsal gelişmeleri şekillendiren temel çelişkinin, sosyolojik bağımlılıkla biyolojik bağımsızlık arasında gerçekleştiği açıklanmıştı. Aslında bu temel çelişki, bir başka çelişkinin dışarıya yansıyan biçimidir: İnsanın maddesel yapısıyla, ona hareket sağlayan yaşamsal enerji formu arasındaki çelişki... Maddesel yapı, yani fiziksel beden, biyolojik bağımsızlık yanılsamasının kaynağıdır. Çünkü varlığını sürdürmek için sonsuz ihtiyaçlar içinde olan maddi beden, bu ihtiyaçların giderilmesi için de sonsuz isteklere sahiptir. Oysa maddi bedene yaşam sağlayan enerji formu, bütünselliğin bilincindedir. Frekansının yükekliğiyle orantılı olmak üzere, mutlak akıl ile doğrudan bağlantılı olan, bu enerji formudur. Yaşamsal enerji, evrende var olan -madde ya da enerji- her şeyin, aynı bütünün parçası olduğunun bilincindedir; biyolojik bağımsızlığın bir yanılsama olduğunun, maddi forma yaklaşmanın, frekansı düşüreceğinin farkındadır. Maddi bedenle enerji formu arasındaki bu ilişki, çatışma şeklinde kendisini gösterir. İlişkinin belirlendiği yer maddi bedene ait bir parçadır; beyin... Bu ilişkide üstün ve belirleyici olan maddi bedendir. Çünkü, enerji formu, bedenin yapısı ve yetenekleriyle bağlıdır. Beden, dış bir uyaranla karşılaştığında, bunu beyne aktarır. Beyin, kayıtlı bilgileri kullanarak, buna uygun emri verir. Enerji formu, emri yerine getirmek için gereken gücü sağlar. Enerji formu, dış uyarıların beyne aktarılmasında etkili olduğu gibi, bilginin kayıtlı olduğu beyin hücre grupları arasındaki ilişkiyi sağlayan da odur. Dolayısıyla enerji formu, hem bilgi kaydının aracıdır; hem bu bilginin kullanımının; hem de bilginin kullanımı sonucunda beynin verdiği emri hayata geçirmenin... Beyne bilgi kaydı, bilinçli olabileceği gibi, bilinç dışı kayıt da mümkündür. Çünkü enerji formu, sürekli olarak hareket halindedir ve bu hareket, sürekli olarak beyne kayıtla sonuçlanmaktadır. Bilinçli kayıt, maddi formla, enerji formunun uyumlu çalışmasının sonucudur. Bilinç dışı kayıtta ise bu uyum yoktur: Enerji formu, sürekli faaliyette olduğundan, maddi formun dış dünyadan aldığı bir çok uyarının beyne kaydını sağlar. Bilinç dışı yapılan kayıtta da, ilgili dış veriyle karşılaşıldığında, aynı mekanizma devreye girer ve beyin gereken emri verir. Ancak bu durumdaki insan, verilen emrin bilincinde değildir; bu sebeple emirlerin çoğunu bilinçaltı yürütür.

Beyne yüklenen bilginin kaynağı, kural olarak madde dünyasıdır. Maddi bedenin dış dünyayla, duyular vasıtasıyla kurduğu ilişki, bilginin kaynağıdır. Ancak enerji formunun mutlak akla ve mutlak bilgiye yakınlığı dolayısıyla, onun bilgisi çok daha gerçekçi ve çok daha doğrudur. Üstelik beyne kaydedilen bilgide, sadece maddi beden değil, yer yer enerji formu da etkilidir. Bilhassa, bilimsel çalışmada en önemli bilgi kaynağı olrak kabul edilen sezgi, enerji formundan kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, “altıncı duyu” olarak isimlendirilen sezgisel bilgi de enerji formundan kaynaklanmaktadır.

İşte evrensel gelişimde etkili olan çelişki, madde formla enerji formu arasında ortaya çıkandır. Enerji formu, maddi bedenin yukarıda açıklanan şekilde beliren komutlarını yerine getirir. Yer yer, maddi formu etkileyerek, olumlu bilgi kaydını temin etse de, asıl olarak onun sınırlarına tabidir. Çünkü emirleri veren beyindir ve maddi formun parçasıdır. Enerji formu, bilgi kaydında kural olarak sadece bir araçtır. Bu sebeple, bilginin doğruluğunu tartışma ve yanlış bilginin kaydını engelleme imkanı yoktur. Aynı şekilde, beynin verdiği emrin doğruluğunu tartışma ve yanlış emri reddetme gücü de bulunmamaktadır. Bu açıklama ışığında, evrensel gelişimin seyrine müdahale, insanda, madde formun sınırlarına tabi olarak enerji form tarafından yapılmaktadır. Nasıl ki, her bir birey, madde ve enerji formundan ibaret, bir çok mikro organizmanın birleşmesiyle oluşmuş ise, toplum da, bir çok insanın birleşmesiyle teşekkül etmiştir. İnsanın, kendisini oluşturan mikro organizmaların enerji formlarından daha yüksek frekanslı bir enerjiye sahip ollması gibi, kollektif bilince sahip olabilen toplum da, bireylerin sahip olduğundan daha yüksek frekanslı bir enerji doğurur. Bu da, evrensel gelişime vasıtalı müdahalenin kaynaklarından biridir. Bundan daha da yüksek frekanslı enerji formlarında ise maddi forma ihtiyaç yoktur ve evrensel gelişime doğrudan müdahale bu vasıtayla yapılmaktadır.

İNSANİ DEĞERLERİN OLUŞUMU
Mutlak aklın, evrensel gelişim seyrine olumlu müdahaleyi mümkün kılmak için, insanlığa gönderdiği mesajlar, özü itibariyle değişmez ve mutlak değerleri ihtiva etmektedir. Ancak insan, maddi formun sınırlarına tabi olduğu için, bu mutlak değerleri de tabi olduğu sınırlandırma çerçevesinde algılayıp anlamaktadır. Bu sebeple de, kendisini geliştirdikçe, bunlara ilişkin anlayışı farklılaşmakta ve gelişmektedir. Mutlak aklın gösterdiği değerler mutlaktır ama insanın bunlara verdiği anlam değişkendir. İnsanlık geliştikçe, mutlak değere, gerçeğine daha yakın anlam verilmektedir. Bu demektir ki, insanı yönlendirip şekillendiren mutlak değerler de, anlaşılıp uygulanması yönünden, insanın gelişimine paralel değişkenlikler arz etmektedir.

umut_hayat
05-06-07, 18:25
Dolayısıyla insan, değerlerini oluştururken, maddi bedenden gelen aşırı isteklerin etkisinden, biyolojik bağımsızlık yanılsamasından kurtulmak zorundadır. Sadece materyalist açıdan bakıldığında dahi, insanı diğer canlılardan farklı kılan, sosyolojik bütünlüğüdür. O halde asıl değer, insanın diğerlerinden aldığı değil, insanlık için verdiğidir; insanlığın gelişimine sağladığı katkıdır. O halde insan, sahip olduğu ürünlerle değerlendirilme yanılsamasından da kurtulmak zorundadır. Çünkü sahip oldukları, insanlığa verdikleri değil, insanlardan aldıklarıdır. Biyolojik bağımsızlık yanılsaması, insanın, sahip olduklarıyla değerlendirilmesine yol açmaktadır. Dayatma temelinde kurulan toplumsal örgütlenmeler de, bu şekilde kurulan değerler sistemini pekiştirmektedir. Çünkü değerler, dış dünyayla ilişki çerçevesinde geliştiğinden, güç, bu değerlerin en yükseği olarak kabul edilmektedir. İş bölümünü örgütleme gücüne sahip olan insan ve sınıflar, bunun sonuçlarını da belirlediklerinden, ürünün önemli kısmına sahip olmaktadır. Dolayısıyla sahip olunan ürün, gücün simgesi olarak kabul edilmektedir. Güçlü olduğunu göstermek isteyen insan da, bunun için aynı simgeye başvurmakta ve sahip olmaya özenmektedir. Böylece bir kısır döngü kurgusunda, en yüksek değer, sahip olunan ürün haline dönüşmektedir.

İdealist açıdan bakıldığında, durum daha da netleşmektedir. Çünkü bu açıdan bakıldığında, insanın madde ve enerji formundan oluşan varlığı da dahil olmak üzere, evrendeki her şey bir tek bütünün parçasıdır. Dolayısıyla bağımsızlık bir yanılsamadan ibarettir. O halde gerçek değer, mutlak aklın evrensel bütün için koyduğu ve belirlediği değerdir. İnsanın mücadelesi, bu mutlak değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. Bunun yolu ise enerji formunun frekansının yükselmesinden geçmektedir. Bu ise maddi formun etkisinden uzak kalmakla mümkündür.

M. İhsan Darende,
1 Tarihin Sonu Yoktur,
2 Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere (S.Say-M.Urul çevirisi) Sayfa: 129

umut_hayat
05-06-07, 18:25
Mistisizm, içe dönük çalışma yöntemleri ile beyinsel işlevlerin daha iyi kullanılmasını sağlamaktadır. Zekâ, insan duyularının sağladığı malzemeyi teşhis edip bütünleştiren bir yetenektir. İnsanın temel bilgi edinme yolu, duyuları vasıtasıyla, gerçekliği algılaması ve gerçekliğin algılayabildiği bölümünü, zihninde sınıflandırmasıdır. Bu nedenle de insanın bilgi edinme kapasitesi, algılama gücüyle orantılıdır. İnsanın çevresiyle ve tüm evrenle ilişkisi, enerji alışverişiyle gerçekleşir. Bu sebeple, önce madde-enerji dönüşüm ve iletim sistemini incelemekte fayda bulunmaktadır:

Kuantum seviyesinde madde ve enerji:
Madde ve enerji, bir madalyonun iki yüzü gibidir ve kuantum seviyesinde bakıldığında, maddenin temel yapı taşını oluşturan atom altı parçacıkların, sürekli olarak spinli hareket ettiği, bu hareketinse, enerji gibi dalgasal görünüm verdiği görülür. Daha doğrusu, bir parçacığın konumu ve momenti gibi belirli nicelik çiftlerinin aynı anda tam konumları belirlenemez ve bu hareket, dalgasal bir görünüm arz eder. Evrendeki toplam pozitif enerji miktarı ile toplam negatif enerji miktarı birbirine eşittir. Negatif enerji miktarı, aynı zamanda kütleye eşittir; çünkü kütle çekimi gücü, bizatihi negatif enerjiyi oluşturmaktadır. Madde enerjiye; enerji de maddeye dönüşebildiğinden, aynı zamanda, pozitif enerji, negatif enerjiye; negatif enerji de, pozitif enerjiye dönüşebilmektedir. Kütle, negatif enerjinin başlıca kaynağıdır. Kütle büyüdükçe, nesnenin yayınladığı negatif enerji miktarı da büyür. Diğer yandan, pozitif enerji de, her gerçek parçacıkla; daha doğrusu onun işgal ettiği uzay-zaman alanı ile sürekli etkileşim halindedir. Bir gerçek parçacığın işgal ettiği alana etkiyen pozitif enerji, bu alanda, gerçek parçacıkla da etkileşime girer: Gerçek parçacık, pozitif enerjinin bir miktarını soğurur geri kalanını yeniden yayınlar. Böylece, bir miktar pozitif enerji, kütleye; yani, negatif enerjiye dönüşmüş olur.

Bir gerçek parçacığın, pozitif enerji taşıyan parçacık ile bu suretle etkileşmesi sırasında; kuvarklar (ve alt leptonlar) bir yandan pozitif enerjiyi soğurup, diğer yandan kalanını yeniden yayınlarken ve bu arada bir uzay-zaman alanını terk edip, (bitişik) diğer uzay-zaman alanına giderken, yayınladıkları pozitif enerji parçacığının yarattığı uzay-zaman alanı sebebiyle, birbirlerinden uzaklaşma eğilimine girerler. Ancak, gerçek parçacıklar aynı zamanda (durgun halde dahi) kütleli olduğundan, sürekli olarak negatif enerji taşıyan parçacıkları da yayınlamaktadır.

Görüldüğü gibi, kuantum seviyesinde bakıldığında, evrende bulunan her çeşit enerji, sezilgen parçacıklar vasıtasıyla taşınmaktadır. Örneğin, ışık ışınını taşıyan parçacığa “foton” denir. Ses enerjisini taşıyan parçacığa ise “fonon” adı verilmiştir. Kütle çekim gücünü taşıyan parçacığın ismi ise “graviton”dur. Evrende bulunan her şey, işte bu şekilde birbirine dönüşebilen atom altı parçacıklar ve enerjiden oluşmuştur. İnsan vücudu, hücreleri, genleri de aynı şekilde, bu atom altı parçacıklar, enerji paketleri ile bunlar arasında sürekli olarak enerji taşıyan sezilgen parçacıklardan oluşmuştur. Bir elektron (You can see links before reply) mikroskobu ile bakıldığında, evrendeki her şey gibi, insan vücudunun da, sürekli hareket ve değişim halinde olan parçacıklar ve enerji yığınından ibaret olduğu anlaşılacaktır.

İşte bu sezilgen parçacıklar, taşıdıkları paketin içerdiği tüm bilgiyi de beraberinde bulundurur. Her atom altı parçacık, sürekli olarak, bir miktar pozitif enerji alıp, bunun bir miktarını soğurup, bir miktarını ise yeniden saldığından, yeni salınan enerji parçacığı, kendisini salan atom altı parçacığın bilgi ve özelliklerini de barındırmaktadır. Dolayısıyla atom altı parçacıklar arasındaki enerji alışverişi, aynı zamanda bilgi alışverişidir. Enerjiyi soğuran parçacık, bunun içerdiği bilgiyi de soğurmaktadır.

Ham bilginin beyin hücrelerine depolanması:
İnsanın çevresiyle ilişkisi de bu yöntemle sağlanır. Enerji parçacıkları, insan vücudundaki atom altı parçacıklar tarafından soğrulduğunda, taşıdıkları bilgi, sinir sistemi vasıtasıyla beyin hücrelerine taşınır ve burada depolanır. Buraya kadar, insanla diğer canlılar, hatta diğer varlıklar arasında (bilginin beyne taşınıp depolanması dışında) fazla bir fark yoktur. Çünkü tüm atom altı parçacıklar arasında, enerji alışverişi suretiyle sürekli bir bilgi aktarımı mevcuttur. İnsanın diğerlerinden farkı, beyin hücrelerine depolanan bu bilgiyi, sınıflandırabilmesinde, kullanabilmesinde, bununla çevreyi tanımasında, evrensel gelişimi yöneten bilimsel yasaları tespit edebilmesinde, bunları kullanarak, evrensel gelişime müdahil olabilmesindedir. Burada önemli olan, depolanan bilginin, bilinçli olarak kullanımıdır. Bilinçli kullanım için, bilgi kaydının da bilinçli olarak yapılması gerekmektedir. Ya da, bilinçli depolanmış olmasa da, bu bilgiye bilinçli olarak ulaşabilmenin yolunu bulmak şarttır.

Her enerji paketi, ilişkili olduğu atom altı parçacıkla ilgili veya doğrudan kendisine ait bilgiyi de içermekte olup, bu bilginin depolanması, bu paketi soğuran atom altı parçacıkla, bu parçacıklar arasında iletişim sağlayan enerji forumunun frekansına bağlıdır. Frekans düşük ise atom altı parçacıklar arasında bilginin taşınması mümkün olmayacak, her parçacık, sadece, soğurduğu enerji paketinin kaba bilgisine sahip olabilecektir. Ancak bu parçacıklar sistemli bir şekilde bir araya gelmiş ve bunlar arsında bilgiyi taşıyan yüksek frekanslı bir enerji formuyla bütünleşmiş ise birbirlerine bilgi aktarımı da mümkün olabilecek, üstelik aktarılan bilginin, bir parçacıklar grubuna depolanması imkânı ortaya çıkacaktır. İnsan yaşamı, bedenin hareket etmesini, gelişmesini, yenilenmesini sağlayan yüksek frekanslı enerjiden ibarettir. Özü itibariyle canlı cansız her cisim, atom altı parçacıklarla bunlar arasında sürekli olarak taşınan enerji paketlerinden müteşekkildir. Ancak canlılara ayırt edici vasfı sağlayan, bunların terkibindeki enerjinin yüksek frekanslı olmasıdır. Hayvanlar da bir yaşamsal enerji formuna sahiptir ancak frekansı düşüktür. Böyle olduğu için, hayvanlar da bilgi depolayabilir ama yaşamsal enerji formu düşük frekanslı olduğu için, depolayabildikleri bilgi sınırlıdır. Keza bu bilgiyi kullanma imkânı da sınırlıdır, çünkü yaşamsal enerji formu, sınırsız bilgi aktarımına müsait değildir.

umut_hayat
05-06-07, 18:26
Söylenenleri örnekleyelim: Herhangi bir cisme ulaşan ışık ışını (bunu taşıyan foton), cismin atom altı parçacıkları tarafından soğrulup, yeniden salındığında, o cismin parçacıklarının özelliklerini taşımaya başlar. O foton, insan gözüne ulaştığında, taşıdığı bilgi, sinir ağı aracılığıyla ve elbette enerji aktarımı yoluyla, beyin hücrelerine iletilir. Beyin hücrelerinde bu bilgi depolanır. Bu sayede, yani o cismin bilgisini taşıyan fotonun bu bilgiyi aktarması sonucunda, hem o cismi, rengini, şeklini büyüklüğünü görürüz, hem de bu bilgi, beyin hücrelerine depolanır. Aynı şekilde, fononla taşınan enerji de, taşıdığı bilgiyi, kulak hücrelerine iletir ve sinir sistemi aracılığıyla bu bilgi, beyne aktarılır. Bu sayede hem o sesi duyarız, hem de bu bilgi de beyin hücrelerine depolanır. İşte insanın çevresiyle bağlantısı, tam olarak bu şekilde bir enerji aktarımı ve bunu sağlayan sezilgen parçacıklar vasıtasıyla gerçekleşir.

İlk olarak, duyu organlarınca atom altı parçacıkları vasıtasıyla alınan bu bilgiyi, beyne aktaran ve orada depolanmasını sağlayan, yaşamsal enerji formudur. Bilimsel olarak söylemek gerekirse bu, “biyoelektirk enerji”dir. Evrende ve insanın çevresinde o kadar çok foton, fonon, graviton ve daha enerji taşıyan sezilgen parçacık mevcuttur ki, duyu organlarımızın atom altı parçacıkları, sürekli olarak bunlarla temas ve dolayısıyla, sürekli olarak, bunların taşıdığı kodların aktarım ve iletimi ile meşguldür. Vücut öyle bir programla çalışmaktadır ki, bu suretle alınan bilgi, sürekli olarak beyne depolanmaktadır. Ancak depolanan bilginin tasnifi ve insan tarafından kullanılması, bilginin depolandığı beyin hücre grupları arasındaki enerji akışının düzenlenmesi suretiyle gerçekleşir. Bir başka deyişle, sürekli olarak enerji (ve dolayısıyla bilgi) alışverişi içinde olan vücut, sinir sistemi ve yaşamsal enerji formu aracılığıyla, aldığı bilgiyi sürekli olarak beyin hücrelerine depolamaktadır ama bunların tasnifi, ancak, enerji alkışının kontrol edilmesi sayesinde mümkündür. Eğer insan, beyin hücrelerine depoladığı bilgiye ulaşmak, depoladığı bilgiyi, diğerleriyle ilişkilendirmek, bunu kullanarak tanımlar yapmak, bilgi grupları oluşturmak istiyorsa, hücre grupları arasındaki aktarımı sağlayan yaşamsal enerji formunu yönlendirmek zorundadır.

Bilinç ve bilinçaltı:
İşte bilinç ile bilinçaltı arasındaki ilişki bu noktada yatmaktadır. Enerji ve buna bağlı bilgi aktarımı, sürekli olarak mevcuttur ve alınan bilgi, sürekli olarak beyin hücrelerine depolanmaktadır ama insan çoğu zaman, bu işleyişin farkında değildir. Bilinç, iki şekilde devreye girer: Birincisi olan bilinçli bilgi depolama işleminde irade mevcuttur, yani insan, bilgiyi sakladığını bilir, yaşamsal enerji formunu, bu bilgiyi istediği zaman geri çağırabilecek şekilde yönlendirir. İkincisi ise farkında olmadan depolanmış bilgiye ulaşmanın yollarını öğrenir, enerji formunu, bu bilgiyi çağıracak şekilde yönlendirir. Bu iki durumda, bilinçten söz etmek mümkündür. Enerji formunun irade dışındaki çalışmasıyla bilgi depolama ve bilginin yine irade dışında, vücudun otomatik çalışma sistemi içinde etkili olması ise zihnin, bilinçaltı olarak isimlendirdiğimiz durumudur.

Doğal olarak, insanın algılama gücü, yaşamsal enerji forumunun frekansının, çevresindeki enerji paketlerinin frekansı ile çakıştığı ölçüde yükselir. İnsan, algılayabildiği frekansın üstünde ve altında frekansa sahip enerji paketlerini ve bunların taşıdığı bilgiyi soğuramaz. Örneğin, mor üzerindeki ya da kırmızı altındaki frekansa sahip enerji paketlerini algılayamaz ve dolayısıyla göremez. Ancak bu frekanstaki enerjiyi soğurup, kendi algılayabildiği frekansa tahvil edebilen mekanizmaları gerçekleştirebildiği ölçüde, bunlarla taşınan bilgiye de sahip olabilecektir. Bunun yerine, yaşamsal enerji formunun, buna beyin enerjisinin de diyebiliriz, dalga boyunu ve dolayısıyla frekansını değiştirmeyi öğrenebilen insan, daha önce algılayamadığı enerji paketlerini algılayabilir, bunlarla taşınan bilgiyi depolayabilir. Evrende her şey iç içe ve birbiriyle bağlantılı olduğu için, işleyiş ve gelişme yasaları da onu teşkil eden tanecik ve enerji paketlerinden elde edilebilir.

Keşfetmek, önceden depolanmış bir bilgiyi gerektirir. Elbette keşif realiteye ilişkindir. Ancak öncelikle realitenin, insan tarafından algılanmış, onu temsil eden bilginin de beyin hücrelerine depolanmış olması gerekmektedir. Keşif, işe depolanan bu bilginin bilinçli kullanımı ile olguların yeni bir dizilimi, bilginin yeni bir gruplandırmasıdır. Böyle olduğu için keşif, bilinçli bir insani faaliyettir. İnsanın, farkına varmadan depoladığı bilgiye ulaşması da keşiftir. Bütün bu faaliyet, özünde, maddi bedenin, enerji formunu yönlendirme yeteneğine bağlıdır. Özetlersek, maddi bedenin, enerji formunu kontrol ederek depoladığı bilgi, bilinçli olarak edinilmiş bilgidir. Bu kontrol ve yönlendirme dışında depolanan bilgi ise bilinçaltı edinilmiş bilgidir. Bilinçaltı depolanan bilgi, bunlara erişmenin, yani bunları keşfetmenin yolu bilinmiyorsa, ancak, vücudun otomatik fonksiyonları itibariyle ve otomatikman kullanılabilir ki bu da bilinçaltının hayata geçmesinin yoludur. Buna karşılık bilinçaltı depolanmış olsa da, enerji formunu bu bilgiye ulaşacak şekilde yönlendirme, bilinçli bir keşif yoludur.

O halde, “insan, ancak keşfedebildikleri kadarını bilir” önermesi, doğrudur. Çünkü burada bilmekle kastedilen, bilgiyi bilinçli kullanma, tasnif etme, kavramları oluşturmadır. Görüldüğü gibi, ham bilginin insan beynine depolanması başka bir şeydir, bunun işlenmesi, bilince çıkartılması, tasnifi ve kullanılması başka şey. Bu sebeple keşfetme, son tahlilde, her zaman içe dönük bir faaliyettir: Bilinçsizce depolanmış ham bilginin işlenmesi, bir keşfetme yöntemidir. Bilginin bilinçli bir şekilde depolandıktan sonra işlenmesi de bir keşfetme yöntemidir. O halde, keşfetme, algılanan dış dünyaya ilişkin ham bilginin beyne depolanmasından sonra başlayan süreçtir. Bu anlamıyla keşfetme, bir bilgi edinme yöntemidir.

Bilgi edinme, beyin hücrelerine depolanmış ham bilginin işlenmesi yöntemi olunca, bu faaliyetin içe dönük olması zarureti ortaya çıkar. Biyoelektrik enerjinin, bilgiyi taşıyan beyin hücre grupları arasındaki hareketini kontrol etmek, yönlendirmek, yönetmek, en ciddi bilgi edinme yöntemlerinden birisidir. Bu yönetim sayesinde insan, depolanmış ham bilgiyi işleyebilir, tasnif edebilir, kavramlaştırabilir, somutu soyutlaştırabilir. Bunların tümü, doğru düşünme, düşünceyi yönetme yöntemleri ile elde edilebilecek sonuçlardır. Ancak ne olursa olsun, düşünceyi yönetme yöntemleri, içe dönük, beyin hücreleri arasındaki aktarımı sağlamaya yönelik yöntemlerdir. Elbette, bilgilenme sürecinde oluşturulan kavramlar, insanın realiteye dönük bakış açısını da belirleyecektir. Bu bakış açısına göre, bilinçli bilgi depolama faaliyeti, realitenin sadece belli alanlarının ve daha dikkatle gözlenmesini mümkün kılacaktır. Bu suretle edinilen bilgi, bakış açısının kaçınılmaz etkisi altında gerçekleşecektir, çünkü gözlem sonucu beyne yüklenen ham bilgi, işlenirken, bakış açısına göre tasnif edilecektir ki asıl bilgilenme süreci de budur. İşte burada, bütünsel bir felsefenin etkisi altında bilgilenme faaliyeti son derece büyük bir önem taşır. Böyle bütünsel bir bakış açısına sahip olan insan, ham bilgiyi işlerken, bu bakış açısının etkisi ile tasnif eder, değerlerini buna göre oluşturur ve yaşamını bu felsefe doğrultusunda yönetir. Bu bakış açısı ve bütünsel felsefe, insana, düşüncelerini yönetme imkânı sağlar. Düşüncelerini yönetebilen, yani enerji formunun hareketini yönlendirebilen insan, duygularını ve hayat hissini de kontrol edebilen insandır.

Sadece buraya kadar yapılan açıklama bile, bilinçli bilgi edinme faaliyetinin, içe dönük olduğunu ortaya koymaktadır: Dış dünya ile yapılan sürekli enerji ve buna bağlı bilgi alışverişi sonucunda, bilerek ya da istem dışı bir şekilde beyin hücrelerine depolanmış olan ham bilginin işlenmesi, bu hücre grupları arasındaki biyoelektrik enerji akışını kontrol edip, yönlendirebilmekten geçer. Bu yönlendirme faaliyeti ise insanın dışında, dış dünyada değil, içinde gerçekleşir. Bunun dışında, tüm evreni yöneten evrensel gelişme yasasına vakıf olmak, bir yandan beynin depoladığı ham bilginin işlenmesine ihtiyaç duyar, diğer yandan, zaten bilince sahip yüksek frekanslı yaşamsal enerji formunun rasyonel kullanımına. Ancak bu son önerme, inançla da ilgili olduğu için, tartışma konusu yapmanın gereği de yoktur, yararı da. Önemli olan, sadece beyne depolanmış ham bilginin işlenebilmesi anlamında bilgilenme sürecinin dahi, içe dönük olduğunun ortaya konmasıdır.

umut_hayat
05-06-07, 18:26
Özetlersek, beyin hücrelerine depolanan ham bilgi, karmakarışıktır. Her bir enerji paketi, ilişkili olduğu evren parçasıyla ilgili karmakarışık bilgiler yumağını da birlikte taşımakta ve bu bilgi yumağı, beyin hücrelerine ayırt edilmeden depolanmaktadır. Bunu ayırt etme ve işleme görevi, yaşamsal eneri formunun frekansının artırılabilmesiyle ve doğru yönlendirilmesiyle yerine getirilebilecektir. Bu sebeple, yaşamsal enerji formunun frekansı yükseldiği ölçüde, beyne depolanan ham bilgiden, evrensel gelişme yasalarının çıkartılması; evrenin her köşesinden gelen fotonların bıraktığı karmakarışık bilgi yumağının tam bir analizi ve böylece evrenin gerçekliğinin kavranması mümkündür. Dolayısıyla, evreni kavramak, evrensel gelişme yasalarını tespit etmek isteyen insan, yaşamsal enerji formunun (beyin enerjisi de denilebilir) frekansını dalga boyunu değiştirebilmeyi öğrenmek zorundadır. Bunu yapabildiği ölçüde, evrensel gerçekleri, dışarıdan değil, beyne depolanmış bilgi yumağından elde edebilecektir. Frekans değiştirebilmeyi öğrenmek ise içe dönük çalışmaları, düşünce yoğunlaştırma tekniklerini ve hepsinden önemlisi, negatif enerji kaynağı olan maddi bedenin isteklerinden uzaklaşıp, yüksek frekanslı bir enerji biçimi olan yaşamasal enerji formuna yaklaşmayı gerektirmektedir.


Mistik uygulamalar akıl dışı mıdır?
Burada mistisizmin ve mistik faaliyetlerin sanıldığı gibi akıl dışı olmadığına dikkat çekmek gerekir. Tüm mistik felsefi akımların ortak yönü, dünyevi isteklere gem vurmak ve kendisi gibi ve kendisi kadar, diğer insanları da sevmekten geçer. Bu sonuca ulaşmak için önerilen ise yoğunlaşma yöntemleri uygulanmak suretiyle gerçekleştirilen bireysel deneyim teknikleridir. Bunların hemen tümünde, bu bireysel deneyimlerin yaşanabilmesi için, o ana kadar duyular yoluyla elde edilmiş her türlü bilginin dışlanması ve yok sayılması gerekli görülür. Gerçek bilginin, duyular yoluyla değil, içe dönerek, iç dünyada bütünleşerek elde edilebileceği kabul edilir. İşte bu yönüyle mistisizmin akıl dışı olduğu, akla hücum ettiği, cahilleşmeyi hedeflediği ileri sürülmektedir. Ancak, mevcut bilginin tamamen dışlanması zaten mümkün değildir. Sadece bir başka bütünsel bakış açısına göre bilgi yeniden sınıflandırılabilir, ham bilgi yok edilemez ama bakış açısı ve tasnifi değişebilir. Bu açıdan bakıldığında, mevcut bilginin dışlanması ilkesi, sadece tasnifin yeniden yapılması, kavramların bu bakış açısına göre yenilenmesi anlamı taşımaktadır. Bu faaliyet de elbette beyin hücreleri arasındaki enerji akışının kontrolü sayesinde yapılacaktır. Yani dış dünyadan duyular yoluyla alınan ham bilginin, yeni bakış açısına göre yeniden işlenmesi söz konusudur. Dolayısıyla, mistik öğreti tersini ileri sürse de, beyin hücrelerine yüklenmiş ham bilginin tamamen devre dışı bırakılması, silinmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Üstelik bu faaliyette, zekânın dışlandığı da kabul edilemez, çünkü insan, yeni bakış açısına göre tasnifi, yine bu yeteneği sayesinde yapacaktır.

Bilginin içe dönerek edinilmesi süreci ise yukarıda açıklandığı gibi, akıl dışı bir davranış değildir. Tekrar edelim ki, beyin hücrelerine yüklenmiş ham bilgiyi işlemek için, bu hücre gruplarına erişmek, beyin enerjisini (buna biyoelektrik enerji de denebilir, kullanmayı tercih ettiğim kavram, “yaşamsal enerji forum”dur), bu bağlantıları kuracak şekilde yönetmek gerekmektedir. Bu yöntemlerin keşfi ise doğal olarak içe dönük bir çalışmayla mümkündür. O halde, mistisizmin, bilgi edinme aracı olarak içe dönük çalışmayı öngörmesi, akıl dışı bir davranış değildir. Elbette mistisizm, içe dönük çalışmayı, sadece, hatta belki de hiçbir zaman, beyin hücrelerine yüklenmiş ham bilginin işlenmesi maksadıyla önermemektedir. Mistik öğretinin bu önermedeki asıl amacı, tanrısal olan, bütünsel ve mutlak bilgiye ulaşmaktır. Benliği yenmek suretiyle, tanrısal öz ile aradaki engellerin kaldırılmasıdır asıl amaç. Ancak felsefi bir tartışmada, inancı referans gösterme imkânı bulunmadığı için, akılcılık değerlendirmesini, bu asıl maksada göre değil, uygulanan yöntemin gerçek niteliğine göre yapmak daha doğru olacaktır. Bu yönüyle bakıldığında ise, içe dönük çalışmaların tümü, ham bilginin, farklı bir bakış açısına göre yeniden işlenmesini sağlamaya yöneliktir. Böyle olduğu için de akıl dışı değildir. Sonuçta yeni, düşünme, düşünceyi yönlendirme ya da yönetme, bilgiyi yeniden tasnif etme yöntemleri araştırılmakta ve uygulanmaktadır. Kişisel deneyim adı altında uygulanan yöntemler, düşüncenin yoğunlaştırılmasını sağlamaktadır. Düşüncenin yoğunlaştırılabilmesi ise, biyoelektrik enerji akışını yönetme imkânı sağlamaktadır. Böylece bu uygulamalar, dayandıkları felsefi temel tersini ileri sürse de, beynin ve onun türevi zekânın en etkili kullanım yollarını hayata geçirmektedir.

Mistisizmde öngörülen bütünsel bakış açısı ise hiçbir şekilde insanın kendisini kurban etmesi temelinden yükselmemektedir. İnsanın nefsini yenmeye çalışması, kendisini yok etmesi demek değildir. Başkasını sevmek, başkası için çalışmak, kendisini feda etmek değildir. Mistik bakış açısı, evreni bütünsel olarak görebilmeye yöneliktir ve buna göre her şey, tanrısal özün bir tezahür biçiminden ibarettir. Buna kişinin kendisi de dâhildir. Burada temel alınan görüş, başkasını da kendisi gibi görebilmektir; başkasını da kendisi gibi sevebilmektir; yaratığı, yaratandan ötürü sevebilmektir. Bunun için kendisini sevmekten vazgeçmek, kendini feda ya da kurban etmek gerekmez. Çünkü kendisi de yaratanın bir tezahür biçimidir. Bunlar, savunma amaçlı olarak yazılmamıştır. Ya da amaç, tanrısal özün varlığını tartışmak, mistik felsefinin doğruluğunu ispatlamak değildir. Amaç, mistik inanışa göre dahi, kendini kurban etme gerekliliğinin bulunmadığını ortaya koymaktır. Üstelik kendini dünyanın merkezine koyan düşünceye nispetle, başkası için çalışabilmeyi, başkasını kendisi gibi sevebilmeyi öğütleyen düşünce, çok daha rasyoneldir. Çünkü iş güç, emek ve bilgi paylaşımı, gönüllülük esasına göre gerçekleştirilebildiği takdirde, üretim, bilim, teknoloji artışı çok daha hızlı gelişir ve bu, ortak refahın artması, insanın kendisinin de çok daha iyi koşullarda yaşaması anlamına gelmektedir. Oysa insan, dünyanın merkezine kendisini koyduğu takdirde, bu tüm insanlık için geçerli bir ilke olacağına göre, iş bölümü, dayatma esasına göre kurulur ve bu, ciddi bir kaynak israfı anlamı taşır. Çünkü bu düşünceye göre, insanın çevresindeki her şey ve diğer insanların iş gücü de, onun istifadesine sunulmuş araçlardır. Herkes karşısındakine böyle baktığı sürece, güçlü olan, diğerine işini dayatabilir, güçsüz olan ise iş bölümüne mecburen riayet eder. Bu sistemde, güçlü olan toplumsal sınıflar, üretim ağının dışında, paylaşım ağının içinde yer alır ve işte bu olgu, ciddi bir kayna israfına sebebiyet verir.

Son olarak, tüm dinler için en dogmatik inanç sistemlerini esnekleştiren, bireysel deneyime verdiği önemle, kişisel özgürlük alanını geliştiren mistisizmdir ve bunun, tarihsel bağlamı dışında değerlendirilmesi de yanlıştır.

Av. M. İhsan DARENDE

umut_hayat
05-06-07, 18:26
Dinsel kaynaklarla bilimsel görüşler arasında bir çok alanda ortaya çıkan tartışmayı, mistisizm -özü itibariyle incelendiğinde- uzlaştırmaktadır. Varoluşa ilişkin farklı görüşler Dinsel kaynakların yaradılış anlayışı ile gözlem ve deneye dayalı bilimsel düşüncenin, hayatın oluşumu konusundaki kabulleri temelden farklıdır ve istisnalar bir yana bırakılırsa, öteden beri, birbiriyle çatışma halindedir. Hemen tüm dinsel kaynakların yaradılış teorisine göre, yaratıcı Tanrı, evreni yoktan var etmiştir: Ayrıntılar bir yana bırakılırsa, tanrısal iradeyi temsil eden “ol” emri ile madde ve enerjiden müteşekkil evren yaratılmıştır. Yaratılışın ilk aşamasında yer ve gökler, sonra canlılar, en son olarak da insan yaratılmıştır. Yaratma eylemi, kıyamete kadar, yani evren var olduğu müddetçe sürecektir: Yoktan var eden Tanrı, bilhassa hayatı, kendi ruhundan üfleyerek yaratmaya ve evrensel gelişimi belirlemeye devam etmektedir.

Dinsel kaynaklardaki ortak tema, yaratmanın bir yoktan var etme eylemi oluşudur. Üstelik bu kaynaklara göre yaratma, Tanrı’nın süreklilik arz eden bir eylemidir ve yaratıcı Tanrı, her an yaratmayı; evrensel gelişime müdahale etmeyi, kesintisiz olarak sürdürmektedir

Materyalizm temelinde gelişen bilimsel düşünceye göre ise madde ve enerji birbirine dönüşebilen, yoktan var edilemeyen, var iken yok edilemeyen temel unsurdur. Evrenin gelişimi süreci, maddenin tekil bir durumu olan sonsuz yoğunluğun, büyük patlama (big bang) ile genişlemesi suretiyle başlamıştır ve genişleme halen devam etmektedir. Bu sürecin konumuzu ilgilendiren bölümü, dünyadaki canlı oluşumu, yani hayatın ortaya çıkışı ile ilgilidir.

Buna göre: Oksijen, karbon, hidrojen, azot ve fosfor atomları uygun miktarda enerjinin uygulanması sonucunda, protein (You can see links before reply) molekülünü oluşturan zincirler, yani amino asit (You can see links before reply) molekülleri şeklinde bir araya gelebilmektedir. Aynı şekilde, nükleik asit molekülleri de, uygun enerjinin uygulanması suretiyle teşekkül etmektedir. Laboratuar ortamında, bu atomlar elektrik enerjisine ya da ültraviyole ışınlara tabi tutularak, amino asit moleküllerinin oluşumu gözlenebilmiştir. Nükleik asit molekülleri de, uygun enerjinin uygulanması sonucunda zincir oluşturacak şekilde birleşmekte, üstelik birleşik moleküller (zincirler), yine uygun enerjinin kullanımı sonucunda kendisinin tam bir kopyasını teşekkül ettirebilmektedir.

Güneşten kopan ve gittikçe soğuyan, dış yüzeyi kabuklaşmış dünyada, yoğun yağmurlar sonucunda teşekkül eden okyanusun içinde, belirtilen atomlardan bol miktarda mevcut idi. Üstelik bu ilk aşamada, bir yandan, henüz oluşmamış ozon tabakasından süzülemeyen güneş ışınları, doğrudan okyanus sularına ulaşıyor, diğer yandan, yoğun hava olayları, okyanusu sürekli yıldırım bombardımanına maruz bırakıyordu. İşte bu enerji kaynakları, okyanusta bulunan oksijen, karbon, hidrojen, azot ve fosfor atomlarını, amino asit ve nükleik asit zincirleri şeklinde bir araya getirmiştir. Bu zincirler de, aynı enerji kaynaklarının yardımıyla, kendi kendini kopya edebilen ilk canlı formunu oluşturmuştur. Materyalizme göre, hayat bu şekilde ortaya çıktıktan sonra, doğal seçilim yasasına göre, güçlünün canlı kalabildiği ve varlığını pekiştirdiği bir süreçte evrimleşmiştir.

Görüldüğü gibi, materyalist var oluş anlayışı ile dinsel kaynakların tasvir ettiği yaradılış düşüncesi, birbirinden tamamen ters yönlerdedir ve iki ayrı uçta yer almaktadır. Bu düşünceleri telif etmeye çalışan felsefi akımlar değişik zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bunların en eskisi, başlangıçta mitolojik kavramlar üzerine kurulan mistik düşüncedir. Özellikle Aryan mitolojisinden etkilenen ve o zaman için evreni tanımlamada kullanılan kavramlar üzerinde gelişen ilk mistik akımlar, zamanla evrimleşmiş, gittikçe daha bütünsel bir anlayışa ulaşarak, çevre uygarlıkları da etkilemiştir. Bilhassa antik Grek düşüncesi, doğudan ve bilhassa İran’dan gelen mistik anlayıştan ciddi olarak etkilenmiş, Grek filozoflarınca akla yapılan vurgu, mistisizme yeni bir boyut kazandırmış, kişisel deneyim-akıl sentezi, mistik düşünceyi gitgide geliştirmiş ve yetkinleştirmiştir.

Mistik anlayışa göre evren, Tanrı’nın kendini dışlaştırması sonucunda ortaya çıkmıştır. Tanrı yaratıcıdır ama yoktan var etmemiştir, kendi özünü dışarı vurarak, bu öz varlıktan maddeyi yaratmıştır. Bu anlayışa göre Tanrı sonsuz ışıktır, sonsuz enerjidir. Madde, bu enerjinin yoğunlaşması ile ortaya çıkmıştır. Yaratma, Tanrı’nın öz varlığını kullanarak gerçekleştirdiği bir eylem olduğu için, evrendeki her şey, onun bir parçası, bir görünüm biçimidir. Madde, Tanrı ile aynı cevherdendir. Böyle olduğu için de evrendeki her şey, Tanrı’nın bir yönünü, tanrısal kudretin bir veçhesini ortaya koymaktadır. Görüldüğü gibi mistik anlayış sentezcidir, hem Tanrı’nın varlığını kabul etmektedir, hem de maddenin kadim olduğunu. Ancak madde Tanrı’nın öz cevherinden yaratılmış olduğu için kadim olmak, Tanrı’ya has bir özelliktir; madde tanrının cevherinden olması dolayısıyla kadimdir.

VAROLUŞA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİN ELEŞTİRİSİ
Dinsel kaynakların “yoktan var etme” anlayışı, filozoflarca eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin odaklandığı nokta şudur: Eğer evren, Tanrı’nın öz cevherinden farklı bir cevherden oluşmuş ise iki ayrı gerçeklik mevcut demektir. Bunlardan birisi Tanrı, diğeri ise ondan tamamen ayrı olan evrendir. Evreni Tanrı’nın yaratmış olması bu sonucu değiştirmez; eğer aynı cevherden oluşmamışsa, Tanrı’nın kendisinden başka bir gerçekliğin daha kabulü gerekir ki, bu Tanrı’nın birliği ve tek gerçek olması anlayışına aykırıdır.

Materyalist var oluş anlayışı da eleştiriye açıktır:
Bu anlayışa göre, madde yoktan var edilemez, varken yok edilemez, enerjiye dönüşebilir, enerji de maddeye dönüşebilir. Evrenin gelişimi, maddenin özünde var olan yasalara göre gerçekleşir. Bu yasalar yaratılmış değildir; bir aklın eseri de değildir; bunlar maddenin özünde kendiliğinden mevcuttur. Kanımca, evrensel gelişimi belirleyen yasaların varlığı kabul edildiği halde, bu yasaları belirleyen bir gücün, bir mutlak aklın varlığını reddetmek çelişki oluşturmaktadır. Çünkü her yasa, mutlak olarak onu belirleyen bir güç ve aklın sonucudur. Yasa varsa, yasa koyucu da olmak zorundadır. Bilimsel tespitlerle isimlendirilen yasaların tümü, materyalist felsefenin de kabulündedir. Hatta materyalizmin temeli bu bilimsel yasalardır. Fizik yasaları, kimya yasaları, biyoloji yasaları vs. materyalist felsefenin de kabulündedir. Ancak bunların kendiliğinden olduğu, maddenin özüne ilişkin bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa bilimin açıklayamadığı, tekilliklerdeki yasaya uymazlık, yasanın kendiliğinden olduğu iddiasını havada bırakmaktadır:

umut_hayat
05-06-07, 18:26
Evrenin sürekli genişlemekte olduğu bilimsel bir gerçekliktir. Bu genişlemenin, evrensel gelişme yasaları çerçevesinde gerçekleştiği de izahtan varestedir. Ancak, evren halen genişlediğine göre, süreci tersine çevirince, karşımıza bir tekillik durumu çıkmaktadır. Çünkü evren bir milyon yıl önce, şimdikinden daha küçüktü. Bir milyar yıl önce ise, ondan da küçüktü. Tarih daha da geriye gittiğinde işte bu tekilliğe ulaşmaktayız. Bilim insanlarının “büyük patlama” dediği ana geldiğimizde, karşımıza tekillik çıkmaktadır. Materyalizm bunu, bir tekil durum olarak adlandırmaktadır. Belirtilen durumda maddenin sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimde olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, bu durumda bilimsel yasaların uygulanamayacağı da kabul edilmektedir
i. Çünkü bu durumu açıklayacak hiç bir bilimsel yasa yoktur. Bilimsel yasalar, bu tekillik anında geçerliliğini kaybetmektedir.

Bilimsel yasaların geçerliliğini kaybettiği böyle bir tekillik varsa, bunların maddenin özünden kaynaklandığını, kendiliğinden var olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü kendiliğinden olan, özden kaynaklanan, her durumda geçerliliğini sürdürmelidir: Eğer büyük patlama, bir tekillik durumu ise tüm yasaların o tekillik içinde de varlığını sürdürmesi gerekirdi. Eğer yasa, bu durumda geçerliliğini yitiriyorsa, maddenin kendisinden kaynaklanmıyor demektir. Tabii, eğer o tekillik durumunu bir mutlak akılla açıklamıyorsak böyledir. Bunun yerine, tanrısal öz kendini dışlaştırırken, bu dışlaşma ve gelişmenin yasalarını belirlediyse, durum farklıdır. Çünkü Tanrı, mutlak akla, mutlak bilgiye, mutlak güce sahiptir ve kendini dışlaştırarak, kendi öz cevherinden evreni yaratırken, bu gelişimin kurallarını mutlak aklı ile tespit etmiştir. Onun özü mutlak akla sahip olduğu gibi, evrensel gerçekliğin her bir parçası da bu mutlak aklın bir bölümüne sahiptir; çünkü tanrısal özün bir parçasıdır. İşte evrensel gelişme yasalarını belirleyen bu mutlak akıldır. Tüm gelişim, bu yasalar uyarınca gerçekleşir; biz buna bilimsel yasalar adını veriyoruz. Örneğin iki atom hidrojenle bir atom oksijenin tepkimeye girmesi halinde, ortaya su çıkar. Bu yasayı değiştirmek mümkün değildir. Ancak koşulları değiştirmek ya da belirlemek ise elbette imkân dâhilindedir. Yani iki atom hidrojenle bir atom oksijeni bir araya getirmek ya da ayırmak mümkündür. Bunun için koşulları değiştirmek yeterlidir. Bu değişimlerin tümü, aynı bilimsel yasalar uyarınca gerçekleşir. Bu yasalar bilindiğinde, buna uygun olarak koşullar ayarlanabilir ve yasanın çalışması, iradi olarak yönlendirilebilir.

Mutlak akıl-mutlak güç, madde ve enerjinin birbirine dönüşebilen temel yapı taşını ve bunların ne surette birbirine dönüşebileceğini, nasıl gelişeceğini belirleyen temel yasayı yarattı. Bundan sonraki tüm gelişim, bu değişmez yasa çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, Darvinizm ile dinsel bakış açısı arasındaki çatışmayı senteze bağlayan, mistisizmdir. Çünkü canlının sudan çıkması, gelişerek çok hücreli yapıya dönüşmesi, onun da gelişerek insanı oluşturması, mutlak aklın koyduğu temel gelişme yasası çerçevesinde ise bunun, dinsel metinlerin sözünde değil ama özünde yatan yaratma olgusuna ters düşen bir yanı yoktur. Gerçekten de gelişen temel yapı taşını kendi cevherinden oluşturan, yani insana dönüşen maddeyi yaratan, Tanrı’dır. Bu temel yapı taşının, insanı oluşturması için geçen süreci yöneten yasayı yaratan da aynı mutlak güçtür. Yani Tanrı’nın oluşturduğu temel yapı taşı, yine Tanrı’nın ihdas ettiği evrensel gelişme yasasına tabi olarak insana dönüşmüş ise insanı Tanrı’nın yarattığı kuşkusuzdur. Ancak bu “yoktan var etme” değildir.

İşte mistisizm bu anlayışı savunmaktadır. Yoktan var edilemeyen, var iken yok edilemeyen tek gerçeklik, Tanrı’nın kendisidir. Evrende yer alan her şey, yani madde ve enerji, bu öz cevherden oluşmuştur. Bu sebeple yok edilemez, yoktan var edilemez; ancak birbirine dönüşebilir. Bu dönüşüm, yine mutlak aklın ihdas ettiği yasalar uyarınca gerçekleşir. Bu yasalar değiştirilemez ama kullanılarak, evrensel gelişime müdahale edilebilir. Bunu sağlayan irade ise öze ait mutlak irade olduğu kadar, onun parçasından ibaret olan bireysel iradedir de. Bireysel irade -ki dinsel kaynaklar bunu cüz’i irade olarak isimlendirir- mutlak iradenin bir parçasından başka bir şey değildir. Bireysel irade de, bir sonuca yönelmiştir ve bu sonucu gerçekleştirmek için, evrensel gelişim yasalarını kullanır. Bunu gerçekleştirmek için de koşulları, bu yasaların, istediği sonucu gerçekleştirmesine imkân tanıyacak şekilde düzenler. Bireysel irade, bilebildiğimiz yaşam formlarının şu ya da bu biçiminde, şu ya da bu ölçüde mevcuttur. Bireysel iradenin yetkinliğini belirleyen, yaşam enerjisinin frekansıdır. Evrensel gelişim, en azından dünyadaki haliyle, insanı oluşturacak şekilde gerçekleşmiştir. Vücudu ile oranlandığında beyni en büyük olan canlı insandır ve aşağıda açıklanacağı üzere, yaşamsal enerjinin ne kadar büyük bölümü beyinde kullanılabilirse, frekans o derece yükselir. Bu, bilincin ve iradenin o ölçüde yetkinleşmesi demektir.

Materyalist anlayış, canlının ortaya çıkışı da dâhil olmak üzere, tüm gelişimin ve canlı evriminin tesadüflere bağlı olduğunu iddia eder. Buna göre, okyanus sularında mevcut oksijen, hidrojen, karbon, azot ve fosfor atomları, tamamen tesadüfî koşullarda, yıldırım çarpması, ültraviyole ışın bombardımanı tarzında enerji akımına maruz kalmış ve bunun sonucunda, tesadüfen amino asit ve nükleik asit zincirleri teşekkül etmiştir. Yine tesadüfî enerji etkileşimi sonucunda bu zincirler birleşmiş, böylece ortaya çıkan moleküller kendisini kopya etmeye başlamıştır. Bu şekilde ortaya çıkan ilkel canlı biçimi, yine tesadüfen, daha karmaşık organizmalar şeklinde gelişmiş, aynı DNA (You can see links before reply) zinciri, vücudun bir bölümünde bir organı, başka bir bölümünde başka bir organı oluşturacak şekilde çalışmıştır. Üstelik karmaşık organizmaların çevresel koşullara göre değişim göstermesi de tesadüften ibarettir.

umut_hayat
05-06-07, 18:26
Örneğin, Afrika ve Amerika kıtaları bitişikken ortaya çıkan maymun formları, bu iki ana karanın ayrılmasından sonra şöyle evrimleşmiştir: Afrika’da kalan maymunlardan, çevrede fazla ağaç olmadığı için, yerde yaşayabilenler hayatta kalmış, ağaçta yaşayanlar doğal seçilim sonucunda yok olmuştur. Buna karşılık Amerika’da kalanlardan, çevrede bol orman ve ağaç olması sebebiyle, ağaçta yaşayan maymun türü hayatta kalmış, yerde yaşayanlar yok olmuştur. Bu sebeple, Amerika’da yaşan maymunların kuyrukları uzun ve güçlü, Afrika’da yaşayanlarınki ise kısa ve güçsüzdür.

Bu görüşe göre, başlangıçta hem ağaçta yaşayan uzun kuyruklu, hem de yerde yaşayan kısa kuyruklu maymunlar mevcuttu. Çevresel koşullar, “doğal seçilim yasası”nı işletti ve ormanlık bölgede kısa kuyruklular, ağaçsız bölgede de, uzun kuyruklular yok oldu. Bu anlayışın mantıksal bir açmazı mevcuttur: Bu görüş doğru ise, hayatın evrimleşmesi değil, başlangıçtaki çok daha çeşitli türden, doğal seçilim sonucunda birçoğunun yok olması suretiyle geri gidişi söz konusudur. Materyalizm buna da cevap vermektedir: Hayat geri gitmemekte, evrimleşmektedir. Başlangıçtaki çeşitlilik, sonraki durumdan daha fazla da değildir. Sonradan çeşitliliği artıran etken, genlerde şu veya bu yolla ortaya çıkan mutasyondur. mutasyon (You can see links before reply), kural olarak organizmanın hayatta kalma şansını azaltır. Ancak bazı mutasyonlar, çevresel koşullara çok daha uyumlu organizmaların ortaya çıkmasına sebebiyet verir ve bunlar hayatta kalırken, mutasyona uğramayanlar yok olur. Görüldüğü gibi, evrimi sağlayan temel etken de tesadüftür: Tesadüfen mutasyona uğrayan organizma, yeni canlı formlarına dönüşmekte ve bu yeni tür çevreye uyum sağlamayı başarırsa, türlerdeki çeşitlilik ve evrimsel gelişim gerçekleşmektedir.

Materyalizm, mutlak akıl ve mutlak iradeyi reddettiği için, tüm gelişimi tesadüflere bağlamak zorundadır: İlk canlı formun otaya çıktığı tarihte, henüz -insan gibi- akıl ve irade sahibi bir yapı bulunmadığı için, bu gelişim ve dolayısıyla evrimi yönlendiren bir iradeden bahsetmek de mümkün değildir. O halde tüm gelişim, evrensel gelişme yasalarına göredir ve koşullar tesadüfen ortaya çıkmıştır.

Kişisel olarak katılmadığım, bu görüştür. Termodinamiğin ikinci yasası uyarınca, evrende düzensizlik (entropi) sürekli olarak artmaktadır. Sistemlerde en olası durumlar düzensizliğin en çok olduğu durumlara karşı gelir. Başka bir deyimle düzensizliğin en büyük olduğu durum, yani sistemin en olası durumu, enerji alış-verişinin de en az olduğu durumdur. Düzen enerji gerektirir, en kararlı durum ise enerji değişimine en az ihtiyaç duyulan, dolayısıyla enerjinin en az bulunduğu sistemdir. Canlı formu ise tam tersine düzen demektir. Hayatın bizatihi kendisi, aynı atomların aynı şekilde, düzenle bir araya gelmeleri demektir. O halde iki ihtimal mevcuttur: Ya yaşam, termodinamiğin ikinci yasasının istisnasıdır ya da yaşamı ortaya çıkaran, atomların düzenli şekilde birleşmesini sağlayacak koşulları belirleyebilecek, oluşturabilecek bir güç ve irade mevcuttur. Birinci ihtimal mantık dışıdır ve yasa kavramına da aykırıdır: İlk canlı formun tesadüfen ortaya çıktığını varsayalım. Gerekli enerjinin de ültraviyole ışınlardan veya yıldırım bombardımanından elde edildiğini kabul edelim. Bu enerjinin uygulanması ile kendini kopyalamaya başlayan moleküllerin varlığını da kabul edelim. Bu başlangıç koşulları tesadüfen ortaya çıkmış olsa dahi, bu düzenliliğin sürmesi, gelişmesi ve gittikçe daha düzenli hale gelmesi, termodinamiğin ikinci yasasına aykırıdır. Çünkü bu yasa uyarınca evrensel gelişim, en düzensiz ve en kararlı durumları ortaya çıkartacak şekilde gerçekleşmektedir. Kendi haline bırakıldığında, yani sadece tesadüflere kaldığında, bu ikinci yasa, ortaya çıkan canlı formun bir süre sonra yol olmasıyla sonuçlanırdı. Oysa ilk koşulu belirleyebilen, bundan sonrası için de yine aynı koşulları düzenlilik yönünde devam ettirebilen bir güç, ancak irade ile açıklanabilir. Çünkü düzenlilik için sürekli enerji, yeni teni enerji kaynakları gerekir. Enerjinin akışı bir irade tarafından yönlendirilemiyorsa, bunun düzenliliği artıracak şekilde hareket etmesi, üstelik enerjinin de sürekli artması söz konusu olamaz. Özetle, canlı formun oluşumun tesadüfî koşullar sağlamış olsa dahi, evrim, daha düzenli bir sistem demektir ve enerji ve irade gerektirmektedir. Tesadüfen ortaya çıkan koşulların, varlığını, daha da düzenli bir sistemi doğuracak şekilde devam ettirmesi, ancak, bu koşulların oluşumunu yönlendiren bir irade ve gücün varlığına bağlıdır. Koşulların daha düzenli olmaya gidecek şekilde devamının tesadüflerle sağlanması mümkün değildir, çünkü tesadüfler, düzenlilik değil, düzensizlik yaratır.

Oysa mistisizme göre, mutlak akıl ve irade sahibi Tanrı, kendini dışlaştırarak evrensel gelişimi başlatmış ve bunun yasalarını da kendisi belirlemiştir. Bu gelişimin her bir aşamasında, bu mutlak akıl ve iradenin her bir parçası, çeşitli güç ve şiddetlerde koşulları etkileme imkânına sahiptir. Her bir parçanın evrimi, elbette evrensel gelişme yasarlına göre gerçekleşmektedir ama koşulları değiştiren sadece tesadüfler değil, gerek mutlak iradenin özü, gerekse her bir cüzde tecelli eden parçasıdır. Yani akıl ve irade, sadece insanın tekâmülü ile ortaya çıkan kavramlar değildir: İnsanın farkı, beyin enerjisinin frekansının yüksekliği ile orantılı olarak, mutlak akıl ve mutlak iradeyi en çok yansıtabilmesinden gelmektedir.

Görüldüğü gibi bu görüş, dinsel kaynakların ileri sürdüğü, sürekli yaratan, mucizeler ortaya çıkartabilen, kendi koyduğu kanunları değiştirebilen veya çiğneyebilen tanrı görüşü ile temelden farklıdır. Kanunları değiştirmek ya da çiğnemek başka bir şeydir, kanunları işletmek için koşulları düzenleyip değiştirebilmek bambaşka… Koşulları değiştirmek için insan olmak dahi yeter. Örneğin genetik manüplasyonla, genlerde bilinçli ve iradi mutasyona yol açmak mümkündür. İnsanın ortaya çıkmasından sonra, düzen iradi olarak sağlanmaktadır. Hatta genetik yapılar değiştirilebilmekte, farklı canlı türleri ortaya çıkartılabilmektedir. Bu hem sürekli bir düzenin tesadüfe değil, iradeye bağlı olduğunu ispatlamaktadır, hem de koşulları belirlemek için tanrısal güce gerek bulunmadığını. Evrensel gelişim için yasaların değiştirilmesi değil, koşulların düzenlenmesi gerekmektedir ve bunu da ancak irade sahibi bir güç gerçekleştirebilir.

İradenin sadece insana ait olmadığını şu örnek çok güzel ortaya koymaktadır. Bazı yılanlar, kış uykusuna yattığında, sindirim sistemini tamamen ortadan kaldırmakta ve böylece enerji tasarrufu sağlamaktadır. Yiyecek bulduklarında ise yeniden sindirim sistemi üretmektedir. Bu sadece dış koşulların belirlediği bir olay değildir. Bütünsel aklın her bir parçası, cüz’i de olsa iradeye sahiptir. Bu irade, evrimsel gelişime yön vermektedir. Yılana, sindirim sistemini önce yok edip, sonra yeniden oluşturma imkânı tanıyan, sıcak bölgelerde yaşayan insanları kalın saçlı, kısa burunlu şekilde evrimleştiren, soğuk çevre koşullarındaki insanların evriminde, uzun burna yol açan bu iradedir. Elbette evrimsel gelişim, bir kuşakta ortaya çıkmayacaktır. Ama yaşamsal enerji formunun zorlaması, genetik mutasyonla sonuçlanmaktadır, yani olumlu sonuç veren mutasyonu sağlayan enerji, hayat enerjisidir. Bu da mutlak aklın ve iradenin bir parçası olması sebebiyle sınırlı da olsa iradeye sahiptir ve gerek mutasyonu sağlayan, gerek karmaşık organizmalarda, aynı DNA’nın vücudun değişik bölgelerinde değişik organları oluşturmasını temin etmeye yönelik olarak genleri baskı altında tutan bu iradedir.

umut_hayat
05-06-07, 18:27
BİLGİ FELSEFESİ YÖNÜNDEN DİNSEL KAYNAKLAR, BİLİM VE MİSTİSİZM
Bu üç farklı anlayış, varlığın algılanabilmesi, öğrenilmesi ve bilinmesi açısından da farklı görüşlere sahiptir:

Bilimsel anlayışa göre, evrende var olan her şey, gözlem, deney ve zekâ yoluyla kavranabilir, öğrenilebilir, bilinebilir. İnsan, çevresinde olan biteni gözlemleyerek, maddenin doğası, ilişkileri, gelişimi, onu etkileyen yasalar konusunda tahminlere ulaşabilir. Zihninde oluşan kavramları tasnif edip, bunların birbiriyle ilişkisini sistemleştirebilen insan, hareket ve gelişimi belirleyen kanunlar hakkında tahminler yapabilir; tahminini deneye vurarak, doğruluğunu sınayabilir ve böylece doğru bilgiye ulaşabilir. Materyalist anlayışa göre, evreni tanımanın ve bilgi edinmenin tek yolu budur.

Dinsek kaynaklara göre insan, Tanrı’nın kendisine verdiği akıl ile çevresini tanıyabilir ve kavrayabilir. Ancak bu sınırlıdır. Bilhassa Tanrı’nın kendisini akılla kavramak mümkün değildir. Bu sebeple Tanrı, ancak kendini ifade ettiği ölçüde ve bu sınırlar içinde kavranabilir, bilinebilir. Vahiy ya da tanrısal esin, tanrısal olan hakkında bilgi edinmenin tek yoludur, bu yol, insan aklına kapalıdır.

Mistisizm, varlık hakkında bilgi edinmenin temel yolu olarak, düşünsel yoğunlaşma, meditasyon, çile gibi kişisel deneyim yöntemlerini kabul eder. Bu yöntemlerle kendi içine dönen insan, varlığının özündeki tanrısal cevhere kavuşur ve hem tanrıyı, hem de onun değişik görünüm biçimlerinden oluşan evreni tanır ve bilir. Evrendeki her şey, tanrının öz cevherinden yaratılmış olduğu için, tanrıyı bilmek, evreni bilmektir. Ancak mistisizmde, bireysel zekâ, bilimsel gözlem ve deney, bilgi edinme yöntemi olarak kabul edilmemektedir. Tam tersine, kişisel deneyim yöntemlerine başvuracak olan insan, duyu organları vasıtasıyla edindiği mevcut bilgilerini silmek, bilincini sıfırlamak zorundadır. Bundan sonraki çabası, kişisel deneyim yöntemleriyle içindeki tanrısal özü dışarı çıkarmak, tanrıya ait olan mutlak akla ulaşmaya çalışmak, kendi zihnini durulaştırarak, mutlak akıldan kendisine yansıyan parçayı geliştirmek ve böylece bilinç başkalaşımı sağlamak, tanrısal bilince ulaşmak yönündedir.

Dikkatlice incelendiğinde, mistisizmin, bilgi edinme yöntemlerinde de sentezci bir yaklaşıma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de mistik görüşte, bireysel zekâ ve duyu organlarının algılama yeteneği ile bilgi edinme reddedildiği halde, kişisel deneyim yöntemlerini aktarmanın tek yolu duyu organlarıdır. Mistik okullar, bu yöntemlerin üzerinde yoğunlaşır ve öğrencilerine, bu yöntemleri hem öğretir, hem uygulatır. Dolayısıyla sadece kişisel deneyim yöntemlerinin öğrenilip bilinmesi dahi, duyu organlarının kullanılmasını gerekli kılar. Diğer yandan, beyin hücrelerine yüklenmiş her bilgi parçacığına ulaşmak, beyin enerjisini kullanmak ve yönlendirmekle mümkündür. Kişisel deneyim yöntemleri ise bir yönüyle beyin enerjisini kontrol etmeyi öğretir, diğer yönüyle, biyolojik kökenli enerjinin daha büyük bir bölümünün beyin tarafından kullanılmasını sağlar. Böyle olunca da, kişisel deneyim yöntemleri, beynin daha etkili kullanımı ile sonuçlanır ve mistisizmin kendisi değilse bile uyguladığı yöntemler, bireysel zekâyı dışlamaz.

Madde, enerjinin yoğunlaşmış biçimidir ve mutlaka, bir miktar enerjiyi içerir. Gerçekten de, atom altı parçacıkları birbirine bağlayan, atomları moleküller halinde birleştiren, molekülleri cisimler halinde bir araya getiren enerjidir. Dolayısıyla maddenin yapısı içinde, belirtilen bağlar biçiminde yer alan enerji de zorunlu olarak bulunmaktadır.

Kuantum seviyesinde bakıldığında, evrende bulunan her çeşit enerji, sezilgen parçacıklar vasıtasıyla taşınmaktadır. Örneğin, ışık ışınını taşıyan parçacığa “foton” denir. Ses enerjisini taşıyan parçacığa ise “fonon” adı verilmiştir. Kütle çekim gücünü taşıyan parçacığın ismi ise “graviton”dur. Evrende bulunan her şey, işte bu şekilde birbirine dönüşebilen atom altı parçacıklar ve enerjiden oluşmuştur. İnsan vücudu, hücreleri, genleri de aynı şekilde, bu atom altı parçacıklar, enerji paketleri ile bunlar arasında sürekli olarak enerji taşıyan sezilgen parçacıklardan oluşmuştur. Bir elektron (You can see links before reply) mikroskobu ile bakıldığında, evrendeki her şey gibi, insan vücudunun da, sürekli hareket ve değişim halinde olan parçacıklar ve enerji yığınından ibaret olduğu anlaşılacaktır.

İşte bu sezilgen parçacıklar, taşıdıkları paketin içerdiği tüm bilgiyi de beraberinde bulundurur. Her atom altı parçacık, sürekli olarak, bir miktar pozitif enerji alıp, bunun bir miktarını soğurup, bir miktarını ise yeniden saldığından, yeni salınan enerji parçacığı, kendisini salan atom altı parçacığın bilgi ve özelliklerini de barındırmaktadır. Dolayısıyla atom altı parçacıklar arasındaki enerji alışverişi, aynı zamanda bilgi alışverişidir. Enerjiyi soğuran parçacık, bunun içerdiği bilgiyi de soğurmaktadır.

İnsanın çevresiyle ilişkisi de bu yöntemle sağlanır. Enerji parçacıkları, insan vücudundaki atom altı parçacıklar tarafından soğrulduğunda, taşıdıkları bilgi, sinir sistemi vasıtasıyla beyin hücrelerine taşınır ve burada depolanır. İnsanın bu bilgiye yeniden ulaşması, beyin enerjisini, bu bilginin depolandığı hücre grupları arasında iletişim kuracak şekilde kullanması ile mümkün olur. İşte bu noktada, kişisel deneyim yöntemlerinin, iki yönden önem kazandığını söyleyebiliriz.

Birincisi, beyin hücrelerine depolanmış bilgiye ulaşmak, beyin enerjisinin bu hücreler arasında iletişim kurması ile mümkün olduğuna göre, beyin enerjisini yönlendirme yöntemlerini iyi bilen insan, bilgiye çok daha kolay ve çabuk ulaşacaktır. Kişisel deneyim yöntemlerinden konsantrasyon (You can see links before reply), işte bu alanda sürekli çalışmayı gerektirmektedir. Daha açığı, konsantrasyon, beyin enerjisinin bilinçli olarak kullanılıp yönlendirilmesi eylemidir. Kontrol edilmediği takdirde beyin enerjisi, birçok hücre arasında iletişim kurup, karmakarışık düşüncelerin zihni işgal etmesine sebebiyet verir. Böyle olunca da, beyne depolanmış bilgiye, istenen her anda, çabucak ve kolaylıkla ulaşma imkânı ortadan kalkar. Oysa beyin enerjisini tek bir yönde toplama ve yönlendirme hususunda deneyim kazanan insan, bilgiye çok daha çabuk, az enerjiyle ve kısa zamanda ulaşır.

Diğer yandan, kişisel deneyim yöntemleri, beynin kullandığı enerjinin miktarını da artırır. Şöyle ki: Canlı dünyası öyle bir düzen oluşturmuştur ki, bitkiler ve hayvanlar birbirini bütünleyerek hayatta kalır. Çünkü organizmanın kendini kopya etmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bunun için gereken enerjiyi, bitkiler, güneş ışınlarından elde eder. Bitki, güneş ışınını bünyesinde depolarken, karbondioksit ve suyu kullanır ve klorofil (You can see links before reply) sistemi aracılığıyla bu molekülleri çözerek şeker moleküllerine (ve oksijen molekülüne) dönüştürürii. Bir başka deyişle bitkiler, güneş enerjisini şekere dönüştürerek depolar. Hayvanların ise bünyelerinde şeker yapma imkânı yoktur. Böyle olunca, hayvan hücrelerinin kendini kopya etmesi ve yaşamını sürdürmesi için gereken enerji, bitkilerin depoladığı şekeri kullanmak suretiyle elde edilir. Bitkinin depoladığı şeker, oksijenle tepkimeye girdiğinde depolanmış enerji açığa çıkar ve hücrenin kendisini kopyalaması için kullanılır. Bu tepkimenin sonucunda ortaya çıkan karbondioksit yeniden dışarıya verilir ve bu da, bitkilerin yeniden şeker üretmesi için kullanılır. Böylece bitkiler ve hayvanlar, aynı atomları kullanarak, molekülleri birbirine dönüştürecek süreçleri birbirini bütünleyerek kullanır.

İşte bu yoldan elde edilen enerji, hem hücrenin kendini kopya etmesi, hem de protein üretmesi için kullanılır. Bir başka yönden, tüm yaşamsal fonksiyonlar için kullanılan enerji budur. Bu enerjiyi kullanarak, bir tek hücre kendini kopyalayıp gelişmekte ve örneğin koskoca bir filin vücudunu oluşturmaktadır. Aynı enerji, hareket etmek, kasları gevşetip açmak, düşünmek gibi tüm faaliyetler için de kullanılmaktadır. Bitkiden elde edilen bu enerjinin yaklaşık % 10’luk bölümü, hücrelerin kopyalanması ve vücudun teşekkülü işinde kullanılmaktadır. Geri kalan enerji ise hareket için ayrılmıştır. Toplam enerjinin % 30’u beyin tarafından kullanılmaktadır.

umut_hayat
05-06-07, 18:27
Bilindiği üzere, enerjinin frekansı, miktarı ile doğru, dalga boyu ile ise ters orantılıdır. O halde enerji miktarı arttığında frekansı yükselir ve dalga boyu küçülür. Beynin kullandığı enerjinin miktarı ve yoğunluğu arttığında da, frekansı yükselir ve dalga boyu küçülür. Dış dünyadan alınan yüksek frekanslı fotonların taşıdığı bilgiyi ayırt etmek ve kullanmak için, beyin enerjisinin dalga boyunun, bu fotonun dalga boyuna indirilebilmesi gerekir. Daha açıkçası, yüksek frekanslı ve küçük dalga boylu parçacıkların taşıdığı bilginin değerlendirilebilmesi, ancak, beyin enerjisinin dalga boyunun, bu parçacığın dalga boyu kadar küçültülebilmesi ile mümkündür. Böyle olunca, dış dünyadan gelen sezilgen parçacıkların taşıdığı bilginin algılanıp değerlendirilebilmesi, bu parçacığın frekansı ve dalga boyu ile beyin enerjisinin frekans ve dalga boyunun uyumlu olmasına bağlıdır. Mor ve kızıl ötesini göremediğimiz gibi, beyin enerjimizin frekans ve dalga boyu ile örtüşmeyen bilgiyi analiz etmemiz de olanaksızdır.

İşte bu sebeple, beynin kullandığı enerjinin miktarının artması ve kullanma biçimi, beyin hücrelerine depolanan bilginin daha ayrıntılı analiz edilebilmesi için zorunludur: Enerji arttıkça frekans yükselecek, dalga boyu küçülecek ve dalga boyu küçüldükçe, en ayrıntılı bilgiler bile analiz edilebilecektir.

Kişisel deneyim yöntemleri, beynin kullandığı enerjinin artmasını sağlar. Bilhassa düzenli meditasyon, vücudun geri kalanının harcadığı enerjiyi an aza indirgerken, çok daha büyük bir enerji dilimini beynin kullanımına sunar; üstelik konsantrasyonla birlikte, beyin enerjisinin bir tek bölgede yoğunlaşmasını sağlar. Böylece, tüm enerjinin tek bir yönde kullanılması, yani birçok hücre grubuna dağılıp miktarının azalmasının engellenmesi, frekansı yükseltir, dalga boyunu küçültür. Bu ise çok daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak demektir.

Mistisizmde “ölmeden ölmek” ya “tanrının benliğinde kaybolmak” kavramlarıyla anlatılan, mutlak aklın, mutlak bilginin ve mutlak iradenin frekansına çıkabilmektir. Kişisel deneyim yöntemleri, beyin enerjisinin miktar ve frekansını artırmayı mümkün kılar, bu da daha çok bilgiye ulaşmayı.

Özetlersek mistisizm, gerek varoluş, gerekse evreni bilme ve tabıma anlamında, dinsel ve bilimsel görüş ve yöntemlerin akılcı bir sentezini sunmaktadır. Aklı dışlamayan bir kişisel deneyime dayalı anlayış, hem kendimizi, hem çevremizi daha iyi tanımamızı, hayatın sevgiden ibaret olan özünü kavramamızı sağlayacaktır.

M. İhsan DARENDE

i Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere (S.Say-M.Urul çevirisi) Sayfa: 129

ii Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri 20. Basım Sayfa:49

umut_hayat
05-06-07, 18:33
"Hayatım ve ona olan sevgim üzerine yemin ederim ki asla başkalarının hatırı için yasamayacağım, ne de onlardan benim hatırım için yasamalarını isteyeceğim.": John Galt Galt'ın bu sözü objektivist etiğin dramatize edilmiş bir özetidir. Herhangi bir etik sistem, temellerini zimnen veya açıkça metafiziğe dayandırır veya metafizikten alır. Objektivizmin metafizikten aldığı etik temellerine göre mantık insanin hayatta kalmak için en temel aracı ise, rasyonalite de en yüksek erdemidir. Aklını kullanmak, gerçekliği algılamak ve ona göre eylemde bulunmak insanin ahlaki zorunluluğudur. Objektivist etiğin değer standardı, insanin insanca vasıflarını muhafaza ederek yasaması, yani insan hayati için, ya da diğer bir deyişle rasyonel bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta kalması için gerekli olan neyse odur. Objektivist etik özünde insanin kendi iyiliği için yasadığını, kişisel mutluluğunun en yüksek ahlaki amacı olduğunu ve ne kendini başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmemesi gerektiğini savunur.

Atlas Shrugged'ın kadın kahramanı :"temel bir suçluluk duygusu yasamaya muktedir değildi" der. Herhangi bir ahlaki sistem suçluluk duygusu olmadan varolabilir mi? Bu cümledeki anahtar kelime "temel"dir. Temel bir suçluluk duygusu burada kişinin kendi davranışlarını değerlendirme ve yanlışlarından pişman olma anlamında kullanılmıyor. Temel suçluluk duygusu insanin yaradılış itibarıyla kötü ve suçlu olduğu anlamına geliyor.
Ebedi günah gibi..
Ebedi günah olgusu romandaki kadın kahramanın, benim veya herhangi bir objektivistin kabul edemeyeceği veya duygusal olarak yasayamayacağı bir histir. Ebedi günah kavramı ahlaki dışlayan bir kavramdır. Eğer insan yaradılış itibarıyla suçlu ise bu konuda tercih hakki yok demektir. Tercih hakki yok ise konu ahlakin alanına dahil değildir. Ahlak sadece insanin hür iradesinin hakim olduğu alanda yani onun tercihine açık konularda söz konusu olabilir. İnsanoğlunu yaradılış itibarıyla suçlu kabul etmek kavramsal bir çelişkidir. Kahramanım belirli bir eylemi hakkında suçluluk duyabilir. Ancak kendine saygısı olan yüksek ahlaki değerlere sahip birisi olarak eylemleriyle suçlu olmayı hak etmedigini görmektedir. Tamamıyla ahlaka uygun hareket edecek ve bundan dolayı hak etmedigi bir suçluluk duygusunu kabul etmeyecektir.

Atlas Shrugged'da ana karakterlerden birine "En sefil insan tipi nedir?" diye soruluyor. Cevap ta: "Bir sadist, katil, seks manyağı veya diktatör demiyor. "Amaçsız biri" diyor.
Hayatlarını açıkça tanımladıkları bir amaçları olmadan devam ettiren çoğu insan sefil bir yaşam sürmekte?
Çünkü tüm kötülüklerin kökeninde bu yatıyor. Sadizim, diktatörlük ve herhangi bir kötülük insanin gerçeklikten kaçmak istemesi sonucudur. Düşünememesinin sonucu? Amaçsız bir adam gelir geçer duyguların ve tanımlayamadığı dürtülerin etkisiyle oradan oraya savrulan ve kendi hayatinin kontrolünü tamamen kaybettiği için her türlü kötülüğü yapmaya muktedir biridir. Hayatinizi kontrol etmeniz için bir amacınız olması gerekir. Üretken bir amaç?

"Hitler ve Stalin kendi hayatlarını kontrol edemiyorlar miydi.Açık bir amaçları yok muydu?" diye sorabilirsiniz:

Tabii ki hayır. Hayatlarının gerçek anlamda birer manyak olarak sona erdiğine dikkatinizi çekerim. Kendilerine saygıları olmadığı için tüm varoluştan nefret etmişlerdir. Bu gibilerin psikolojisi Atlas Shrugged'taki James Taggart karakteriyle özetlenebilir. Amacı olmayan fakat bir şeyler yapmak durumunda olan birisi diğerlerine zarar vermek için hareket eder. Bu üretken veya yaratıcı bir amaçla ayni şey değildir.

Merkezi bir amaç insan hayatındaki bütün diğer ilgileri düzene sokar; değerlerinin hiyerarşi ve görece önemlerini saptar, anlamsız iç çelişkilerden uzak tutar, hayattan daha geniş ölçekte keyif almasını ve bu keyfi aklinin hakimiyetine açık olan her alana taşımasını sağlar. Amaçsız birisi ise kaos içinde kaybolur gider. Değerlerinin ne olduğundan habersizdir. Nasıl karar vereceğini bilemez. Kendisi için neyin önemli neyin önemsiz olduğunu saptayamadığı için rasgele etkilerin ve anlık kaprislerin insafına bırakır kendini. Hiçbir şeyden zevk alamaz.
Hiçbir zaman bulamayacağı bir değeri ararken hayatını harcar.

Mantık insan bilgisinin aracıdır. Gerçekliği algılamamızı sağlayan işlevdir. Rasyonel davranmak demek gerçeğe uygun davranmak demektir. Duygular ise algılamanın aracı değildirler. Ne hissettiğiniz size gerçekler hakkında hiç bir şey anlatmaz; sadece gerçekler hakkındaki tahminlerinize dair bir izlenimdir. Duygular değer yargılarınızın sonucudurlar. Bilinçli veya bilinçsiz olarak kazandığınız, doğru olabileceği kadar yanlış da olabilecek temel önkabullerinizin sonucudurlar. Kapris ise sebebini bilmediğiniz ve öğrenmeye de zahmet etmediginiz bir duygudur. Peki "kaprislerle hareket etmek" ne demek oluyor? Bu, insanin bir zombi gibi neyle uğraştığını, ne başarmak istediğini veya onu neyin motive ettiğini bilmeden yasamasıdır. Bu insanin geçici bir delilik hali içinde yasaması demektir. Renkli veya keyifli dediğiniz bu mu? Bu durumdan alınabilecek yegane keyfin, canilerin kan dökerken aldığı keyfe benzeyeceğini düşünüyorum. Gerçeği reddederek eylemlerde bulunmak sadece yıkım getirebilir.

Duygularımızın olması gerektiği yerde durmalarına dikkat etmeliyiz. Duygular insanin değerlerle ilgili ön-kabullerinin otomatik birer tepkisidirler. Sebep değil sonuçturlar.
İnsan eğer mantığı ve duyguları arasındaki ilişkiyi doğru kurabiliyorsa bu ikisi arasında mutlaka bir çatışma, ya birini ya öbürünü seçmek zorunda kalacağımız raddede bir çelişki olmak zorunda değildir.
Rasyonel insan, duygularının kaynağını, sahip olduğu hangi önkabullerden kaynaklandıklarını bilir veya keşfetmek için çaba harcar. Eğer önkabulleri yanlış ise düzeltir. Asla güvenemeyeceği ve anlamlarını tam kavrayamadığı duyguların esiri olarak hareket etmez. Bir olayı değerlendirirken tepkilerinin nedenini ve hakli olup olmadığını bilir. İç çelişkilere sahip değildir; aklı ve duyguları yekparedir; bilinci mükemmel bir uyum içindedir. Duyguları düşmanı değil hayattan keyif almasını sağlayan araçlardır. Fakat duyguları rehberi değildir; rehber aklıdır. Ne var ki bu ilişki tersine çevrilemez. Eğer kişi duygularını sebep aklini ise duygularının edilgen bir sonucu olarak tasavvur ederse; yani eğer duyguları tarafından kontrol edilir ve aklini duygularını rasyonalizm etmek veya meşrulaştırmak için kullanırsa o zaman gayri ahlaki hareket ediyor demektir.
Böylelikle kendini zulmüne, başarısızlığa, yenilgiye mahkum etmiş olur. Kendinin ve başkalarının mahvolmasından başka hiç bir şey başaramaz

umut_hayat
05-06-07, 18:33
Bu makalede, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadarki dönemde, Osmanlılar'da felsefî faaliyetler incelenecektir. Öncelikle, Osmanlılarda Tanzimattan önce de birtakım felsefî faaliyetlerin ve felsefe eğitiminin var olduğuna, başta Sahn-ı Semân ve Süleymaniye olmak üzere medreselerde, özellikle de, matematik, astronomi ve tıp gibi aklî bilimlerin yanısıra, felsefe okutulduğunu belirtmeliyiz.
3 Kasım 1839 günü ilân edilen Tanzimatla birlikte, kapılarını Batı'ya açan Osmanlı Devleti'ne, oradan, önce, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi girmiştir. Daha sonra da, Romantizm, Yeni Pozitivizm, Yeni Realizm, Tarihî Materyalizm, Entüisyonizm, Evolüsyonizm (Evrimcilik), İdealizm ve Materyalizm (Maddecilik), Fenomenoloji (Olguculuk), Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) ve Romantizm gibi çeşitli felsefe akımları girmiştir.

Bir geçit ve buhran dönemi olan bu dönemde, felsefe eğitimi almak üzere Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerika'ya gönderilmiş olan öğrencilerden, Fransa'dan dönenler Fransız felsefesini; Descartes ve Descartes'çılık, Bergson ve Bergsonculuk ile egzistansiyalizmi, Almanya'dan dönenler Alman Felsefesini; Felsefî Antropoloji, Yeni Ontoloji ve Fenomenolojiyi, İngiltere'den dönenler İngiliz Felsefesini; Yeni Realizm ve Yeni Pozitivizmi, Amerika'dan dönenlerse, Pragmatizmi ülkeye getirmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu'na, Batı'dan, ilkin girmiş olan onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi hakkında şunları söyleyebiliriz:

Aydınlanma devrinde devlet, her şeyden önce, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meydana getirilmiş bir güven aracı olarak kabul edilmiştir. 18.yüzyıl Aydınlanma devri filozof ve düşünürleri, siyasî görüş ve düşünceleriyle yeni bir sosyal düzenin kurulmasına, devletlerin laik ve demokratik bir yapıya dayanmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Özellikle, Montesquieu (Monteskiyö) ve Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) bu görüşleri daha fazla geliştirmişler ve 1789 Fransız Devrimi'ni hazırlamışlardır. 18. yüzyıl Avrupasını, Aydınlanma'dan Fransız Devrimi'ne götüren fikir ve görüşlerin bazıları Tanzimatla birlikte ülkemize de girmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, o zaman için yepyeni olan özgürlük, eşitlik, ve adalet kavramlarını geniş halk kitlelerine yayan, bireyin doğal hak ve özgürlüğünü savunan ve daha sonra, Cumhuriyetle birlikte gerçekleşecek olan devrimler üzerinde hiç de küçümsenemeyecek etkileri bulunan Şinasi, Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa gibi aydınlarımız, özellikle Lametrie, Voltaire (Volter), Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso), d'Alembert ve Diderot (Didero) gibi Fransız ansiklopedist ve aydınlanmacılarının etkisinde kalarak devlet felsefesiyle uğraşmışlardır. Devlet felsefesine ilişkin olarak Nâmık Kemâl, Osmanlı Devleti'nin yeni baştan düzenlenmesi, özgürlük, adalet ve eşitliğe dayanan bir devletin kurulması meselesi üzerinde önemle durmuştur.

Tanzimatın ilân edildiği ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına rastlayan dönemde, Avrupa'da, Romantizm egemendir. Romantik dünya görüşü, bu devrin sanat, edebiyat ve felsefesine damgasını vurmuştur. Osmanlılarsa, daha ziyade, Fransız Romantizminin etkisinde kalmışlardır. Romantizm, aslında, kendisinden önce Avrupa'da hâkim olan bir düşünce çığırına, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma çığırına bir tepki olarak doğmuştur. Bununla birlikte, özellikle Fransız Romantikleri, Victor Hugo'nun temsil ettiği sonraki gelişmiş Fransız Romantizminin önde gelenleri, siyasî düşünce ve görüşlerinde, yeniden Aydınlanma'ya bağlanmışlardır. Ünlü Fransız Romantik düşünürü Victor Hugo'nun Romantizminden etkilenen Tanzimat düşünürlerinden Nâmık Kemâl, Romantik edebiyat anlayışının etkisiyle romanlar yazmış ve tiyatro eserleri vermiştir.

Tanzimatla birlikte, Batı'dan yapılan çevirilere ve Batı etkisiyle yapılmış çalışmalara gelince: Bunları şu tekilde özetlemek mümkündür:

Tanzimat döneminde ilgi, düşünce, görüş ve yazılarıyla Fransız devrimini hazırlayan Aydınlanma devri filozoflarına yönelmiş, onlardan çeviriler yapılmıttır. Ziya Paşa, Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso)'dan "Emile"i çevirmiştir. Bu çevirilerden bir bölümü, 1881'de Mecmua-i Ebuzziya'da yayımlanmıştır.

Münif Paşa (1828-1894), 18. yüzyıl ansiklopedistlerinin yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar yapmış; bir dergi çıkartmış ve dernek kurmuştur. M.Paşa, "Muhaverat-ı Hikemiye" ("Felsefe Konuşmaları") adlı kitabını, 1859'da, Fransız Voltaire, Fontenelle ve Fenelon'dan çevirdiği diyaloglardan oluşturmuttur. Münif Paşa'nın ayrıca, "Mecmua-i Fünûn" ve "Hazine-i Evrak" adlı dergilerde yayınlanmış felsefî makaleleri vardır. 1878'de, üçüncü kez açılışında Darü'l-fünun'da felsefe derslerinin yer almasında Münif Paşa'nın bu makalelerinin de etkisi olmuştur.

Ali Suavi (1839-1878) ise, medreseden yetişmiş ateşli bir devrimcidir. "Ulûm" ve "Muhbir" gazetelerini çıkartmıştır. "Kâmusu'l-Ulûm ve'l Maarif" adlı bir tür küçük ansiklopedi meydana getirmiştir. "Tarih-i Efkâr" ("Fikirler Tarihi") başlığı altında ilk felsefe tarihi bilgisini, kendi gazetesi olan "Ulûm" da yayınlamıştır. Bu yazılarında Ali Suavi, Sokrates öncesi Yunan filozoflarının görüşlerini oldukça geniş bir biçimde anlatmış, İslâm felsefesiyle karşılaştırmalar yapmıştır.

Ahmet MithatAhmet Mithat (1842-1912), başlangıçta materyalizme eğilimliyse de daha sonra, İslâm ahlâkına ve doktrinine kuvvetle bağlanmış; Draper'in "Din ve Bilim Çatışması" adlı kitabını dilimize kazandırmıştır. "Tarih-i Hikmet" adlı bir kitap kaleme almış, böylece kısa da olsa, bir felsefe tarihi kitabı denemesi yapmıştır. Ayrıca, Ahmet Mithat, kendi çıkarmış olduğu Dağarcık dergisinde, tercüme ve telif bazı felsefî makaleler yayımlamıştır. Bu dergide yayımlamış olduğu "Felsefe ve Feylesoflar" adlı yazısında, Ahmet Mithat, şunları söylemiştir:

"Felsefe kelimesi, aslında, Yunanca "philo"/"sophia" kelimelerinden oluşmuştur. Felsefe, bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Örneğin, bazıları, onu, "felsefe, insanlığın özü üzerinde düşünce yürütmektir" diye, bazıları da "felsefe, insanın evrenle olan ilişkisini düşünmekten ibarettir" diye tanımlamışlardır. Bense, şimdilik bir öğrenciyim, filozof değilim ama, "olamam" demiyorum. Felsefeyi tanımlamak istesem şöyle derim: "Evrenin (bütün kısımlarının) birbiriyle olan bağlantı ve ilişkileri üzerinde düşünmektir."

Bundan sonra, Ahmet Mithat, Thales'ten Sokrates'e kadar bir felsefe tarihi bilgisi vermiş ve şöyle demiştir: "Dünyada hiçbir filozof olmamıştır ki, bir manevî kuvvetin hüküm sürdüğünü görmemiş ve onu anlamamış olsun. Bunu, hepsi görmüşler ama, onun özünü gösterme bakımından birbirlerinden ayrılmışlardır".

Daha sonra, Ahmet Mithat, yine bu yazısında, "feylesof" deyince herkeste dinsiz veya kayıtsız bir insan fikri uyandığını belirtmiş ve "filozofun mu bilim adamı, yoksa bilim adamının mı filozof" olduğu konusundaki tartışmalardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu yazısında bile, din konusuna girmeyi ihmal etmemiştir. "Nasıl ki felsefe, her yerde hakikati ararsa, din için de aranan hakikattir." demiştir.

"Felsefenin Sergüzeşt-i Ahvâli" adlı yazısında ise, Ahmet Mithat, dinlerin sonradan saplandıkları dar görüşlülük ve taassup (bağnazlık) yüzünden fikir özgürlüğüne karşı yapılan baskılardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu derginin yanısıra, "İttihâd", "Matbaa-i Amire", "Takvim-i Vekâyi" ve "Tercümân-ı Hakikat" (1876) gazetelerinin de kuruculuğunu yapmıştır. Amacı, dilde sadeleşmeyi sağlamak olan Ahmet Mithat, "Tercümân-ı Hakikat" gazetesinde de çeşitli makaleler, hikâyeler ve romanlar yayımlamıştır.

1815'de Mühendishaneye matematik profesörü olarak tayin edilen İshak Hoca ve Tamanlı Rıfkı Efendi, matematiğe ilişkin ilk ciddi çevirileri yapmışlar, Vidinli Tevfik (1832-1893) ise, ülkemizde, matematik ile felsefe arasındaki ilişkileri göstermiştir.

Aynı zamanda, Vidinli Tevfik, Ahmet Muhtar Paşa ve Yusuf Efendi ile birlikte, 1864'de "Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye" cemiyetini kurmuştur. Daha sonra, bu cemiyete, Nâmık Kemâl de katılmıştır. 1860'da ise, "Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye" kurulmuştur.

Felsefede atılmış ilk adımlardan bir diğeri, İbrahim Ethem'in 1895'de dilimize çevirdiği Descartes'ın "Discourse de la Methode" adlı eseridir .

Mantık alanında da bu dönemde, çeşitli eserler dilimize kazandırılmıştır. Ali Sedat ve İsmail Gelenbevî, bu çevirilerde önemli rol oynamışlardır. Çevrilen ilk eser, İtalyan Gallupi'nin "Miftâhu'l-Fünûn"udur. Dilimize kimin çevirdiği bilinmeyen, ama, eski mantıkla yeni mantığı ilk defa yanyana getirmesi ve Batı felsefesine kapı açması bakımından dikkate değer bir eser olarak nitelendirilen "Miftâhu'l- Fünûn", 1868 ve 1872'de olmak üzere iki kez basılmıştır.

I. ve II. Meşrutiyet dönemlerine gelince:

I.Meşrutiyette, Nâmık Kemâl, Şinâsi ve Ziya Paşa'nın önderliğinde kurulmuş olan Jön Türkler dikkati çeker. "Tasvir-i Efkâr" , "İbret" ve "Hürriyet" gazeteleri, dönemin ünlü gazeteleridir. Bu gazetelerde, özellikle Nâmık Kemâl'in yazıları ilgi çekicidir.

II. Meşrutiyetin, politika buhranı yüzünden ilk günlerinde fikir hayatı, tam bir kaos halindedir. Bu sırada, "Maarif" dergisi ve "Tercüman-ı Hakikat" gazetesi kapatılmıt, "Sırât-ı Müstakim" dergisi ise, bir süre daha çıkmaya başladıktan sonra, yerini "Sebilü'r-Reşad"a bırakmıştır. Abdülhamid devrinin "Muallim", "Asar", "Nilüfer" ve "Mektep" gibi dergileri de çoktan kapanmıştır. 1894 yılında "Servet-i Fünûn" dergisi kurulmuş, bu derginin ağırlık merkezini de başta Recâizâde Mahmut Ekrem olmak üzere "Edebiyat-ı Cedide" akımı oluşturmuştur. Bu devirde, "Ceride-i Askeriye", "Devir" ve "Bedir" adlı gazetelerin yanısıra, yukarıda da adı geçen, "Dağarcık" ve "Kırkanbar" adlı iki dergi kurulmuştur.

Bu dönemde, felsefî akımlardan, materyalizm, pozitivizm ve mekanik evrimcilik, ülkede oldukça yayılmıştır. Materyalizmden etkilenenler içerisinde, Baha Tevfik (1881-1914), "Teceddüd-ü İlmî ve Edebî Kütüphanesi" (Bilim ve Felsefede Yenilik Kitaplığı)ni kurmuş ve buradan on bir cilt eser yayımlamıştır. Materyalist filozof Ernest Haeckel'in "Kainat'ın Muammaları" adlı eserinin çevirisini -ki bu eseri, dilimize, Memduh Süleyman kazandırmıştır- kendi çıkardığı Felsefe dergisinde yayınlamıştır. Baha Tevfik, Felsefe dergisinde,Kant hakkında, onun "Salt Aklın Kritiği" nin tahliline dayanan etraflı bir inceleme de yayınlamıştır. Baha Tevfik, yine bu dergide bir de "Felsefe Sözlüğü" tefrikası da yapmıştır. Bu sözlük de, Batı tipinde bir sözlük olması bakımından dikkate değerdir. Bütün yazıları, Baha Tevfik'in kaleme aldığı bu dergi, 1912'de yayınlanmaya başlamış, Türkiye'nin ilk felsefe dergisidir .

Baha Tevfik, bu dergide, amacını şöyle anlatmıştır: "Bizde bir felsefe dili yoktur. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Batı'nın üstünlüğü, felsefesinin üstünlüğü ile paraleldir". Balkan Savaşından sonra, yine felsefe ağırlıklı Zekâ dergisini çıkarmış ve Alfred Fouille'nin iki ciltlik "Felsefe Tarihi"ni, Ahmet Nebil ile birlikte dilimize kazandırmış ve yayınlamıştır. Bundan önce, sadece, Münif Paşa'nın, Ali Suavi'nin ve Ahmet Mithat'ın felsefe tarihine dair dağınık makaleleri ile Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye'nin İslâm filozof ve kelamcılarından son derece yüzeysel bir şekilde bahseden "Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife" adlı küçük kitabı vardı.

Baha Tevfik, bu hususta da önemli bir yenilik yapmış, büyük bir adım atmıştır. Bu eserin önsöz'ünde," filozofları anlamak için kendi görüş açınızı bırakarak, evreni, anlamak istediğiniz kimsenin açısından görebilmeniz lâzımdır" derken Baha Tevfik, esasında, felsefe tarihinin objektifliğine sâdık kalınması zorunluluğuna da dikkati çekmiştir. Baha Tevfik, bir yandan Felsefe dergisinde öğrencilere ve halka hitabeden makaleler kaleme almış ve yayınlamış, bir yandan da Ahmet Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte "Nietzsche" adlı küçük kitabını oluşturmuştur.

Teceddüd-i Felsefî serisinin dikkate değer bir kitabı da, Ernest Haeckel'in "Monisme" adlı konferansının Baha Tevfik ve Ahmet Nebil tarafından çevrilmesiyle oluşturulmuş olan ve materyalist felsefenin tezine uygun olarak, Tanrısız Pan naturisme'i destekleyen, dolayısıyla, hararetli tartışmalara yol açmış olan "Vahdet-i Mevcut" adlı kitaptır. 1809'da, İmmoralizm akımını da, ülkemizde, yine, Baha Tevfik temsil etmiştir.

Beşir Fuat da materyalist Büchner'den etkilenmiş ve onun "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının felsefe dünyasında bir yenilik oluşturduğunu söylemiştir. Türkiye'de Diderot, Baron d'Holbach ve d'Alembert gibi düşünürlerin yazılarına ilk kez yer veren de yine Beşir Fuat olmuştur.

Pozitivist ve Naturalist felsefeden etkilenenler arasında ise, başta Rıza Tevfik, Mehmet Cavit ve Ahmet Şuayıp gelir. Bunlar, birlikte, 1908'de "Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiye" dergisini çıkartmışlardır. Bu dergi, ilk defa tam anlamıyla ülkemizde felsefî denebilecek bir hareket meydana getirmiştir. Bu dergide tanıtılan ve tartışılan pozitivist görüş, daha sonra, aydınlar arasında da yayılmıştır. Bu dergi sayesinde, felsefe ülke çapında yayılmıştır .

Rıza TevfikRıza Tevfik (1868-1951), kendisinin daha sonra amprizm ve agnostisizm yolunda olduğunu söylemiş ve kendisine "Bacon'ın ve Stuart Mill'in öğrencisi" ünvanını vermiştir. Makalelerine "feylesof" diye imza attığı için bu lakapla anılmış; Maarif Bakanlığının oluşturduğu bir heyetle birlikte "Istılâhât-ı Felsefiye Lugatı" ("Felsefe Terimleri Sözlüğü")nı hazırlamıştır. Ayrıca, yine Maarif Bakanlığının kararı ile "Kâmus-ı Felsefe" adını verdiği bir sözlük hazırlamış, ilk iki cildi basılmış olan bu eserin tamamı basılamamıştır. Rıza Tevfik, "Felsefe Dersleri" adını taşıyan liseler için ilk felsefe ders kitabını yazmış ve 1914'de yayınlamıştır. Aynı tarihte, liselere de felsefe dersini koydurtmuştur. Kendisi, "Rehber-i İttihâdi Osmanî" özel lisesinde, Türkiye'de ilk kez felsefe dersleri vermiştir. Rıza Tevfik, aynı zamanda, Türkiye'de Bergson'u ilk tanıtanlardandır. "İçtihâd" dergisinde yayınladığı makaleler serisinde ve "Henri Bergson ve Felsefesi" adlı makalesinde, bunu açıkça görmek mümkündür. "Bilgi"dergisindeki yazılarında ise, Rıza Tevfik, Kant'ı ülkemizde tanıtmıştır.

A.Şuayıp (1876-1910) ise, Servet-i Fünûn neslinin en kuvvetli felsefecisi ve eleştirmenidir. "Şehbal" ve "Servet-i Fünûn" dergilerinde felsefî yazılar yazmış, görüşlerini açıklamıştır. "Hayat ve Kitaplar" adlı eserinde ilkin, 19.yüzyılın felsefî durumundan kısaca söz etmiş, spiritüalizm'den bahsederken ünlü Fransız filozofu P.Janet'i de zikretmiş, daha sonra, Fransa'da A.Comte ile başlayan ve İngiltere'de S.Mill, Fransa'da Littre, E.Renan ve Taine'de devam eden pozitivizme derinliğine girmiştir. Pozitivist görüşü, Servet-i Fünûn dergilerinde yazdığı bazı makalelerinde de sergilemiş ama, daha sonra bu görüşü, "Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye"yi çıkaran diğer iki arkadaşından sonra gelen, Bedi Nuri, Sâtı el-Husri, Asaf Nef'î, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman ve Faik Nüzhet ile birlikte evrimciliğe dönüşmüştür. Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisini, kurucularından sonra çıkaran ve yukarıda adları geçen bu yeni nesil, "Meşveret", "Mizan", "Şura-yı Ümmet" ve "Terakki" gibi dergilerde, evrimci felsefe doğrultusunda yazılar yazmışlardır. Böylece, pozitivist görüş, bu kimselerle birlikte gelişerek devam etmiş olmakla birlikte, evrimcilik daha baskın çıkmıştır. Ahmet Şuayıp ise, pozitivizme dayanarak sosyolojiye girmiş ve yeni akımlardan biyolojik sosyolojiyi tanıtıcı mahiyette yayınlar yapmıştır. "Devlet ve Toplum", "Mezhep Hürriyeti", "Hilâfet ve Saltanat", "Fransız İhtilali", "Viyana Kongresi" adlı yazılarında sosyolojik görüşünü Kurumlar tarihi ve Türkiye'nin problemlerine uygulamıştır. Daha sonraki yazılarında ise ırk teorisi üzerinde durmuştur .

Memduh Süleyman ise, Edward Hartmann'ın "Darwinizm" adlı eserini 1911'de dilimize kazandırmıştır. O, aynı zamanda, Darwin kuramına son derece bağlı olmakla birlikte, diğerlerinden farklı olarak bu kuramı eleştirmiştir de.

II.Meşrutiyetin başlarında kurulan Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından biri olan Bedi Nuri (1875-1913) de, evrimciliği benimsemiş, bu dergide yayınlanmış olan "İçtimâî Kabiliyet" adlı makalesinde özellikle Spencer'in etkisinde kalarak evrimi topluma uygulamıştır. Böylece, biyolojik hayatta bulduğu esasların sosyal hayatta da geçerli olduğu sonucuna varmıştır. Sâtı el- Husri (1884-1968) ise, Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinde yayınlamış olduğu "Cemiyetler ve Uzviyetler" adlı makalesinde bir Darwin'ci ve Spencer'ci olarak evrimi -tıpkı kardeşi Bedi Nuri gibi- topluma uygulamış; toplumda da evrim olduğunu ileri sürmüştür.

Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından Asaf Nef'i de bir evrimcidir ve o da evrimi toplumu uygulamıştır. Asaf Nef'i, bu dergide yayınlamış olduğu "Mücâdele-i Hayat ve Tekâmül-i emiyât" adlı makalesinde evrimciliğe ve Spencerciliğe olan meylini gayet açık bir biçimde dile getirmiştir. O da, diğerleri gibi Darwinizmi, Lamarkizmle tamamlayarak topluma uygulamıştır.Bu arada o, özellikle "Sosyal adalet" kavramına ağırlık vermiş ve yeni bir toplum anlayışına yönelmiştir.

Suphi Ethem ise, bir diğer evrimcidir. O, bu konuda "Lamarckizm", "Darwinizm" adlı eserlerle Felsefe dergisinde "Lamarck ve Lamarckizm" adlı bir makale yayınlamıştır. Ayrıca, "Bergson Felsefesi" adlı bir eseri vardır. Suphi Ethem, Darwin'in ortaya attığı fikrin esasında, İlkçağ'da, Empedokles ile Herakleitos gibi iki ünlü Yunan filozofu arasında mücadele yaratacak kadar mevcut olduğunu, ama Darwin'in bundan habersiz bulunduğunu belirtmiştir. Darwin kuramına kuvvetle bağlı olan Suphi Ethem, onun görüşlerini aynen benimsemekle birlikte abartarak sunmuştur.

Ethem Nejdet de Suphi Ethem gibi koyu bir Darwinci, dolayısıyla, evrimcidir. "Tekâmül ve Kanunları" adlı bir eseri vardır. Lamarck'tan ziyade, Darwin kuramına itibar etmittir. Diğerlerinden farklı olarak, belki de Main de Brian'ın etkisiyle olsa gerek, evrimde sadece ilerlemenin değil, gerilemenin de söz konusu edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bir Spencerci olarak, toplumlarda da evrim bulunduğunu ve evrim kanunlarının geçerli olduğunu belirterek, bu durumda - tıpkı Asaf Nef'i gibi- sosyalizmden bahsetmek gerektiğini vurgulamıştır.

Ahmet Mithat da "Dağarcık" dergisinde yayınladığı "Duvardan Bir Sada", "İnsan", "Dünyada İnsanın Zuhûru" adlı makalelerinde, Darwin'in evrim kuramını benimsemiş ve savunmuş bir evrimci olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, Ahmet Mithat, bu makalelerinde, insanı, o zamana kadar alışılmamış bir tarzda ve cesaretle evrimci ve naturalist bir bakış açısından açıklamıştır . Daha sonra, dinsizlikle suçlanmış ve çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Olgun yaşta dine yönelmiş, felsefede spiritüalizmi benimsemiş, materyalizm ve pozitivizmden ise mümkün olduğunca uzaklaşmıştır.

Bizde, Auguste Comte ile asıl ilgilenen düşünür ise, Ahmet Rıza (1858-1930) olmuştur. Ahmet Rıza, Pariste iken, pozitivistlerin derneğine girmiş ve onların parolası olan "Ordre et Progres" anlayışını, yeni Türk fikir hareketinin parolası haline getirmiştir. Ayrıca, Ahmet Rıza, 1895'de, her onbeş günde bir Fransızca ve Türkçe olarak yayınlanan, pozitivist görüş ağırlıklı yazılara yer verilen "Meşveret" gazetesini çıkarmaya başlamıştır. "Tolerance Musulmane" adlı eserinde ise, pozitivist düşünürlerden E.Renan ve H.Spencer'den uzun uzadıya söz etmiştir.

Abdullah Cevdet (1869-1931) ise, çıkarmış olduğu İçtihâd dergisinde pozitivist, materyalist ve ateist görüşleri savunmuştur. Abdullah Cevdet, felsefe, sosyoloji ve pedagoji konularında özellikle, Gustave Le Bon'dan "Asrımızın Nusûs-u Felsefiyesi", "Dün ve Yarın", "İlm-i Ruh-u İçtimâî" adlı çevirilerini ve Voltaire'den yaptığı çevirileri bu dergide yayınlamıştır. "Fünûn ve Felsefe" (1897) adlı eseri felsefe açısından önemlidir. Abdullah Cevdet, bu eserinin ikinci baskısını ise,1913'de "Felsefe Sanihaları" adlı bir ekle yayınlamıştır. Abdullah Cevdet, ayrıca, G.L.Bon'un "melezleme" kuramından da etkilenmiştir.

Pananteizmi benimsemiş olmakla birlikte, esasında bir vahdet-i vücutçu olan Şehbenderzade Ahmet Hilmi (1865-1913) ise, 1908'den sonra, Dârü'l-fünûn'da felsefe dersleri okutmuş, 1910'da "Hikmet" adlı bir dergi çıkartmış ve daha sonra bunu gazete haline getirmiştir. Bu gazetede, felsefeye ve sosyolojiye ilişkin makaleler yayınlamıştır. Bunlardan bazıları, "Tasavvuf ve Yeni İlimlerle Felsefe", "İblis İzzettin Behmen" ve "Çağımızın Felsefesi ve Sosyoloji" dir. Burada, özellikle Pozitivizm ile Sosyoloji ve sosyal olaylar üzerinde durmuştur. O, materyalist olarak nitelediği Celâl Nuri'nin, "Tarih-i İstikbal" (Geleceğin Tarihi)ini ve spiritüalist olarak nitelediği İsmail Fenni Ertuğrul'un, "Maddiyûn Mezhebinin İzmihlâli" (Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı) adlı eserini eleştirmiştir .

Mantıkla ilgili olarak, "Yeni Mantık" adlı eseri bulunan Ahmet Hilmi'nin felsefeye dair "Üç Feylesof", "Maddiyun Mesleki Dalâleti", "Allahı İnkâr Mümkün müdür?" ve "Amâk-ı Hayâl" (Hayâlin derinlikleri) adlı eserleri vardır. "Maddiyûn Mesleki Dalâleti" adlı eseri bir tür felsefe tarihi gibidir; burada, tüm filozofların bir resm-i geçidini yapar, onların, çeşitli konulardaki görüş ve düşüncelerini tahlil ve tenkit eder. Kant'ın "Salt Aklın Kritiği" ile açtığı kritik bilgi yoluyla, bu yolun bizi körü körüne bir realizmden ve materyalizmden niçin ve nasıl kurtardığını anlatır. "Amâk-ı Hayâl" adlı felsefî romanında ise, Şehbenderzâde Ahmet, felsefî görüşlerini dile getirir. "Üniversiteli gen (You can see links before reply)çlerle Bir Konuşma" adlı risâlesinde, gençlerin herşeyden önce, bir hayat görüşü, bir felsefesi olmak lâzım geldiğini belirtir. Bu risâlesinde o, "hangi felsefî doktrini seçelim?" diye sorar ve şöyle der: "Çağımızda üç büyük felsefî meslek vardır. Bunlar: Kritisizm, Pozitivizm ve Evolüsyonizm (Evrimcilik) dir. Filozoflar arasında spiritüalizmle materyalizm yaygındır. Felsefe ve ahlâkta, her mesleğin içindeki doğru tarafları alarak meydana gelecek eklektizmi seçmekten daha sağlam yol yoktur" .

İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946) ise, modernist İslâm filozofudur. Vahdet-i vücudu, hem bir sistem hem de ruhsal bir durum olarak benimsemiştir. Şehbenderzâde Ahmet Hilmi ile aynı konularda çalışmıştır. "Lügatçe-i Felsefe" adlı bir felsefe sözlüğü hazırlamış; "Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı" ve "Vahdet-i Vücûd ve Muhyittin b.Arabî adlı eserleri kaleme almıştır. Yayınlanmamış eserleri arasında ise, fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl'i etkilemiş olan ünlü Fransız filozofu P.Janet'den dilimize kazandırdığı "Çağdaş Materyalizm Mezhebi" ile "Büyük Filozoflar" ve S.Mill'den çevirdiği "Hürriyet" ön sırada yer alır. Ona göre, çağdaş felsefenin en önemli sorunlarından birisi, evrimdir. Materyalistlerin "evrende hiçbir şey yaratılmaz; hiçbir şey de kaybolmaz" şeklinde kimyanın bir ilkesinden alınmış tezleri ise, kabul edilemez. Çünkü madde ezelî ve ebedî değildir. Bu durumda, materyalist Büchner ile E.Haeckel'in tezlerini savunmaya imkân yoktur. Ezelî ve ebedî olan sadece Tanrı'dır. Evrenin varlığı, Tanrı'nın varlığından çıkar. Madde ve enerji, ezelî ve ebedî olmadığı, yani sonradan meydana geldiği gibi yok da olabilir.

İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946) Dârü'l-fünûn Edebiyat fakültesinde felsefe, felsefe tarihi, İslâm Felsefesi, Hukuk fakültesinde ise, fıkıh ve usûl-i fıkıh dersleri vermiştir. "Usûl-i Fıkıh Dersleri", "Yeni İlm-i Kelâm", "İlm-i Hilâf"(2 cilt), "İslâm Felsefesi Tarihi", "Türk Filozofları", "Mukayese", "Miyâru'l-Ulûm", "Felsefe Dersleri" (1914) adlı eserlerinin yanısıra, "Ceride-i İlmiye" dergisinde Gazâlî hakkında, Edebiyat Fakültesi dergisinde ise, Fârâbî ve İbn-i Sînâ hakkında makaleler serisi vardır. "Yeni İlm-i Kelâm"da, bütün Ortaçağ felsefesi problemlerini modern felsefe açısından ele almıştır. Tanrı'nın varlığına ilişkin ileri sürülmüş olan eski kanıtları, Batı felsefesindeki kanıtlar ile karşılaştırmıştır. İslâm filozofları içerisinde Türk olanları ayırmış, ve ilk kez Türk filozofları incelemeye başlamıştır. "Mukayese"de, Doğu ve Batı filozoflarını mukayese etmiş, İhvânü's Safâ ile Darwinizm arasında, Kınalızâde ile Descartes arasında sıkı bir fikir birliği görmüştür. Felsefeci olduğu kadar fıkıhçı da olan İsmail Hakkı, bu yüzden, teorik ile pratik arasında da sıkı bağlantılar kurabilmiş bir kimsedir. O, aynı zamanda, bir modernist İslâmcıdır; action kafasına sahiptir ve bu yönüyle Ziya Gökalp'i etkilemiştir.

Mehmet Ali Aynî (1869-1945) ise, Cumhuriyet öncesinde karşılaştığımız bir diğer önemli düşünürümüzdür. Dârü'l-fünûn Edebiyat fakültesinde, uzun yıllar felsefe tarihi profesörü olarak çalışmış ve dekanlık yapmış olan Aynî, 1928'de Türk Felsefe Cemiyeti'nde tebliğler okumuş, aynı yıl, Amerika'da toplanan uluslararası Felsefe Kongresi'ne katılmıştır. Çetitli yerlerde yayınlanan eleştirilerini "İntikâd ve Mülâhazalar" (Eleştiriler ve Düşünceler) adlı kitabında toplamıştır. Mehmet Ali Aynî, Rıza Tevfik'in "Kâmus-ı Felsefe"si ile Abbe Barbe'den okullardaki ders kitabı gereksinimini karşılamak için yapılan Felsefe Tarihi çevirisini ayrıntılı olarak, ve Fongsgrive'den yapılan "Felsefe Dersleri"nin çevirisini, çevirmenini söz konusu etmeksizin eleştirmiştir. Mehmet Ali Aynî, ayrıca, Suphi Ethem'in "Bergson ve Felsefesi" adlı eserini de eleştirmiştir. Tasavvufa bağlılığı ile tanınan Mehmet Ali Aynî, Dârü'l-fünûn İlâhiyât Fakültesinde Dinler Tarihi profesörlüğü de yapmış, ve bu sırada Denis Saurat'ın "Dinler Tarihi"ni dilimize çevirmiştir. "Gazâlî" ve "Hacı Bayram Veli" hakkında monografileri, ahlâka ilişkin olarak da, "Türk Ahlâkçıları" adlı bir eseri vardır.

Ziya GökalpZiya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında olduğu kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da, düşünceleriyle toplumu büyük ölçüde etkileyecek ve adını gittikçe genişleyen bir kitleye duyuracaktır. Ziya Gökalp, felsefe ile sosyoloji arasında bir ilişki kurmuş, başta Durkheim olmak üzere, birçok Batı filozoflarından alıntılar yaparak, Türkiye'nin sorunlarını incelemiştir. Ziya Gökalp'in öneri ve aracılığıyla Istılâhât-ı İlmiye Encümeni oluşturulmuş, bunun gayretleriyle, 1915'de felsefî terminolojiye ilişkin ilk resmî çalışma olarak nitelendirilebilecek Felsefe Terimleri Dergisi çıkmıştır.

Ziya Gökalp gibi, bir Durkheim'ci olan Mehmet İzzet (1891-1930) ise, Sorbonne Üniversitesi felsefe bölümü mezunudur. Kendisi, Dârü'l-fünûn'da uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış ve öğretim üyeliğinin ilk yıllarında, Karl Vorlander'in iki ciltlik "Felsefe Tarihi"nin ilk cildini çevirmiş ve bu 1927'de İstanbul'da basılmıştır. Asistanı ve ilk felsefe doktoru Orhan Sadettin ise, bu eserin ikinci cildini dilimize kazandırmış ve bu da, 1928'de İstanbul'da basılmıştır.

Mehmet İzzet, Pragmatizm ve Bergsonizmi, o dönemdeki moda akımlar olarak nitelendirmiş, onların karşısına Kant'tan başlayan felsefe geleneğini o günün ihtiyaçlarına göre dirilten filozofları koymuştur. Alman idealizminden etkilenmiş ve Kant 'ın "Pratik Aklın Kritiği"ni dilimize çevirmiş ve eser Dârü'l-fünûn'da taş basma olarak 1919'da yayınlanmıştır. "Ahlâk Felsefesi" adlı eseri ise basılmamıştır. "Bilgi" dergisinde "Zenon ve İzinden Gidenler" adlı bir de makalesi bulunan İzzet, ömrünün sonlarına doğru fenomenolojiye ilgi duymuş, bu hususta, özellikle Max Scheler ve fenomenolojinin kurucusu Husserl'in Fransızcaya çevrilmiş kitaplarını incelemiştir. Dârü'l-fünûn Edebiyat Fakültesi Dergisi'nde makaleler halinde "Muasır Hayat ve Büyük Adamlar" ı yayınlamış; idealizmdeki ilk denemesi olan bu eseri daha sonra "Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat" ile tamamlamıştır. Son günlerinde hazırlamış olduğu "Sosyolojinin Sınırları" adlı tebliğinde, değerler felsefesinin yerine geçmek ve değerlere ilişkin bütün problemleri çözmek iddiasında bulunan sosyoloji ekollerinin eleştirilerini yaparak, bu veya başka bir bilimin Ziya Gökalpçilerin dedikleri gibi "felsefe kaymakamı" olamayacağını savunmuştur.

Şu halde, anlatılacağı üzere, Bedi Nuri, Sâtı el- Husri, Asaf Nef'î, Baha Tevfik, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman, Ahmet Mithat gibi düşünürlerimiz evrimci felsefeden etkilenmişler ve bu felsefeyi ülkemizde temsil etmişlerdir.

1912'de, zamanın Maarif Bakanı Emrullah Efendi tarafından son kez açılışında da, Dârü'l-fünûn'da, başta Ahmet Mithat ve Rıza Tevfik olmak üzere, İzmirli İsmail Hakkı, Mehmet Ali Aynî, Mehmet İzzet ve Cumhuriyetten sonraki dönemde de Mehmet Emin Erişirgil tarafından felsefe dersleri verilmiştir.

umut_hayat
05-06-07, 18:33
İnsan, evrenin tek rasyonel (akli) varlığıdır. Realite ve insan bilinci, belirli bir kimliğe sahiptir; belirli bir tabiatı ve ihtiyaçları vardır. Realiteyi anlamak ve hayatta kalmak için,insanın en temel aracı AKLIDIR. Realite tekdir, insan bilincinin de tek bir tabiatı vardır. İnsan, özgür iradeye sahip, kendini üretebilen ve idare edebilen bir kahramandır. Yani insan, "ilahi tecelli" veya "üretici güçler" gibi kendi dışındaki kuvvetlerin programladığı, cevhersiz, çaresiz bir robot değildir. "Karakteri, faaliyetleri, değerleri , mevcudiyetle olan ilişkileri, gayesi ve amaçları konularında, yapmak zorunda kalacağı tercihlerde, kendisine rehberlik edecek değerler hiyeraşisini ve prensiplerini keşfetmek", insan bilincinin gerçek bir ihtiyacıdır.

İnsan bilinci: muazzam bir bilgisayar gibi, programcısı olmadan bir işe yaramayan, bir mekanizmadır. Bilinçli olmaktan kaçtığı ettiği ölçüde, duygusal bilgisayarını, tesadüfi etkiler programlar: rasgele izlenimler,çağrışımlar,taklitler,slogan,klişeler. Sonuç korkunun egemen olduğu bir hayat hissi.

İnsan geçmişsiz veya geleceksiz olarak an be an yaşayamaz;bütünleştirme kapasitesini elimine edip, bilincini bir hayvanın algısal menziline hapsedemez. Nasıl ki bir hayvanın bilinci zorlanıp soyutlamalarla uğraşır hale getirilemez ise: insan bilinci de, o anki somutluktan başka hiçbir şeyle uğraşamaz hale getirilerek daraltılamaz. İnsan işte bu mekanizmayı bilgisel bir amaçla kullanmak iradi bir eylemi gerektirir. Bundan imtina ederse, tesadüfler idareyi ele geçirir: mekanizma şoförsüz bir araba gibi çalışmaya devam eder. Bütünleşmiş kişilik: bilinç ile duygular arasında tam bir uyum olan,sahip olduğu hayat hissi ile bilinçli kanaatler çakışmış bir insandır. Hayatın anlamı, prensipler, idealler ve değerler; böylesi bir bilinç ile keşfedilir. Hayat hissi, doğru bir felsefenin rehberliğinde duygusal bütünleşmenin kriterlerini de belirler. Duyguları, tamamen ikna olduğu yargılarından kaynaklanır. Zihin başa geçer, duygular takip eder. Bilgilerini bütünleştirmek, bilinçli kanaatler edinmek için çaba göstermeyen insan; meramını ifade etmekten aciz kalarak, duygularının insafına kalır. Rasgele ve eklektik ve genellikle çelişkili fikirler kolleksiyonundan ibaret, böylesi bir felsefi enkaz, o insanın üzerinde hiçbir ikna gücüne sahip olamaz. Bu enkazın yarattığı duygular, realite karşısında onu genellikle yanıltacak, kendini sürekli olarak mutsuz olduğu haberini verecektir. Bu enkaz değerlerin elde edilemeyeceğini, mücadelenin nafile olduğunu; korku-suçluluk-ıstırap ve başarısızlığın insanlığın yazılı kaderi olduğunu; bir insan tarafından yapılabilecek hiçbir şey olmadığını ilan eder. Hayata teslimiyetle başlamak, kendi suratına tükürüp mevcudiyeti lanetlemekle başlamak; insanın tabiatında böyle bir hale girmek bir yozlaşma sürecidir. Kimi ilk baskıda teslim olur, kimi kendini satar; kimi enerjisini, algılayamayacağı kadar küçük derecelerde eksiltip, bütün ateşini yitirir. Sonra bunların hepsi kendilerine, olgunlaşmış olmak için zihinlerini terk etmek gerektiğini; güven içinde olmak için değerlerini terk etmek gerektiğini; pratik olmak için kendine saygı ve güven erdemini kaybetmek gerektiğini telkin etmekte olan büyüklerinin teşkil ettiği büyük bataklıkta kaybolup giderler.yonel bir insanın o aynada görmeyi beklediği şey, haklı görünmektir. Kendine saygı-güven erdeminden yoksun olmakla ihanet ettiği benliği, son çırpınışında, hiç değilse bulunduğu dalaletin, düşkünlüğün haklı görülmesini istemektir.

İnsanla ilgili her özelliğin spesifik bir tabiatı vardır. Dolaysıyla, bilinç de belirli bir tabiata, belirli bir kimliğe sahiptir. İnsanın akli yeteneğinden kaynaklanan irade de belirli bir tabiata sahiptir. Mevcudiyetteki tabii öğelerin kombinasyonlarını yeniden düzenlemek, insanın sahip olduğu tek yaratma gücüdür. İnsan hayalgücü,insanın realitede olduğunu veya olabileceğini bildiği şeyleri zihninde yeniden düzenleme yeteneğidir.

İnsan bilinci kavrama-düşünme alanında ancak bilincin kendisinin-irade yoluyla- başlatabildiği bir davranış gücüne sahiptir. İnsanlar zihni faaliyetlerini başlatma ve sürdürme alanında, bilinçlerinin tabiatının(kimliğinin) belirlediğinden başka türlü davranamazlar.(Hayvanlar bedenlerinin tabiatından başka türlü davranamazlar)

Rasyonel bir insan, amaçlarını-değerlerini-tercihlerini yargılarken:realitedeki olguları standart olarak alır. Çünkü ancak realitede metafiziken verili olan şeyler "neyse odur".Yani bilincin tek kaynağı realitedir. Metafiziken-verili olanla, insan-yapısı şeylerin farkını kavramak, bilincin somut bir ihtiyacıdır. İnsanın bilinci üzerindeki kontrolü, bilincinin tabiatı hakkında, bilgi sahibi olması ile mümkündür. İnsan realiteye başvurmadan, kendi bilinci hakkında hiçbirşey öğrenemez. Evren için "yer çekimi kanunu" ne demekse;"iradi bir bilince sahip olma özelliği" insan için o demektir. Bir insanı "hiçbirşey" düşünmeye zorlayamaz. Zihnini çalıştırmak, insanın sadece kendi hükümdarlığında olan,sadece kendi iradesiyle harekete geçebilecek bir güçtür. Bu nedenle insanlar yeni şekillere sokulamaz ve başka insanların amaçları için araçlar olarak görülemez.

İnsanın "kendi aklı ile bulmadığı-ispatlayamadığı bir şeyi zımnen de olsa kabullenmesi" kendi tabiatı ile çelişir,böylece kendi tabiatına karşı davranmış olur. Kendisi ispata muhtaç bir "tabiat üstü" varsayımı kabul, yani akıldışı bir şeyi kabul, aklı felç etmekten başka bir şeye yaramaz. Realiteye karşı davranış veya inançtan çıkacak sonuç,ıstırap çekmek ve kendini imhadır. Realiteyi dolaysıyla bilincini inkar eden bir insan; başkalarının" bilincini-anlayışlarını-yargılarını-değerlerini" kabullenmek zorunda kalır;bu durumda insan,kendinin değil başkalarının algılamakta olduğu bir dünyada yaşar. Böylece ruhunu, bir bilinç paraziti haline getirir. Zihnini terk eden bir insan,bir olgular evreninde değil,bir insanlar evreninde yaşar;olgular değil,insanlar onun realitesidir. Aklı değil,insanlar onun hayatta varkalma aracıdır.

İnsanın bedeni-maddesi-ile bilinci arasında hiçbir zıtlık yoktur,insan bu ikisinin bölünmez bütünlüğüdür. Mevcut olmayan bir şeyin bilinci olmaz, bilinç olmaksızın, mevcut bir şeyden haberdar olunmaz. İnsana bilincini veya bedenini reddetmesini önerenler, insanı zayıflatarak esir almak isteyenlerdir. Rasyonel insan, eylem adamı olan bir düşünürdür; o arkadan gelecek eylemlerle bağlantısız fikirlerin sahte olduğunu, fikirlerle bağlantısız eylemlerin ise intihar olduğunu bilir.

umut_hayat
05-06-07, 18:33
Bir insanın -ya da bir kültürün entellektüel ve moral yozlaşmasının en önemli belirtisi, görüş ve amaçların, çok kısa vadenin somut sınırları arasına çekilmesidir. Bu, kişinin mental işlevlerinden veya bir toplumun ilgilerinden çıkarılan soyutlamaların gitgide artan oranda azalması demektir. Bu yozlaştırıcı bilincin belirtisi ise ilkelere bağlı düşünme ve davranma yeteneğinin kaybolmasıdır. "İlke" diğer bir çok gerçeğin dayandığı, temel, birincil veya genel gerçektir. Yani ilke, bir çok somuttan kurallaştırılmış bir soyutlamadır. Uzun vadeli hedeflerini tespit etmek ve her hangi bir anda içinde bulunulan somut alternatifleri değerlendirmek, ancak bu ilkeler vasıtasıyla yapılabilir. Kişinin geleceğini planlamasına ve ona ulaşmasına imkan veren sadece bu ilkelerdir.

Kültürümüzün içinde bulunduğu şu anki durum, ilkelerin toplum tarafından tartışılmasının ne kadar kaybolduğu, ya da, kültürel atmosferin saçma somutlar üzerine çekişen, pazarlık eden, küçük duyarsız bir aile seviyesine ne kadar indirgendiği, yahut, ana değerlerine ihanet ederken, anlık sahte kazanımlar için geleceğin ne kadar satıldığı ile ölçülebilir.

Daha da garip ve çirkin olan, bu pazarlığın histerik bir kendini haklı görme havası içerisinde, bireyin herkesle herhangi bir konuda (tabii asıl uzlaşılması gereken ilkeler hariç) uzlaşmasını gerekli gören saldırgan bir güvenle ve "pratiklik'e" panik içerisinde atlayarak yapılıyor olmasıdır.

Oysa (sözde) 'pratik insan' kadar pratik olmayan hiç bir şey yoktur. Kişinin pratiklik anlayışı en iyi biçimde şu şekilde gösterilebilir; (farzedelim) New York'tan (Amerikanın bir ucundan) Los Angeles'a (diğer ucuna) arabayla gitmeye karar verdiniz. Bir harita bulup oraya giden en iyi yola karar vermek pratik olmayan ve idealistik bir yoldur; zira hemen direksiyona geçip rastgele herhangi bir yönde veya yolda ilerlemeye başlayıp, tabii başka birşeyi değil ancak sadece anlık ruh hali ve havayı takip ederek, oraya daha hızlı varırsınız.

Burada gerçek olan elbette, bu yöntemle oraya hiç varamayacağınızdır. Çoğu insan bu seyahatin güzergahını düşünerek bu gerçeği ortaya koyarken, aynı insanlar kendi hayatlarının ve ülkenin gidişatı düşünüldüğünde hiç de aynı şekilde kavrayışlı olmamaktadırlar.

Son derece geniş boyutta körlük yaratabilen tek bir bilim (science) aslında görevi insana "görme'yi" sağlamak olan bir bilim; felsefe. (Oysa) modern felsefe, gerçekte, insan bilincinin kavrama düzeyine karşı planlı bir saldırı olduğu için, ki soyutlama, genelleme ve her türlü bilgi entegrasyonunu, ve nedeni geçersiz kılmak için kararlı girişimlerdir bunlar, son on yıllarda epistemolojik yabaniliklerin aczi içinde yetişmiş, doğa, işlev ve ilkelerin pratik uygulamaları hakkında birazcık bilgisi dahi olmayan insanlar üniversitelerde yetiştirilmektedir.

Bu insanlar, karmaşık endüstriyel medeniyetin günlük hayatının akıl almaz, şaşkına çeviren çıkarımları - el yordamı, debelenme, düşme, vazgeçme ve yok olma, kendi kendilerini nasıl tahrip ettiklerini dahi bilmeme- ile gözleri kapalı, el yordamıyla bir yön aramaktalar.

Bu intihar surecine devam etmeyi artık önemsemeyenler (istemeyenler) için, ilkelerin pratikte nasıl işlediğiyle ilgili bir kaç kuralı ve hedeflerle ilkelerin ilişkisini göz önüne almak, bu açıdan önemlidir.

Aşağıdaki üç kural, katiyen ayrıntılı da değildir; bu kurallar geniş bir konuyu anlamaya yönelik ilk adımlardır.

1. Aynı temel ilkelere sahip iki insan ya da grup arasında herhangi bir tartışmadan, tutarlı olan daha kazançlı çıkar.

2. Farklı temel ilkelere sahip iki insan ya da grup arasında herhangi bir işbirliğinden, kötü ya da irrasyonel olan daha kazançlı çıkar.

3. Karşıt temel ilkeler açık ve net olarak tanımlandığında, rasyonel olanın avantajı daha fazladır; ancak gizli yahut kaçamak tanımlamalar söz konusu ise irrasyonel olanın avantajlı çıkması söz konusudur.

1. Aynı temel ilkeleri benimsemiş iki kişi, herhangi bir konuda farklı düşünüyorsa bunun anlamı, ikisinden biri tutarsız demektir. Temel ilkeler uzun vadede davranışların nihai hedefini belirlediği için, ulaşılmak istenen hedef hakkında daha berrak (clearer) ve tutarlı görüşe sahip olan yöntem seçiminde daha çok kez haklı çıkacaktır; karşıt kişinin öne süreceği her türlü itiraz hem psikoloji hem de mevcudiyet (varoluş) açısından (existentially) onun avantajına çalışacaktır.

Psikolojik olarak, tutarsız kişi diğeri gibi aynı fikirleri onaylayacak ve söyleyecektir; fakat daha zayıf, sulandırılmış biçimde, ve böylece, bahanelerin ardına sığınan, korkak bir kişi havası yaratarak itibarını düşürürken, şüphe içindeki taraftarlarının zihinlerinde, rakibinin daha samimi ve cesur olduğu izlenimini yaratarak, rakibinin zaferini tasdik etmiş, hızlandırmış, onun kazanmasına yardım etmiş olacaktır.

Varoluş açısından, ortak hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak her adım veya tedbir, bir sonraki aşamada aynı yönde daha ileri ve daha can alıcı adım veya tedbirleri almalarını gerektirecek, (tabii hedef reddedilmediği ve temel hedefler değiştirilmediği sürece); böylece tutarlı kişinin liderliği perçinlenirken, tutarsız olan etkinliğini kaybedecektir.

Tartışan iki kişinin paylaştığı temel ilkelerin haklı ya da haksız, doğru veya yanlış, rasyonal veya irrasyonel olmasına bakmaksızın tartışma belirtilen istikamette ilerleyecektir.

Mesela, Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında, yahut her iki partinin muhafazakârları ile liberalleri arasındaki tartışmayı düşünelim; her iki parti de temel ahlâkî ilke olarak altruist (özgeci) olduğundan, her iki parti de nihai hedef olarak refah devleti veya karma ekonomiyi savunacak. Kimin iyiliği olduğuna bakılmaksızın ekonomiye yapılan her hükümet müdahalesi, sebep olduğu felaketi anlık olarak hafifletecek daha ileri müdahaleleri gerektirecek; Demokratlar hükümetin etkinliğinin arttırılması gerektiği konusunda daha tutarlı olduklarından, Cumhuriyetçiler umutsuz "bende'ciliğe", Demokratlarca başlatılmış herhangi bir programı beceriksizce aşırmaya çalışacak, iddialarında Demokratlarla aynı hedefe ulaşmak için -tabii farklı yollardan- çabaladıklarını ima eden utanç verici itiraflarda bulunur hale düşeceklerdir.

umut_hayat
05-06-07, 18:34
Kesinlikle reddedilmesi gereken bu nihayetlerdir (altruizm, kolektivizm, statizm). Fakat partilerden hiçbirin de bunu yapmayı seçmezse, temel ilkelerinin yarattığı olayların mantıksal gidişi onları daha, daha da sola sürükleyecektir. Muhafazakârlar tümüyle oyundan atıldıklarında bu kez aynı tartışma liberallerle (1)1 bariz sosyalistler arasında sürecek; sosyalistler kazandığında, aynı tartışma bu kez de onlarla komünistler arasında yapılacak; komünistler kazandığında altruizmin nihai hedefine ulaşılmış olacaktır; topyekün kendini-feda (total immolation).

Bu süreci durdurmanın ya da değiştirmenin, temel ilkeler değiştirilmedikçe hiç bir yolu yoktur.

Yeryüzündeki her ülkede bu sürecin kanıtları üstüste yığılmaktadır. Ve bunu izlerken, düşüncesizlik (unthinking), belirtilmemiş bazı yollarla, bazı bilinemeyen vasıtalarla, insanlığı komünizm çukuruna çekmeye çok önceden mahkum eden, "tarihsel zorunluluk" denen gizemli, akıl ermez gücü fısıldamaya başlar. Oysa böyle fatalistik hiç bir tarihsel zorunluluk yoktur: Dünyadaki olayları yönlendiren gizemli güç, insani ilkelerin dehşet verici gücüdür ve bu sadece onu etkisiz diye ıskartaya çıkartmak üzere eğitilmiş "pratik" modern yabaniler için esrarengizdir.

Ancak, tartışmalı da olsa, karma ekonomi savunucuları da özgürlüğü -en azından bir kısmını savunuyorlar ki niçin onların irrasyonel kısmı kazanmalı? Bu soru bizi şuna götürür;

2. Farklı temel ilkelere sahip iki insan ya da grup arasında herhangi bir işbirliğinden, kötü ya da irrasyonel olan daha kazançlı çıkar.

Rasyonel (ilke, öncül, fikir, politika veya davranış) gerçeğin olguları ile uyumlu olandır; irrasyonel ise olguları reddeder ve bunun yanına kâr kalması için çalışır.

İşbirliği, müşterek teşebbüstür; davranışların ortak yoludur. Rasyonel (iyi), irrasyonelden (kötüden) hiç bir kazanç elde edemez; onun yetersizlik ve suçlarını paylaşmaktan başka; irrasyonel ise rasyonelden herşeyi edinir' onun değer ve başarılarını paylaşır. Bir sanayicinin başarı için bir hırsızdan gelecek hiç bir yardıma ihtiyacı yoktur; oysa hırsızın varolmak için sanayicinin başarısına ihtiyacı vardır. Aralarında nasıl bir işbirliği olabilir ve bu nereye kadar gidebilir ki?

Bir kişi karma ilkelere sahipse, onun kötü yanı, değerini düşürecek, köstek olacak, üstün gelecek ve sonuçta faziletlerini tahrip edecektir. Arada bir hırsızlık yapan dürüst bir insanın ahlâkî durumu nedir? Aynı şekilde eğer bir grup insan karma hedeflerin peşine düşerse, kötü ilkeler iyileri defedecektir. Arada bir hükümeti insan haklarını ihlâl eden özgür bir ülkenin politik durumu nedir?

Bir iş ortaklığı düşünün; bir taraf dürüst ise ve diğeri dolandırıcı, ikincisi işin başarılmasına hiç bir katkı yapmaz; fakat birincinin ünü, dolandırıcının kurbanlarını savunmasız bırakır ve dolandırıcıya kendi başına sağlayamayacağı kadar geniş ölçüde şanslar sağlar.

Şimdi Birleşmiş Milletlerde (BM) yarı özgür ülkelerle, komünist diktatörlüklerin işbirliğini düşünün. İddia edildiği şekliyle, barış, özgürlük ve insan haklarına ithaf edilmiş bir kuruluştur, BM; tarihteki en acımasız saldırgan, en kanlı diktatörlük, en geniş çaplı kitle katili ve kitlekölecisi (mass-enslaver) olan Sovyet Rusya da imtiyazlı üyelerindendir. Bu saptamaya eklenecek tek bir kelime dahi yok ve hiç bir şey bunu hafifletemez. Bu, medeniyeti, ahlakı ve aklı küçük düşürücü öylesine bariz bir kötülüktür ki, gelişmelere kısaca değinmekten başka, daha ileri hiç bir tartışma gerekli değildir.

Psikolojik olarak, BM, demoralizasyon, sinizm, keskinlik, umutsuzluk, korku ve adı konmamış bir suçluluğun, Batı dünyasını yutan gri bataklığının mukavelesidir. Oysa komünist dünya hem ahlâkî tasdik, hem Batı dünyasından medeni saygınlığın tescilini kazanmıştır; kurbanlarını aldatmak için Batı dünyasının yardımını kazanmıştır; eşit ortak olmanın hak ve prestijini kazanmıştır; böylece insan hakları ile kitle kasaplığı arasındaki farkın sadece politik görüş farklılığı olduğu nosyonunu yerleştirmiştir.

Komünist ülkelerin deklare edilmiş amacı, dünyanın fethedilmesidir. (Relatif olarak) özgür ülkelerle işbirliği yaparak, onların maddi, finansal, bilimsel ve entellektüel kaynaklarını kazanmaya yönelmişlerdir; oysa özgür ülkelerin onlardan kazanacağı hiç bir şey yoktur. İki taraf arasında, böyle ortak politika ya da uzlaşmanın mümkün olan tek şekli, kendilerini soymamaları karşılığında silahlı gangsterlere yavaş yavaş teslim olmalarını sağlayan anlaşma yapmış mülk sahiplerinin politikasıdır.

BM, dünya yüzölçümünün ve nüfusunun Sovyet Rusya'nın silahla ele geçirmeyi hayal edebileceğinden daha büyük kısmını Sovyet Rusya'nın gücüne teslim etmiştir. Katanga'ya (2)2 yapılan muamele ile Macaristan'a yapılan muamelenin karşılaştırılması, BM politikaları hakkında yeterli bir örnek teşkil eder. BM, iddia edildiği gibi, saldırganı durdurmak için birleşmiş dünya gücü kullanmak amacıyla kurulmuşken, bir savunmasız ülkenin, saldırganın gücüne teslimiyetini zorlayan birleşmiş dünya gücünün kullanılmasının aracı haline gelmiştir.

Epistemolojik yabanilerden başka kim işbirliğinde böyle bir deneyden, farklı sonuçlar bekleyebilirdi ki? Yönetim kurulu toplumun gangsterleri olan suçla savaş komitesinden ne bekleyebilirsiniz ki?

Bu sadece temel ilkelerin topyekün geçiştirilmesi ile mümkün olur. Ve bu durum bize şunun nedenini gösterir:

3. Karşıt temel ilkeler açık ve net olarak tanımlandığında, rasyonel olanın avantajı daha fazladır; ancak gizli yahut kaçamak tanımlamalar sözkonusu ise irrasyonel olanın avantajlı çıkması söz konusudur.

Herhangi bir anlaşmazlığı rasyonel tarafının kazanması, amacının anlaşılması ile mümkündür. Gizleyeceği hiç bir şey yoktur, çünkü gerçek onun müttefikidir. İrrasyonel taraf aldatmak, karıştırmak, yan çizmek ve hedefini gizlemek zorundadır. Sis, kasvet ve karanlık aklın değil, irrasyonelin tek silahıdır.

Tahrip etmek için hiç bir düşünce, bilgi veya tutarlılık gerekmez; oysa başarmak ve yaratmak için süregelen (unremitting) düşünce, muazzam bilgi ve taviz vermeyen katı bir tutarlılık gereklidir. Her hata, yan çizme ve çelişki, tahripkârın hedefine ulaşmasına yardım eder; sadece akıl ve mantık yapıcı hedefe ilerleyebilir. Negatif, olmamayı (umursamazlık, iktidarsızlık, irrasyonalite) gerektirir; pozitif varolmayı, (mevcudiyeti) (bilgi, etkinlik, düşünce) gerektirir.

Kötülüğün yayılması, yutulmanın belirtisidir. Temel ilkelerde uzlaşma olmayacağı gerçeğinden yan çizenlerin moral yetersizliği; ihmalkârlığın kötünün kazanmasının tek şansıdır.

Çeviri:Ekmel Ezel
"The Anatomy of Compromise", Capitalism: The Unknown Ideal, Signet Publications, NV, USA, ss. 144-149.

umut_hayat
05-06-07, 18:34
Memleketimizde son senelerde, mahreci şüpheli bir ihracat malının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketimizin fikir ve kıymet âlemine sürülmesi yolunda gösterilen gayret*ler beni bu satırları yazmağa sevk etti. Mahreci şüpheli bu ihracat malı ırkçılıktır. Biz bir millet olarak kendimizi kimseden aşağı görmeyiz ve değiliz. Milletimizin kabiliyetine, hakikî me*deniyet ve kültür istidadına, «mükel*lef olduğu insaniyet vazifelerine» sarsılmaz ve bütün bir imanımız var*dır. Fakat bununla, ortada dolaşan, haris ve sergüzeştçi maksatlarla ile*ri sürülmüş olan yabancı malı ırkçılık propagandasını katiyen birbirine karıştırmamalıdır. Kendimizi hiç kimseden aşağı görmemek insan ol*mak haysiyeti ile en esaslı haklarımızdan biridir. Fakat, zaman zaman muhtelif memleketlerde, hakikat te*melinden mahrum olarak ileri sürül*müş olan ırkçılık propagandası insa*nın insanlık duygusuna kıran yap*macık bir yaygaradan başka bir şey değildir.

Emperyalizmin büyük gelişme devresinde müstevliler kendilerinde üstün beşerî kıymetler görürler, bu*na dayanarak başkalarını kendi refahları uğrunda esir gibi kullanmayı en tabiî bir hak telâkki ederlerdi. Halbuki hakikî üstünlükleri teknikle*rinde idi. Teknik ise hiç bir insan zümresinin fıtrî olan imtiyazlı malı değildir. Nitekim, dün makine kullan*mıyan bir çok insanlar bugün kullanı*yorlar; dün uçmıyanlar bugün uçu*yorlar. Teknik, dünya medeniyetinin müşterek mahsulüdür ve gitgide dünyanın müşterek malı olmak yo*lundadır. Misalimizi en yakından alalım. Yakın zamana kadar biz maki*ne kullanmazdık; o devirde makine kullanan Avrupa’ya hayrandık. İçi*mizde, bu hayranlığın doğurduğu aşağılık duygusuna müptelâ insanlar makineyi, tekniği, Avrupanın fıtrî bir imtiyazı telâkki ederler, bizim bu*na hiç bir zaman erişemiyeceğimizi sanırlardı. Halbuki bugün memleke*tin bir ucundan öteki ucuna, şima*linden cenubuna, en büyük teknisi*yeninden en küçük işçisine kadar hep Türk olan bir teşkilâtın işlettiği trenler içinde binlerce insan her gün seyahat etmektedir. Türkiyede ağır sanayiin gelişmesinin bel kemiğini teşkil edecek olan Karabükte demiri su gibi akıtmak için gece gündüz yükselen alevler daha şimdiden Türk mühendisinin, Türk ustasının, Türk işçisinin emeği ile yükselmektedir. Çok süratli bir gelişme temposu için*de, Türkiyenin her tarafına yayılan teknik okullara köyden, kasabadan gelen çocukların gösterdikleri yüksek kâbiliyet, tekniğin hiç bir insan zümresinin imtiyazlı malı olmadığını gösteren en güzel misallerden biridir.

İlmî cihetten şu acıklı halle karşılaşıyoruz. Muhtelif milletlerin muhtelif cemiyet kuruluşu, tarih ve kül*tür şartları altında, hiç şüphesiz her birinin kendine mahsus hususiyetleri ve orijinal kültür tezahürleri vardır. Muhtelif milletler, tarihlerinin ve coğrafyalarının durumuna göre, medeniyet ve kültür seviyesi ve başarısı bakımından muhtelif inkişaf safhalarında bulunuyorlar. Irkçılar bundan derhal büyük neticelere sıçrıyorlar. Zekâ, karakter, mizaç, kavrayış ve sanat kabiliyeti gibi psikolojik hu*suslarda bazı milletlerin değişmez bir surette ırkan üstün yaratılmış olduklarını büyük bir velvele ile or*taya sürüyorlar. Bunu, ırk psikolo*jisi sahasında Garp ilminin en son sözü olarak göstermeğe çalışıyorlar. Bu bir yalandır; ilim namına yapıl*dığı için hem de iğrenç bir yalandır. Bu suretle her şeyden evvel bitaraf, yahut daha doğrusu yalnız hakikat tarafında olması lâzım gelen ilmi kendi sergüzeşt arzularına, hırsları*na âlet etmiş oluyorlar.

Irk psikolojisi sahasında yapıl*mış olan birçok ilmî araştırmaların neticeleri (1) üstün ırklar, aşağı ırklar diye bir tasnife varmaktan çok uzaktır. Bugünün hakikaten ilmi olan ırk psikolojisi henüz gelişme devresindedir. Eski zamanlardan bu*güne kadar, hodbin duygularla ileri sürülmüş olan ırk, medhiyelerinin il*mi bir ırk psikolojisi ile hiç bir ilişiği yoktur. Bunun fena ve geciktirici bir tesiri olmuştur. Henüz ilk geliş*me devresinde bulunan hakikî ırk psikolojisinin araştırmaları ırk üstünlüğü fikrine varmış olmaktan çok uzaktır, hatta karsılaştığı problemler o kadar karışıktır ki birçok müşkilleri halletmeden bunu ele ala*bilecek bir durumda değildir.

Bugün dünyada ileri zihniyet, ileri görüş, ileri kuvvetler olduğu gi*bi irtica da vardır. Her yerde saldırış halinde bulunan kara kuvvetler de vardır. Irkçılar irtica hortlağı ile, kara kuvvetlerle birliktir. Artık mahreci şüpheli bir yabancı malı olan, kara kuvvetlere demagoji yap*mak fırsatını veren ırkçılık hakkın*da bir karar vermeliyiz. Ancak o za*man millî hudutları içinde ileri bir kültür ve medeniyet yaratmak yo*lundaki başarılarımıza yabancı de*magojilerle içimiz bulanmadan daha büyük bir hızla devam edebiliriz.

***

Aşağıdaki satırlarda ırklar ara*sında yapılan mukayeseli zekâ ölçü*lerinin verdiği neticeleri anlatmağa çalışacağız. Bunun için önce zenciler, sonra nordik, alpen ve akdenizliler üzerinde yapılan ölçmeleri ele alacağız.

İlk araştırmalarda zekâ testle*rinde zenciler beyazlara nisbetle dü*şük neticeler vermişti. Fakat bun*dan, bütün zencilerin zekâsının düşük olduğu neticesini çıkarmak doğ*ru değildir. Bir gurup zenci almak, bunların, geldikleri muhite bakmadan, bütün zenciler hakkında bir hükme varmak keyfî bir hareketten başka bir şey olmaz. İlk Cihan Harbinde, Amerikan ordusundaki ruhiyatçılar bile geldikleri muhitlere göre zenci*lerin farklı zekâ neticeleri verdikle*rini kaydetmişlerdir. Amerikan or*dusundaki ruhiyatçıların 1917 de el*de ettikleri neticelere göre Birleşik Devletlerin şimalinden gelen zencile*rin cenuptan gelen zencilere, zekâ iti*barile üstün olduğu ve bazı şimal devletlerinden gelen zencilerin cenup*tan gelen beyazlara bile üstün bulun*duğu meydana çıkmıştır. (Amerikada Birleşik Devletlerde şimal, zencilere karşı daha müsamahakârdır, daha insanca muamele eder; cenupta ise, dahili harpler neticesinde resmen esaretten kurtulmuş olmalarına rağ*men, zenciler ekseriya insan yerine konmaz, hemen hemen esir muame*lesi görür.)

Son zamanlarda elde edilen ha*kikatler bu olayları kuvvetlendirmiş*tir. Umumiyet itibarile şimaldeki zenci çocukları ile cenuptaki zenci çocuklarının zekâ bölümleri arasın*da, şimalliler lehine, yedi derecelik bir zekâ farkı vardır. Umumiyetle şimaldeki beyazların zekâsı yine şimaldeki zencilerden biraz üstündür, fakat bu her zaman böyle değildir. Nitekim, Kaliforniyada Los Ange*les'te zenci ilk mektep çocuklarının zekâsını ölçen Clark bunların ortalama zekâ bölümünü 104,7 olarak tespit etmiştir ki beyazlar için de kabul olunan ortalamanın (ki 100 dür) bi*raz üstündedir.

Peterson ve Lanier on iki yaşındaki beyaz ve zenci çocuklara cenup*ta Nashville şehrinde, şimalde Chi*cago ve New-York şehirlerinde ol*mak üzere üç ayrı şehirde test tat*bik etmişlerdir. Bu araştırıcılar bul*muşlardır ki, cenuptaki Nashville şehrinde beyaz çocuklar zenci çocuk*lara bâriz bir surette üstündürler. Chicago'da bu üstünlük pek azdır, New-York'ta ise hemen hiç üstünlük yoktur. Demek oluyor ki, zenci ze*kâsı her zaman her muhitteki beyaz zekâsından düşük değildir. Bazı mu*hitlerde, zenci zekâsı bazı beyazlara üstündür. Zenci zekâsının düşük ol*duğu hallerde bile, bu, zencilerin ze*kâsı bütün beyazlardan düşük demek değildir, beyaz ortalamasından dü*şük demektir. Bu hallerde bile on*lardan düşük olan beyaz zekâları vardır.

Şimalde zencilerin cenuptakilere zekâ itibarile üstün olmasını ırkçılı*ğa mütemayil olanlar şimalde zenci*lerin daha müsait fırsatlara mazhar olmaları, cenuptakilerin esirliğe ya*kın bir muamele görmesi keyfiyeti ile izah etmekten kaçınmışlardır, bu*nu zekâ itibarile daha seçkin zencilerin şimale göç etmelerile izah etmeğe çalışmışlardır.

Son zamanlarda Columbia Üni*versitesinde yapılan araştırmalar ze*kâ itibarile üstün zencilerin şimale göç ettikleri ve şimalde, testlerde yüksek derece alanların bu seçkin zenciler olduğu fikrini çürütmüştür. Columbia Üniversitesi araştırmaları serisinde muhtelif cenup şehirlerinde cenuptan şimale göç eden çocuk*lara ait on beş senelik (1915 – 1930) mektep karneleri tetkikten geçiril*miştir. Bu tetkikten maksat, cenuptan şimale göç eden zencilerin zekâ ve sınıf başarısı bakımından cenup*ta kalanlara nisbetle daha üstün olup olmadığını meydana çıkarmak*tır. Eğer üstün ise demektir ki, şi*male gidenler zekâ itibarile hakika*ten üstün, seçkin zencilerdir; eğer değilse denebilir ki, şimaldeki zenci*lerin üstünlüğünü temin eden âmil muhit şartlarıdır, cenuptaki esarete yakın olan muamele yerine şimalde insan olarak nisbeten daha iyi geliş*me fırsatlarına mazhar olmalarıdır.

Araştırmaların neticesi sarihtir. Seçkin, üstün zencilerin şimale göç ettikleri hususunda hiç bir delil elde edilmemiştir. Şimale gidenler ortala*ma zenci seviyesini temsil ediyorlar. Hatâ cenuptaki şehirlerden birinden göç edenler sarih bir surette ortala*ma zenci zekâsının aşağısında bulu*nan insanlardır. Şu halde, şimaldeki zencilerin zekâ itibarile cenuptakile*re üstün olmaları müsait muhit şart*larile izah edilmek icabeder.

Şimalde zenci zekâsının gelişme*sinin müsait muhit şartlarından ileri geldiğini gösteren araştırmalardan birini hülâsa edelim: Bu araştırma da Columbia Üniversitesinde yapılan araştırmalardan biridir. Şimalde New-York'un Harlem semtinde otu*ran cenuptan gelme yüzlerce çocuk alınmıştır. Bunlar New-York'ta otur*dukları müddetin uzunluğuna göre tasnif olunmuşlardır. Bu tasniften sonra bu çocuklara zekâ testleri tat*bik edilmiştir. Testlerin neticeleri göstermiştir ki, zekâ , derecesi; bir hadde kadar New-York'ta oturulan müddetin uzunluğu nisbetinde yükse*liyor. Bu çocukların içinde ortalama zekâ dereceleri en aşağı olanlar ce*nuptan New-York'a yeni gelmiş olan*lardır, ortalama zekâ dereceleri en yüksek olanlar New-York'a en eski*den gelmiş olanlardır. New-York'ta dört sene oturduktan sonra cenup*tan gelenlerin derecesi bu şehirde doğmuş olanların derecesile denkleşi*yor. New-York'a geldikten sonra her sene artan bir gelişme göze çarpıyor.

Daha evvel zikrettiğimiz gibi ce*nuptaki zencilerin zekâsı şimaldeki beyazlara nazaran düşkün olduğu halde şimalde beyazlara yaklaşıyor ve cenuptaki beyazlara üstün olduğu haller de oluyor. Bundan şu hükme varabiliriz ki, zencilerin yaşadıkları hayat şartları müsaitleştikçe zenci zekâsı ile beyaz zekâsı arasındaki fark azalıyor, hayat şartları müsavileştikçe zekâ gelişmesi de denkle*şiyor.

Amerika'ya giden göçmenlere tatbik edilen ilk zekâ testleri İngil*tere, Almanya, İskandinavya gibi şi*mal Avrupa memleketlerinden gelen*lerin zekâlarının İtalya ve Yunanistan gibi cenup Avrupa memleketlerinden ve Polonyadan gelen göçmenlere üstün oldukları neticesini ver*mişti. Birinci Cihan Harbinde Amerika ordusundaki ruhiyatçılar da bu*nu bulmuşlardı.

Göçmenler üzerinde yapılan tet*kiklerden elde edilen bu neticeler on*ların mensup oldukları milletlerin umum nüfusunu temsil ettiklerini gösterir mi? Amerikaya beş on sene zarfında giden mahdut sayıda göç*menler memleketlerinin ortalama ze*kâsını gösterir mi? Memleketlerinde karşılaştıkları iktisadî ve diğer zor*luklar yüzünden, yahut Amerika'daki akrabalarının ve tanıdıklarının Amerika para diyarıdır diye 1929 buhra*nından evvel verdikleri tasvirlerin te*siri altında memleketlerinden ayrı*lan bu insanlar memleketlerinin orta*lama bir numunesi olarak alınabilir mi ? Yukarıda hülâsa ettiğimiz neti*ceye kati bir kıymet biçmeden evvel bu suallere cevap vermek icabeder Biraz sonra göreceğimiz gibi bunların tetkikine girişildiği zaman bu hükmün çok acele verilmiş keyfî bir hüküm olduğu gün gibi meydana çıkıyor. Çünkü Profesör Hankins'in de*diği gibi «Amerikaya gelen göçmenler mensup oldukları memleketleri doğ*ru olarak temsil eden insanlar değil*dirler. »

Bundan başka, evvelâ ırk naza*riyeleri iddialarının ortaya attığı di*ğer mühim bir noktaya da cevap ver*mek lâzımdır. Bugün dünyanın en büyük biyoloji bilginlerinden biri olan Huxley'in 1933 de çıkan: «Biz Avrupalılar» adlı kitabında sarih bir surette bir defa daha ortaya koyduğu gibi bugün saf, karışmamış dene*bilecek hiçbir Avrupa milleti yoktur. Millet birliği ile ırk birliği ayrı ayrı şeylerdir. Bugünün büyük mücadele*sinde aynı ırktan insanların ayrı mil*letler içinde birbirile boğazlaştığını görüyoruz. Avrupa'dan Amerika'ya gelen göçmenleri geldikleri memle*ketlere göre ayırmak ırk üstünlüğü, iddiaları bakımından hiçbir şey ifade etmez. Çünkü, bu insanları evvelâ haiz oldukları antropolojik vasıflara göre ayırmak icabeder. Çünkü nor*dikler Almanyada bulunduğu gibi Fransada da, İtalyada da vardır. Al*penler Fransada olduğu gibi Almanyada da vardır, Akdenizliler italyada bulunduğu gibi Fransada da vardır. Amerikanın en tanınmış an*tropoloji bilginlerinden Prof. Lowie*nin «Biz Medeni miyiz?» adlı kitabında yazdığı gibi, meselâ, «ele bir İtalyan aldığımız zaman onda ne derece Nordik kanı olduğunu bilmiyoruz.» Kitabında, bazı milletlerin zekâ üstünlüğü neticesini ortaya atan Brigham bile bu delillerin yükü altında 1930 da fikrinin yanlış esaslara da*yandığı neticesini ilân etmek zorun*da kalmıştır. Bu suretle hatasını dü*zelterek yüksek bir ilim namuskârlı*ğı göstermiştir.

Antropolojik ölçüler alındıktan sonra tatbik edilen zekâ testleri, ırkla zekâ arasında kayde değmiyecek derecede ehemmiyetsiz bir korelasyon bulunduğu neticesini vermiştir. 1928 de American Naturalist dergi*sinde Estabrooks'un çıkardığı araş*tırmada bu neticeyi görüyoruz.

Nordikler, Alpenler ve Akdeniz*liler arasındaki mukayeseli zekâ tetkiklerinin en önemlisi Columbia Üni*versiteleri psikoloji şubesinde yapılmıştır. Son derece ilmî ihtimamlar gösterilerek yapılan bu araştırmalar Almanyanın, Fransanın, İtalyanın iç*lerine kadar gidilerek yapılmıştır. Her üç memlekette tipik bir nordik gurup, tipik bir alpen gurup ve tipik bir Akdenizli gurup ele alınmıştır. Bunlara zekâ testleri tatbik edilmiştir. Yalnız İtalyadan nordik gurup, Almanyadan Akdenizli gurup seçil*memiştir. Ele alman nordik, alpen ve Akdenizli gurupların mümkün oldu*ğu kadar karışmamış olması için şe*hirler değil, her gurubunun en kesif olarak bulunduğu köyler seçilmiştir. Bundan başka, bu memleketlerin en büyük şehirleri arasında olan Paris, Roma ve Hamburg'dan da orta halli birer gurup seçilerek bunlara da ze*kâ testleri tatbik edilmiştir. Bunla*rın muayyen antropolojik guruplar*dan olmasına dikkat edilmemiştir. Çünkü burada bulunmak istenen şey, büyük şehirlerin tesiridir.

Her guruba altı muhtelif test tatbik edilmiştir. Sonra bunlar, bu sahada en iyi ölçülerden biri olan Pintner - Paterson sayı ölçüsü esa*sına göre birleştirilmiştir.

İstatistik ve test tekniğinin ince*likleri iyice tartılarak yapılan bu araştırmaların neticeleri sarih bir su*rette gösteriyor ki, insanlar arasında ırkî bir zekâ üstünlüğü yoktur, buna mukabil şehirlilerin zekâsı köy*lülere nazaran daha ziyade inkişaf etmiştir. Fakat bu üstünlüğü ırkla değil, olsa olsa şehrin hayat şartlarının hazırladığı kolaylıklarla yâni muhit ile izah edebiliriz. Bu netice havadan atılmış bir söz değildir. Cid*dî araştırmaların verdiği hükümdür. Çünkü Nordikler, Alpenler ve Akde*nizliler arasındaki ırk farkları cüzîdir, ve, istatistik tâbirile dayanılır (reliable) değildir. Alman Nordik gurubunun yüksek netice vermesine mukabil Fransız Nordik gurupu düşük netice vermiştir. İtalyan Akde*nizli gurubunun düşük netice vermiş olmasına mukabil, Fransız Akdenizli gurubu yüksek netice vermiştir. Bu*rada sarih olarak görülüyor ki, gu*ruplar arasında müşahede edilen ze*kâ farklarında ırkî bir esas yoktur. Buna mukabil, şehir-köy gibi hayat şartları ve kültür esası vardır.

Son zamanlarda hem Amerika*da, hem Avrupada yapılan bir araş*tırmada yukarıda varılan neticenin kuvvetlendiğini görüyoruz. 1935 de Franzblau tarafından New-York'ta, Wisconsin'de, Kopenhag'da, ve Ro*ma'da yapılan tetkik Amerikada Av*rupa göçmenleri üzerinde ilk yapılan araştırmaların ne kadar hatalı oldu*ğunu gösteriyor. Franzblau Amerika'da, zekâ testleri kullanarak, İtal*yan ve Danimarkalı kızların zekâsını ölçmüş ve Danimarkalı kızların üs*tünlüğü neticesine varmıştır. Bundan sonra, Roma'daki İtalyan ve Kopen*hag'daki Danimarkalı kızların zekâ*sını ölçmüştür ve arada kayde değer bir zekâ farkı olmadığını tesbit et*miştir. Bu araştırmanın hususi ehemmiyeti şunu göstermesindedir ki, Amerikaya gelen göçmenlerin geldikleri memleketlerin umum nü*fusunu temsil ettiğini farzederek ne*ticelere varmak yanlıştır. Bu yanlışlıklar bertaraf edilerek, yapılan tet*kikler ise, zekâ farklarında ırkın de*ğil, yaşama şartlarının, muhitin âmil olduğunu gösteriyor.

Yine bu tetkiklerde görülüyor ki, Hamburg'un zekâ seviyesi Alman köyünden ziyade Paris'e yakındır. Paris'in zekâ seviyesi, Fransız köyünden ziyade Roma'ya yakındır.

Şu halde, ırkçılar şunu da iddia edemezler imi ki, zekâyı yükselten bu büyük şehirler, bu şehirleri kuran milletlerin mensup oldukları ırkların fıtrî cevheri ile meydana gelmiştir. Bu iddia da kökünden çürüktür. Bu*nun çürüklüğünü bilmek için âlim olmıya da lüzum yoktur, yalnız bir nebzecik dünya tarihi bilmek kâfidir. Medeniyet, kültür, büyük şehir dün*yada hiçbir milletin inhisarlı malı de*ğildir. Bir takım iktisadî, siyasî, tari*hî, kültürel şartların tesiri altında dünyanın muhtelif yerlerinde büyük medeniyetler doğmuş, gelişmiş, da*ğılmış ve ölmüştür. İnsan zekâsının gelişmesi için müsait fırsatlar bahşetmiş olan Hamburg, Paris ve Ro*ma gibi şehirler yokken, dünyanın başka yerlerinde zamanlarına göre büyük şehirler kurulmuştur. Evvelâ Almanların büyük Hamburg'u orta*da yokken, Çinliler ve Türkler bü*yük bir medeniyet kurabilmişlerdi. Dünyanın en büyük biyoloji âlimle*rinden biri olan Huxley'in dediği gibi, Almanlar henüz bir medeniyet eseri gösteremeden Yunanlıların büyük bir medeniyeti vardı ve Almanlara kültürsüz ,şimal barbarları diyorlardı. (Huxley, «Biz Avrupalılar», s. 223, 1935).
Doç. Muzaffer Şerif Başoğlu

umut_hayat
05-06-07, 18:34
Irk Psikolojisi-1 münasebetiyle: Ordinarius Profesör M. Şekip Tunc'a (You can see links before reply) «lrk Psikolojisi» hakkında yazdığınız tenkidi çok geç okuyabildim. Çünkü İstanbulda çıkan «Cumhuriyet» gazetesi benim okuduğum ve satın aldığım gazetelerden değildir. Şimdi önümde «İdare» damgalı ve 25 nisan tarihli bir Cumhuriyet gaze*tesi var. Tenkidinizi bir defa daha dikkatle okuduktan sonra bu cevabı yazıyorum. Evvelâ, tenkidinizde talebeniz olduğu*mu hatırlattığınıza teşekkür ederim. Bu bana, size karşı olan talebelik teşekkürleri*mi sunmak fırsatını veriyor. Ben 1925 - 1928 yıllarında İstanbul Üniversitesinde talebe iken bir ruhiyatçı olarak yetişmem ve sonra tahsile gitmem hususunda yaptı*ğınız teşviklere ve yardımlara karşı duydu*ğum teşekkür duygularını bir defa daha açıkça arz ederim.

Bundan sonra, müsaadenizle, bazı dar kafalı ve cahil insanların, iyice anlamadan, ellerinde bir silâh gibi kullandıkları tenki*dinize geçeceğim. Üstün ırk yaygarası yapanların sizin tenkidinizden bu kadar kuv*vet almaları, yazınızda üstün ırkların mevcut olduğunu ispat eden ilmi deliller bulunduğu zannını uyandırıyor. Tenkidinizi bir kaç kere dikkatle okudum. İçinde üs*tün ırkların mevcut olduğu hakkında bir tek ilmî delil bulamadım. Hattâ siz üstün ırk vardır da demiyorsunuz, fakat ilimle zerre kadar ilgisi olmıyan propaganda he*veskârları, yabancı tesirler altında, sizin memleket içindeki şöhretinizi bu yolda istismar etmeğe kalkışıyorlar. Yabancı tesirler altında dedim, çünkü Avrupada ırk*çılık propagandası, zorla ve yalanla, yayılmadan evvel bizde bu türlü yaygaracı bir ırkçılık gürültüsü yoktu.

Şimdi tenkidinizde ileri sürdüğünüz iki noktaya geçiyorum. Ben yazınızda, müşahhas olarak, üzerinde durabilecek iki nokta bulabildim. Bunları kısaca gözden geçirelim :

1 - Irk Psikolojisinde «ideal bir ümit ve müsavatçı bir tasavvura dayanarak» ırklar arasında her türlü üstünlük iddiasını reddettiğimi söylüyorsunuz. İdeal bir ümitten ve müsavatçı bir tasavvurdan bah*setmek şöyle dursun bunu ima eden bir cümle bile yazmadım. Ben, insanların şimdiye kadar içine düşmüş oldukları sefalet*lerden, barbarlıklardan, tezatlardan her hangi ütopik bir insaniyetçi yumuşaklığiyle ve pembe yufka yüreklilikle kurtu*lamıyacaklarına; bunların aksine olarak tarihin gidişini objektif bir surette tahlil etmek ve buradan neticelere varmak yolu ile kurtuluş yoluna girebileceklerine kuvvetle inananlardanım. Onun için beni boy*nu bükük bir hıristiyan insaniyetçisi yahut islâm mütevekkili sıfatında göstermenizi hakikate uygun bulmadım. Hattâ ben; ka*fa mantığı ve kalp mantığı gibi ikilikleri de son derecede hatalı bulurum. Hakikî ahlâka ancak cemiyet içinde olanın bitenin ilmi bir kesinlikle ortaya serilmesiyle varı*labileceğine kaniim. İnsan dergisinin geçen şubat sayısında Ahlâk Buhranı ve Psikolo*ji adlı yazımda bunun kısa bir ifadesini vermiştim.

2 - Bana, «ideal bir ümit ve müsa*vatçı bir tasavvura dayanmak» safdilliğini izafe ettikten sonra ırk üstünlüğü iddiasını reddedişimin «ümit ve muhabbetle» karşılanabileceğini söylüyorsunuz. Bundan son*ra da «yaşanan gerçekler âleminde madalyanın bir de tersine bakmak zarureti vardır» diyorsunuz. Bu cümlenizi okuyun*ca ırk üstünlüğü hakkında hocamdan, is*pat olunmuş bir psikoloji hakikati öğrene*ceğimi umdum ve sevindim. Yazınızın ar*kasını okuyunca ümidim boşa çıktı. Bütün söylediklerinizin açık türkçesi bir cümle ile hulâsa edilebilir: İnsanlar arasında daima üstünlük iddiaları olmuştur ve şimdi de vardır.

Bu doğrudur. Fakat bunun objektif üstün ırk realitesiyle ne ilgisi var? İddia ile gerçek, iddia ile ispat aynı şeyler midir? İnsanlar bir kaç asır evvelisine kadar dün*yanın düz olduğuna inanıyorlardı. Onların bu yanlış inançları dünyayı düz mü yaptı? İnsanlar şimdiye kadar ve şimdi de insan*ların belki büyük çoğunluğu musevî, hıris*tiyan ve islâm olarak hayvanların ve in*sanların Allah tarafından ayrı ayrı yara*tıldığına inanmışlardır ve körü körüne inanmakta devam ediyorlar. Bunun böyle olması, böyle yanlış ve zararlı bir veh*min hâlâ devam etmesi her gün yeni de*lillerle beslenen tekâmül nazariyesini çürü*tür mü? İnsanların bir çoğu kendilerinin öteki insanlardan daha akıllı olduğuna inanabilir. Bunun böyle olması onların mutla*ka daha akıllı olduğunu ispat eder mi? Ben dünyada şimdiye kadar ırk üstünlüğü iddiaları yapıldığını inkâr ettim mi ki bu bir itiraz olarak kullanılıyor, ve madalyanın gerçek tarafı gibi gösteriliyor? Bilâkis Irk Psikolojisinin ikinci faslı başlıca üstün ırk avukatlıklarının bir hulâsasını veriyor.

Üstün ırk iddiaları hususunda hakika*ten madalyanın öteki tarafına, yani ilmî gerçeklere bakalım, hocam. «Irk Psikoloji*si»nde yazılı olan fikirler, ırkçıların kaba*ran iğrenç iştihalariyle yaptıkları cinsten, kuru iddialardan ibaret değildir. Bunlar bir çok ilim araştırıcılarının buldukları ha*kikatlerdir. İlmî hakikatler ırk üstünlüğü propagandalarını kuvvetlendirmiyor, tamamiyle reddediyor diye biz neye mütees*sir olalım? Bundan olsa olsa, üstünlük iddiasını kudurmuş iştihaları için bir kalkan gibi kullanan politika eşkıyaları müteessir olurlar, yılan gibi kıvrılır, çöreklenirler.

Irk Psikolojisi benim Amerikada Co*lumbia Üniversitesinde 1934 - 1935 yılla*rında okuduğum ve imtihanına girdiğim derslerin yazılmasından başka bir şey de*ğildir. Büyük bir dünya Üniversitesinde okutulan derslerdir. Sonra kitap halinde de çıkmıştır. Bibliyografiler de Columbia'daki hocamın verdiği bibliyografilerdir. Hoca*mın eseri şimdi, siyasî tazyiklerin pençe*sinde olmıyan, serbest düşüncenin yer bu*labildiği bir çok dünya üniversitelerinde hakikat olarak, madalyanın gerçek tarafı olarak okutulmaktadır. Memleketimizde, yabancı malı olan, ırk üstünlüğü yaygara*ları bulunmasaydı Irk Psikolojisi'ni çıkar*mak benim aklımdan bile geçmezdi. Benim asıl ihtisas sahamın bu olmadığını, Ameri*kada bir çok üniversitelerde okutulan kita*bımın sosyal psikoloji sahasında olduğunu biliyorsunuz. Irk üstünlüğü avukatlığının hakikaten iğrenç olan menhus çehresini bi*raz olsun gösterebildimse memleketimin fi*kir hayatına bir zerre olsun hizmet ettim demektir. İleri bir memleketin insan hak*kındaki düşünceleri, kıymetleri yalan üzerine kurulamaz.

Columbia Üniversitesinde ve başka yerlerde serbest kalabilmiş üniversitelerde okutulan ve ırk üstünlüğü yaygarasını ya*lanlıyan bu neticeleri, yine haris ve istilâcı yabancı tesirler altında, yahudi ilmi diye damgalıyanlar gibi hor görmiyeceğinize eminim. Şimdi, her nedense, günlük gaze*telerde günlük gazete mübalâğasiyle sizin hakkınızda çalakalem yazı yazarak sizin hakikî kıymetinizi bulandıran insanların yazdıkları bulanık şeyler unutulduktan çok zaman sonra, memleketin psikoloji âlemi sizi aslen bir Yahudi olan Freud'un tanıtı*cısı olarak ta hatırlıyacaktır. Çünkü fikir barbarları tarafından istedikleri kadar ya*kılsın ve kovulsun, medenî dünyada psiko*loji diye bir disiplin bulundukça (ihtimal bir çok tashihlerden geçerek) Freud'un eseri daima okunacaktır.


Doç. Muzaffer Şerif Başoğlu

umut_hayat
05-06-07, 18:35
Metafizik terimini ilk olarak Aristo'nun eserlerini kendine göre düzenleyen Yunan Peripatetik filozof Rodos'lu Andronicus'un, MÖ 70 civarında Roma'da kullandığı sanılıyor. Onun düzenlemesine göre, asıl adı İlk Felsefe veya Teoloji olan risale, Fizik risalesinden sonra gelmekteydi. Böylece de, İlk Felsefe meta (ta) physica, ya da fiziği izleyen, olarak biline geldi ve zamanla kısaltılarak metafizik oldu. Aristo'nun Metafizik'indeki konular (cevher, nedensellik, var olmanın mahiyeti, ve Tanrının varlığı) yüzyıllarca metafiziksel spekülasyonların içeriğini belirledi. Metafizik Ortaçağın skolastik filozofları arasında transphysical (fizik ötesi) bilim olarak bilinirdi. Bunun nedeni de onların, bir öğrencinin fiziksel dünyadan algıların ötesindeki dünyaya metafizik vasıtasıyla felsefi olarak geçiş yapabileceğine inanmalarıydı. 13. yüzyıl skolastik filozof ve ilahiyatçısı Aziz Thomas Aquinas, metafiziğin amacının, sonlu ve algılanabilir varlıkların nedensel açıdan incelenmesi yoluyla Tanrının tanınması olduğunu bildirdi. 16. yüzyılda bilimsel araştırmaların yükselişiyle birlikte bilim ve imanın uzlaştırılması gittikçe önem kazandı.
Akademik Anlam

Metafizik, geleneksel olarak, görünen-görünmeyen tüm gerçekliğin esas mahiyetini anlamaya çalışan felsefi bir alandır. Metafizikçi, ilahi, insani veya başka ne türlü olursa olsun, her şeye uygulanabilecek en temel, esas itibariyle en basit ve her şeyi kapsayan bir tanımlama peşindedir.

Bu geleneksel ve felsefi anlamda birine metafizikçi demek, onun her şeyin neden, öz ve mahiyetini anlamaya çalışan biri olduğunu söylemekle aynı anlamdadır. Bu anlamda fizikçiden tek farkı, fizikçinin bu kavramları açıklamak için gözlenebilen, ölçülebilen ve denenebilen nicelikler araması, metafizikçinin ise sadece bunlara başlı kalmayıp fiziksel alemin ötesindeki, gözlenemeyen, ölçülemeyen ve denenemeyen açıklamaları da kabul etmesidir. Bu da fizikçinin metafiziksel açıklamaları kabul etmeyeceği fakat metafizikçinin fiziksel açıklamaları kabul edebileceği anlamına geliyor.

Böyle bakınca, madde ve hareketten başka bir şey yoktur diyen eski materyalistler ve her şeyin cansız ve deneyim kazanamayan enerjiden ibaret olduğunu söyleyen yeni materyalistler kadar, ideler veya zihin ya da ruhtan başka bir şeyin var olmadığını benimseyen idealistleri de metafizikçi kategorisine sokmak yanlış olmaz.

Popüler Anlam
Metafiziğin yaygın olarak kullanılan popüler ikincil anlamı, bir çok insanın inandığı, fizikselin ötesindeki ve tartışmalı bir çok olguyu içerir. Popüler metafizik, tamamen ayrılması mümkün olmasa da, geleneksel olarak birbirine zıt iki alanı birbirine bağlar : Mistisizm: Nihai olanla (ki buna genel olarak Tanrı denir) bir olma deneyimlerine verilen isim (hakk al-yakin veya fena fillah).

Occultism (Gizli bilimler, gizlicilik, okültizm)
Telepati, duru-görü veya uza-görü (algıların ulaşamayacağı kadar uzaklardaki olay ve nesneleri görme, clairvoyance), hissi kablel-vuku veya geleceği bilme (precognition), uzak geçmişi bilme (kaydı olmayan tarihsel olaylar gibi, retrocognition) ve medyumluk gibi bilmenin uzantılarına (duyu ötesi algı, extrasensory perception, ESP) ve telekinezi, psikokinezi, büyü gibi bunların tatbikatına verilen isim; çoğunlukla normal insan faaliyetlerinin dışındadır. Occultün akademik incelenmesi psişik araştırmalar adıyla anılırdı, daha sonra parapsikoloji olarak isimlendirildi.

umut_hayat
05-06-07, 18:36
Her yazar yaşlanıp olgunlaşmayla birlikte bir tür filozofa dönüşmeyi hayal eder. Birçoğu o kritik anın geldiği zehabına kapılarak filozof gibi davrandıkça gülünç olurlar. Bazıları ise farkında olmadan filozof olup, farkına varınca da bunun tadını çıkarırlar... Herkül Milas bu ikinci gruptan. Kendisini nesneleştirirken bizleri de meselenin doğal parçası kılan mütevazı kaleminin altında, her an yüzeye çıkıp bizi hafifçe tırmıklayan bir derinlik var. Basit gözüken konuların karmaşıklığını idrak ederken, birçok karmaşık meselenin de insani açıdan ne denli basit bir ilkeselliğe dayandığını Milas’ın yazılarında görüyoruz. ‘Hakaret, Alınganlıklar ve Yasaklar’ başlıklı yazısı da bir zihniyet meselesinin nasıl tersyüz edilebileceğinin, karşımızdakine atfettiğimiz nitelemelerin bazen nasıl bize de işaret ettiğinin epeyce hin oğlu hin bir biçimde sergilenmesiydi.

İfade özgürlüğünü işlediği bu makalede Milas, yasakların bizzat yasaklayanın zararına olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koymakta: “Sonuç olarak siz okuyucular benim bu konuda ne düşündüğümü hiçbir zaman öğrenemeyeceksiniz. Kapalı toplumlarda sık rastlanan bir durumdur bu. Hatta kapalı toplumun tanımı belki de budur: Herkesin ‘kabul edilebilir’, herkesin ‘hazmedilebilecek’ lafların dışında bir şey yazmadığı, konuşamadığı ve duymadığı bir toplum. Böyle bir çevrede ‘fazla’ farklı olanı öğrenemezsiniz. Ben kendimi yasalara ve yasaklara bakarak hizaya getirdikçe siz de genel ifade özgürlüğü kısıtlamaları çerçevesinde farklı düşüncelerden uzak kalacaksınız...” Açıktır ki bu paragraf farklılığı olumlu bir değer olarak görenler için anlamlı... Diğer bir deyişle Milas söylemese de belirli bir zihniyetin içinden sesleniyor. Farklılığı zararlı gören otoriter bakışa sahip biri için yazarın bu görüşleri bile yeterince farklı ve zararlı olabilir. Öte yandan farklılığı olumlu bulanlar da monolitik bir yapıda değil: Bu bağlamda Avrupa ve ABD yasal sistemini mukayese eden Milas, fikir özgürlüğünün kolaylıkla ‘hakaret’ olarak yorumlanmasına karşı, “gocunanlara ‘gocunmamaya çalışın’ tavsiyesinde bulunan” bir yargı anlayışını benimser gözüküyor.

İşin adalet dağıtma kısmı bir yana gerçekten de ‘gocunmamaya çalışma’ hem kişi hem toplum düzleminde en temel olgunlaşma süreçlerinden biri. Kendi kimliğinin kudsiyetine bel bağlayan gocunma halinden, o kimliğe mesafe almanın ötesinde, tüm kimliklerin üzerinde insani ve felsefi bir bakışı yansıtan gocunmama haline geçiş; başkalarıyla birlikte yaşayabilmenin de sırlarından biri. Ancak bu olgunluğun birlikte yaşama açısından yeterli koşul olduğunu öne sürmek güç. Çünkü bir de ‘gocundurmamaya çalışma’ diye başka bir olgunluk hali var. Alınganlık yapmayan insanların kendilerini zihnen özgürleştirdikleri ne denli doğru olsa da; buna yaslanarak bazılarının bilerek alınganlık yaratacak eylemlere girişmelerini nasıl değerlendireceğiz? Bunu ifade özgürlüğünün gereği olarak kenara koyup dokunulmaz kılmanın anlamı birlikte yaşamanın olanaksızlığı olmayacak mı?

Belki bu noktada eski bir konuya liberaller ile demokratlar arasındaki farklılığa gelebiliriz. Liberaller için çoğunluğun belirlediği ve herkese uygulanan kuralların varlığı meşru bir toplum yaratmak için yeterli. ‘Kendin için istemediğini başkasına da yapmadığın’ an mesele çözülüyor. Liberaller için toplum esas olarak hukuki bir varlık... Oysa demokratlar açısından kritik olan kuralların ‘nasıl’ oluştuğu ve bu mekanizmanın ‘öteki’ni ne denli kuşattığı. Meşruiyet ötekini duymakla ilgili. Dolayısıyla başkasına ne yapıp yapmayacağın, onunla konuşmadan bilinebilir değil... Demokratlar için toplum esas olarak ahlaki bir ilişki ağı...

Filozof dürtükleyince insan ister istemez düşünüyor...

Etyen Mahçupyan

umut_hayat
05-06-07, 18:36
Empirizm;
Doğru ve genel geçer bilginin duyumlar yoluyla oluşan deneylerle kazanılabileceğini öne süren felsefe görüşüdür. Empirist anlayışa göre insan zihninde doğuştan getirilen hiçbir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Empirist görüş, 17. ve 18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce olarak felsefe tarihinde yerini almıştır. Empirizmi geliştirerek sistemli bir felsefe görüşü haline getiren önemli düşünürler John Locke, Davit Hume, Condillac, Herbert Spencer'dir.
JOHN LOCKE (1632-1704)
İnsan zihninde bulunan bütün düşüncelerin kaynağı deneydir. Yaşam içinde gözlemler ve deneylerle kazanılan bilgiler zihni doldurur. Locke'a göre deney iki aşamada gerçekleşir.

Dış Deney (Duyumlama)
Duyu organları yoluyla edinilen izlenimler.
İç Deney (Düşünme)
Duyu verilerinin işlenerek yargılar biçiminde bilgiye dönüşmesi.

DAVİD HUME (1711-1776)
İnsan zihninde önce duyumlama yoluyla oluşan "izlenimler" vardır. İzlenimlerden de düşünceler oluşur. İzlenimler, duyumlarla oluştuğu için canlı ve dinamik tasarımlardır. Düşünceler ise izlenimlere dayanır. İzlenimler, severken, nefret ederken algılanan canlı duyumlardır. Düşünceler ise bu canlı duyumların canlılığını kaybetmiş kopyalarıdır.

D.Hume nedensellik ilkesini kabul etmez. Ona göre doğadaki hiçbir olayda nedensellik ilişkisi yoktur. Olaylar kendi başına oluşur. Hiçbir şeyin başka bir şeyle ilişkisi olamaz. Biz, olayları ardarda gördüğümüz için onlar arasında nedensellik olduğunu, birinin neden, diğerinin ise sonuç, olduğunu belirtmekteyiz.

D.Hume'un bu yorumu "nedensellik ilkesi" üzerine bir kuşkunun doğmasına yol açmıştır. Eleştirici felsefenin kurucusu olan Alman düşünürü İmmanuel Kant, D.Hume'un bu görüşünden etkilenerek "Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı" demiştir.

E. CONDİLLAC (1715-1780)
Empirist anlayışı duyumculuğa (sensualizm) indirgemiştir. Locke'un bilgi anlayışındaki dış deneyi bilgilerin tek ve mutlak kaynağı yapmıştır. Yani bütün insan düşüncesini duyumla temellendirmiştir. (Görüşlerini mermer bir heykel örneği ile açıklamıştır.)

HERBERT SPENCER (1820-1903)
Deneyci anlayışı evrimcilikle birleştirmiştir. Spencer'e göre insan, tüm yaşamı boyunca yaptığı deneylerle kazandığı deneyimleri, kalıtım yoluyla kazandıklarıyla birleştirerek gelecek nesillere aktarır. Spencer, empirizmi, türlerin yapmış olduğu deneyler toplamı olarak yorumlamıştır.

Entüisyonizm
Bu düşünüşün en önde gelen temsilcisi Fransız düşünür Henri Bergson'dur (1859-1941). Bergson'a göre yaşam, sürekli değişim gösteren bir süreçtir. Zaman da yaşamla birlikte değişim gösterir. Yaşamın bu değişimi yaratıcı bir atılımdır.

Yaratıcı atılım (Hayat hamlesi), bütün canlı varlıklardaki iç kuvvettir. Bu kuvvet, yaratıcılık özelliğiyle sürekli yeni türler ve yeni cinsler meydana getirir. Yaratıcı atılım, her canlıya sıçramalı hayat veren tanrısal güçtür. Tanrı, bitip tükenmeyen bir hayattır, sonsuz eylem ve özgürlüktür.

Zekâ, sürekli yaşam değişimini kavrayamaz. Zekâ, duruk ve eylemsiz maddeyi kavrayıp bilebilir. Sezgi, kavradığı madde bilgisinden ve pozitif bilimlerin sağladığı bilgiden farklı bir bilgidir. İnsan böyle bir bilgiye, varlığın iç gelişimini, iç dinamiğini sağlayarak ulaşabilir.

Bergson'un sezgici görüşü, Ortaçağ'da İslam düşünürü Gazali tarafından da benzer biçimde dile getirilmiştir. Gazali'ye göre insan, "Kalp Gözü" ile her şeyi bilebilir. Bu ise ancak içsel temizlenme ve arınmayla mümkün olabilir.

umut_hayat
05-06-07, 18:36
İnsan, bugünkü biyolojik yapısına, ellibin yıl önce, iki milyon yıl süren bir evrim sürecinin sonucunda ulaşmıştır. O günden bu yana yaşamış olduğumuz süreç toplumsal değişim sürecidir. Bunun ilk bölümünde önemli bir değişim de yoktur. Bugüne gelindikçe değişim giderek hızlanır. Günümüzde ise toplumsal değişim baş döndürücü bir hal almıştır. İnsan, ilk dönemde tıpkı diğer hayvanlar gibi, doğada hazır bulduklarını toplayarak ya da avlanarak yaşamını sürdürür. Ama insan, hayvanlardan farklı olarak, bunu yaparken alet yapar ve yaptığı aletleri kullanır. Bu özelliği sayesinde doğaya her gün biraz daha fazla egemen olurken; kendisini de her defasında yeniden yaratmıştır.

İlkel Kominal dönemde yaptığı aletlerle doğayı hızla tüketen insan, her defasında yeni bir doğal bölgeye göç ederek yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Ancak bu süreç zaman içinde doğanın yeniden üretilmesi ile sonuçlanmıştır. İnsan, artık, doğayı doğrudan tüketmenin yanı sıra, doğayı sayısal olarak üreterek yeni bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Doğanın sayısal olarak üretilmesi iki farklı alanda uzmanlaşmış farklı iki toplum yaratmıştır. Bu toplumlardan ilki, bitki tarımı yapan ve bu nedenle de toprağa bağlı yaşayan köyler, yani uygar toplumlardır. İkincisi, hayvanları evcilleştirip üreterek yaşamını sürdüren, topraktan belli ölçüde bağımsız göçer barbar toplumlardır.

İlkel Kominal dönemde toplumların üretim ve tüketim etkinlikleri ve bunun sonucu oluşturdukları kültür de birbirine çok benzemektedir. Oysa doğanın sayısal olarak üretilmesindeki iki farklı etkinlik birbirine benzemeyen iki ayrı toplum biçimi yaratmıştır.

Toplumlar arasındaki; doğal kaynakların, toprakların veya ürünlerin paylaşılması konusunda çıkan anlaşmazlıkların güç kullanılarak çözümlenmesinde; barbarlar genellikle uygarlardan daha kazançlı çıkmışlardır. Bu nedenledir ki barbar sözcüğü kaba kuvvetle eş anlamda kullanılagelmiştir.

İki farklı kültür, günümüzden 5000 yıl önce, Mezopotamya'da ortak bir üretim süreci oluşturmuşlardır. Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmış ve devlet kurumu doğmuştur.

Devletle birlikte toplumsal düzeni sağlayan yaygın yaptırım güçleri; gelenek, örf, adet ve töre, yerini, devletin koyduğu daha net ve kesin yaptırım gücü olan hukuka bırakmıştır. Hukuk; devletin toplumsal düzeni belirleyerek denetlediği, yazılı kurallar sistemidir. Yani artık insan yazmaktadır. İnsanın ilk yazılarında yalnızca yasalar değil aynı zamanda mitolojik öyküleri de vardır. Bu dönemin yazılarının en genel özelliği imzasız yani anonim olmalarıdır.

Bu dönemde doğa olayları ve gök cisimleri sıkı bir gözlemle bilinebilir hale gelmiştir. Ancak bu tür bilgiler rahipler sınıfının dışına hiçbir şekilde sızdırılmamıştır.

İ.Ö. 1000 yıllarında, bu kez Ege, ulaşmış olduğu gelişmişlik düzeyi ile insanlık için yeni bir kilometre taşı oluşturmuştur. Gelişen tarımsal üretim pazarı büyütürken, yeni bir değişim aracının doğmasına neden olmuştur: para. Para, bir yandan değişimi kolaylaştırırken, diğer yandan da zenginliğin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu sayede Ege kentlerinde yeni varlıklı sınıfın doğmuştur.

Bu varlıklı sınıf, ekonomik güçlerini toplumsal yönetime ortak olma doğrultusunda kullanarak, tarihte ilk kez daha yaygın bir egemenliğin yaşanmasına, yani sınıfsal özellik de taşısa ilk demokrasinin doğmasına neden olmuştur.

Demokrasi yetişmiş insana gereksinim duyduğundan, bu dönemde bilgi değer kazanarak yaygınlaşmıştır. Bilim ruhban sınıfın tekelinden kurtulmuş ve yaygınlaşmıştır. Örgütlü olmasa da eğitim yaygınlaşarak; akıl dogmaların yerini almaya başlamıştır. Çok tanrılı dinlerin de etkisi ile dini bir hoş görü yaygınlaşmıştır.

İ.Ö. 8. yüzyıla gelindiğinde, yazı gelişerek bireyselleşmiş, hukuk ve mitlerin dışında bireysel duygular ve bilim, yazının konuları içine girmiştir. Hatta ilk kez kişisel hukuk denemeleri ve krallığın dayattığının ötesinde tarih yazılmıştır.

İ.Ö. 6. yüzyıldaysa Miletli Thales (Tales) insan aklını binlerce yıldır kurcalayan "Evren nedir?" sorusuna ilk kez dinlerin dışında bir yanıt aramıştır. İşte bu felsefenin başlangıcıdır. Bu başlangıçta:

1. Gelişen ekonomik koşullarla zenginleşen toplum
2. Yaygınlaşan yönetim erki yani demokrasi
3. Dogmaların koşullanmalarını aşacak ölçüde hoşgörülü laik anlayış etkili olmuştur.

Miletli Thales Thales'in felsefe tarihindeki önemi; evrenin nasıl oluştuğuna ait görüşleri değil, ama bu konuyu ele alış biçimidir. Çünkü o ve dönemin Anadolulu filozoflarının hareket noktaları; "hiçten bir şey olmaz" düşüncesidir. Bu, dine karşı maddeci bir yaklaşımın ifadesidir. Anadolu düşünürleri evrenin bir ilk olandan (arkhé), değişerek, oluştuğu düşüncesindedirler. Her biri ayrı arkhéler öne sürmüşlerdir. Ancak ortak yanları evrenin yaratılmamış olduğu düşüncesidir.

Ege'nin öbür tarafında, Atina'da, ise farklı bir dünya görüşü ağır ve emin adımlarla gelmektedir. Sokrates, Platon ve Aristoteles evrenin oluşumunun temelinde düşünceyi esas almaktadırlar. Her ne kadar Atina tanrıları ile araları hoş değilse de; çok daha farklı ve soyut bir tanrı fikrinin doğmasına katkıda bulunmaktaydılar. Aralarında öğrenci-öğretmen bağı olan bu üç düşünür idealizmin ilk kaleleridir.

Ege'nin iki yakasında farklı yaklaşımlar gelişerek taraftar toplarken adalı düşünürler bu iki kampa aynı mesafede uzak kalmışlar ve kuşkucu bir yaklaşımın ilk temsilcileri olmuşlardır.

Bu üç farklı -ve neredeyse uzlaşmaz görünen- yaklaşım, günümüz felsefe akımlarının da bir biçimde içinde yer aldıkları, idealizm-materyalizm-septisizm'den başkası değildir.
Ortaçağda Felsefe

Antik Ege uygarlığının ardından felsefe, yeni dünya dini Hristiyanlığın etkisi altına girmiştir. Bu dönemde felsefenin işlevi, dinin dogmalarını temellendirmek ve savunmak olmuştur. Antik Çağın iki ünlü düşünürü Platon ve Aristoteles'in düşünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüşürken, diğer yandan da kitapları yasaklanmıştır. Aynı ilgiyi İslam Ortaçağında da görürüz. Bu iki düşünür İslam düşüncesinde de önemlidirler.

Kölelerin eşitlik ve insanca yaşama mücadelesi ile doğan Hristiyanlık, bir süre sonra, din adamları elinde bir baskı ve zulüm aracına dönüştürülmüştür. Hristiyan hukuk sistemi olan Engizisyon artık bir işkence aleti gibidir.

14 - 15. yüzyılda yine kilise çevresinde başlayan yenilikçi hareket, bir yandan Hristiyanlığın başlangıcındaki insani özüne geri dönmeye çalışırken, diğer yandan laik bir yaşam biçimi temellendirme arayışına girer. (Reform-Rönesans)

İşte tam da bu noktada, tıpkı İ.Ö. 6. yüzyılda olduğu gibi, insanlığın yardımına felsefe yetişir ve 17. yüzyılda Descartes, dini felsefelerin dokunulmaz düşünürü Aristoteles'i eleştirirken, kuşkuyu, doğruyu bulmanın yöntemi haline getirir. Yeni biçimi ile septisizm, yalnızca felsefenin değil, bilimlerin de önünü açar. Aydınlanma ve onu izleyen burjuva devrimleri insanlığı 20. yüzyıla taşır.

Reform, Rönesans, aydınlanma ve Burjuva Devrimleri insanı temel alırlar. Ancak sanayi devrimi ve dünya savaşları ile savrulan insanlık; 19 ve 20. yüzyılda, bir yandan kapitalizmin eleştirisi olan sosyalist akımların, diğer yandan, yaşanan karamsarlığın yeni metafizik yaklaşımlarla aşılması olan varoluşçuluk gibi akımların doğmasına neden olur. Gelişen kapitalizm, insan düşüncesinin renklerini pragmatizm ve liberalizme, bilimse deneycilik ve olguculuk akımlarına taşır.

Ancak tüm akımlar daha önce sözünü ettiğimiz üç temel anlayışın; şurasında yada burasında ama içinde yer alırlar. Yani insan aklı, hala, antikitenin idealist, maddeci veya septik (kuşkucu) akımlarının değişik bin bir rengine bürünerek varlığını sürdürür.

Felsefe Sözcüğünün Anlamı

Pythagoras - Pisagor Felsefe sözcüğü ilk kez Antik Ege'de Samos'lu matematikçi düşünür, Pythagoras (Pisagor İ.Ö. 6.yy) tarafından kullanılmıştır. Pythagoras; dost ve bilgi anlamlarındaki filos ve sofia sözcüklerini yan yana getirerek kendisini ifade etmiştir. Çünkü ona göre eksiksiz bilgelik (sofia-sophia) ancak tanrılara yakışır. İnsan ise sofia'nın yalnızca dostu olabilir. Yani felsefe bilginin dostu anlamı taşımaktadır.

İ.Ö. 4. yüzyılda Atina'lı düşünür Platon bilgiyi doxa ve sofia olarak ikiye ayırdıktan sonra; bu bilgilerin ardına düşen farklı iki anlayışta insan tanımı yapar. Bu dünyanın aldatıcı bilgileri peşinde koşan filodox ve gerçek bilgiyi arayan filozof...

Platon -Eflatun Platon'un bu tanımı yaygın kabul görür. Ortaçağa, öğrencisi Aristoteles ile birlikte damgasını vuran Platon'un görüşleri; İslam kültüründe de en az batıdaki kadar etkilidir. Hatta Platon o kadar kabul görür ki; adı Eflatun'a bile çıkar. Sufi, sofu ve feylesof sözcükleri Filosofia sözcüğüne karşılık gelmektedir.

Bu sözcükler, İslamiyet'in kabulünden sonra Türkçe'ye de girerek günümüzde kullandığımız biçimi almıştır. Platon'un adı dilimizde çoğu zaman Eflatun olarak kullanılır.

Şevki YEŞİLPINAR

umut_hayat
05-06-07, 18:36
Bu makalede, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadarki dönemde, Osmanlılar'da felsefî faaliyetler incelenecektir. Öncelikle, Osmanlılarda Tanzimattan önce de birtakım felsefî faaliyetlerin ve felsefe eğitiminin var olduğuna, başta Sahn-ı Semân ve Süleymaniye olmak üzere medreselerde, özellikle de, matematik, astronomi ve tıp gibi aklî bilimlerin yanısıra, felsefe okutulduğunu belirtmeliyiz. 3 Kasım 1839 günü ilân edilen Tanzimatla birlikte, kapılarını Batı'ya açan Osmanlı Devleti'ne, oradan, önce, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi girmiştir. Daha sonra da, Romantizm, Yeni Pozitivizm, Yeni Realizm, Tarihî Materyalizm, Entüisyonizm, Evolüsyonizm (Evrimcilik), İdealizm ve Materyalizm (Maddecilik), Fenomenoloji (Olguculuk), Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) ve Romantizm gibi çeşitli felsefe akımları girmiştir.

Bir geçit ve buhran dönemi olan bu dönemde, felsefe eğitimi almak üzere Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerika'ya gönderilmiş olan öğrencilerden, Fransa'dan dönenler Fransız felsefesini; Descartes ve Descartes'çılık, Bergson ve Bergsonculuk ile egzistansiyalizmi, Almanya'dan dönenler Alman Felsefesini; Felsefî Antropoloji, Yeni Ontoloji ve Fenomenolojiyi, İngiltere'den dönenler İngiliz Felsefesini; Yeni Realizm ve Yeni Pozitivizmi, Amerika'dan dönenlerse, Pragmatizmi ülkeye getirmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu'na, Batı'dan, ilkin girmiş olan onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi hakkında şunları söyleyebiliriz:

Aydınlanma devrinde devlet, her şeyden önce, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meydana getirilmiş bir güven aracı olarak kabul edilmiştir. 18.yüzyıl Aydınlanma devri filozof ve düşünürleri, siyasî görüş ve düşünceleriyle yeni bir sosyal düzenin kurulmasına, devletlerin laik ve demokratik bir yapıya dayanmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Özellikle, Montesquieu (Monteskiyö) ve Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) bu görüşleri daha fazla geliştirmişler ve 1789 Fransız Devrimi'ni hazırlamışlardır. 18. yüzyıl Avrupasını, Aydınlanma'dan Fransız Devrimi'ne götüren fikir ve görüşlerin bazıları Tanzimatla birlikte ülkemize de girmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, o zaman için yepyeni olan özgürlük, eşitlik, ve adalet kavramlarını geniş halk kitlelerine yayan, bireyin doğal hak ve özgürlüğünü savunan ve daha sonra, Cumhuriyetle birlikte gerçekleşecek olan devrimler üzerinde hiç de küçümsenemeyecek etkileri bulunan Şinasi, Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa gibi aydınlarımız, özellikle Lametrie, Voltaire (Volter), Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso), d'Alembert ve Diderot (Didero) gibi Fransız ansiklopedist ve aydınlanmacılarının etkisinde kalarak devlet felsefesiyle uğraşmışlardır. Devlet felsefesine ilişkin olarak Nâmık Kemâl, Osmanlı Devleti'nin yeni baştan düzenlenmesi, özgürlük, adalet ve eşitliğe dayanan bir devletin kurulması meselesi üzerinde önemle durmuştur.

Tanzimatın ilân edildiği ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına rastlayan dönemde, Avrupa'da, Romantizm egemendir. Romantik dünya görüşü, bu devrin sanat, edebiyat ve felsefesine damgasını vurmuştur. Osmanlılarsa, daha ziyade, Fransız Romantizminin etkisinde kalmışlardır. Romantizm, aslında, kendisinden önce Avrupa'da hâkim olan bir düşünce çığırına, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma çığırına bir tepki olarak doğmuştur. Bununla birlikte, özellikle Fransız Romantikleri, Victor Hugo'nun temsil ettiği sonraki gelişmiş Fransız Romantizminin önde gelenleri, siyasî düşünce ve görüşlerinde, yeniden Aydınlanma'ya bağlanmışlardır. Ünlü Fransız Romantik düşünürü Victor Hugo'nun Romantizminden etkilenen Tanzimat düşünürlerinden Nâmık Kemâl, Romantik edebiyat anlayışının etkisiyle romanlar yazmış ve tiyatro eserleri vermiştir.

Tanzimatla birlikte, Batı'dan yapılan çevirilere ve Batı etkisiyle yapılmış çalışmalara gelince: Bunları şu tekilde özetlemek mümkündür:

Tanzimat döneminde ilgi, düşünce, görüş ve yazılarıyla Fransız devrimini hazırlayan Aydınlanma devri filozoflarına yönelmiş, onlardan çeviriler yapılmıttır. Ziya Paşa, Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso)'dan "Emile"i çevirmiştir. Bu çevirilerden bir bölümü, 1881'de Mecmua-i Ebuzziya'da yayımlanmıştır.

Münif Paşa (1828-1894), 18. yüzyıl ansiklopedistlerinin yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar yapmış; bir dergi çıkartmış ve dernek kurmuştur. M.Paşa, "Muhaverat-ı Hikemiye" ("Felsefe Konuşmaları") adlı kitabını, 1859'da, Fransız Voltaire, Fontenelle ve Fenelon'dan çevirdiği diyaloglardan oluşturmuttur. Münif Paşa'nın ayrıca, "Mecmua-i Fünûn" ve "Hazine-i Evrak" adlı dergilerde yayınlanmış felsefî makaleleri vardır. 1878'de, üçüncü kez açılışında Darü'l-fünun'da felsefe derslerinin yer almasında Münif Paşa'nın bu makalelerinin de etkisi olmuştur.

Ali Suavi (1839-1878) ise, medreseden yetişmiş ateşli bir devrimcidir. "Ulûm" ve "Muhbir" gazetelerini çıkartmıştır. "Kâmusu'l-Ulûm ve'l Maarif" adlı bir tür küçük ansiklopedi meydana getirmiştir. "Tarih-i Efkâr" ("Fikirler Tarihi") başlığı altında ilk felsefe tarihi bilgisini, kendi gazetesi olan "Ulûm" da yayınlamıştır. Bu yazılarında Ali Suavi, Sokrates öncesi Yunan filozoflarının görüşlerini oldukça geniş bir biçimde anlatmış, İslâm felsefesiyle karşılaştırmalar yapmıştır.

umut_hayat
05-06-07, 18:36
Ahmet MithatAhmet Mithat (1842-1912), başlangıçta materyalizme eğilimliyse de daha sonra, İslâm ahlâkına ve doktrinine kuvvetle bağlanmış; Draper'in "Din ve Bilim Çatışması" adlı kitabını dilimize kazandırmıştır. "Tarih-i Hikmet" adlı bir kitap kaleme almış, böylece kısa da olsa, bir felsefe tarihi kitabı denemesi yapmıştır. Ayrıca, Ahmet Mithat, kendi çıkarmış olduğu Dağarcık dergisinde, tercüme ve telif bazı felsefî makaleler yayımlamıştır. Bu dergide yayımlamış olduğu "Felsefe ve Feylesoflar" adlı yazısında, Ahmet Mithat, şunları söylemiştir:

"Felsefe kelimesi, aslında, Yunanca "philo"/"sophia" kelimelerinden oluşmuştur. Felsefe, bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Örneğin, bazıları, onu, "felsefe, insanlığın özü üzerinde düşünce yürütmektir" diye, bazıları da "felsefe, insanın evrenle olan ilişkisini düşünmekten ibarettir" diye tanımlamışlardır. Bense, şimdilik bir öğrenciyim, filozof değilim ama, "olamam" demiyorum. Felsefeyi tanımlamak istesem şöyle derim: "Evrenin (bütün kısımlarının) birbiriyle olan bağlantı ve ilişkileri üzerinde düşünmektir."

Bundan sonra, Ahmet Mithat, Thales'ten Sokrates'e kadar bir felsefe tarihi bilgisi vermiş ve şöyle demiştir: "Dünyada hiçbir filozof olmamıştır ki, bir manevî kuvvetin hüküm sürdüğünü görmemiş ve onu anlamamış olsun. Bunu, hepsi görmüşler ama, onun özünü gösterme bakımından birbirlerinden ayrılmışlardır".

Daha sonra, Ahmet Mithat, yine bu yazısında, "feylesof" deyince herkeste dinsiz veya kayıtsız bir insan fikri uyandığını belirtmiş ve "filozofun mu bilim adamı, yoksa bilim adamının mı filozof" olduğu konusundaki tartışmalardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu yazısında bile, din konusuna girmeyi ihmal etmemiştir. "Nasıl ki felsefe, her yerde hakikati ararsa, din için de aranan hakikattir." demiştir.

"Felsefenin Sergüzeşt-i Ahvâli" adlı yazısında ise, Ahmet Mithat, dinlerin sonradan saplandıkları dar görüşlülük ve taassup (bağnazlık) yüzünden fikir özgürlüğüne karşı yapılan baskılardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu derginin yanısıra, "İttihâd", "Matbaa-i Amire", "Takvim-i Vekâyi" ve "Tercümân-ı Hakikat" (1876) gazetelerinin de kuruculuğunu yapmıştır. Amacı, dilde sadeleşmeyi sağlamak olan Ahmet Mithat, "Tercümân-ı Hakikat" gazetesinde de çeşitli makaleler, hikâyeler ve romanlar yayımlamıştır.

1815'de Mühendishaneye matematik profesörü olarak tayin edilen İshak Hoca ve Tamanlı Rıfkı Efendi, matematiğe ilişkin ilk ciddi çevirileri yapmışlar, Vidinli Tevfik (1832-1893) ise, ülkemizde, matematik ile felsefe arasındaki ilişkileri göstermiştir.

Aynı zamanda, Vidinli Tevfik, Ahmet Muhtar Paşa ve Yusuf Efendi ile birlikte, 1864'de "Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye" cemiyetini kurmuştur. Daha sonra, bu cemiyete, Nâmık Kemâl de katılmıştır. 1860'da ise, "Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye" kurulmuştur.

Felsefede atılmış ilk adımlardan bir diğeri, İbrahim Ethem'in 1895'de dilimize çevirdiği Descartes'ın "Discourse de la Methode" adlı eseridir .

Mantık alanında da bu dönemde, çeşitli eserler dilimize kazandırılmıştır. Ali Sedat ve İsmail Gelenbevî, bu çevirilerde önemli rol oynamışlardır. Çevrilen ilk eser, İtalyan Gallupi'nin "Miftâhu'l-Fünûn"udur. Dilimize kimin çevirdiği bilinmeyen, ama, eski mantıkla yeni mantığı ilk defa yanyana getirmesi ve Batı felsefesine kapı açması bakımından dikkate değer bir eser olarak nitelendirilen "Miftâhu'l- Fünûn", 1868 ve 1872'de olmak üzere iki kez basılmıştır.

I. ve II. Meşrutiyet dönemlerine gelince:

I.Meşrutiyette, Nâmık Kemâl, Şinâsi ve Ziya Paşa'nın önderliğinde kurulmuş olan Jön Türkler dikkati çeker. "Tasvir-i Efkâr" , "İbret" ve "Hürriyet" gazeteleri, dönemin ünlü gazeteleridir. Bu gazetelerde, özellikle Nâmık Kemâl'in yazıları ilgi çekicidir.

II. Meşrutiyetin, politika buhranı yüzünden ilk günlerinde fikir hayatı, tam bir kaos halindedir. Bu sırada, "Maarif" dergisi ve "Tercüman-ı Hakikat" gazetesi kapatılmıt, "Sırât-ı Müstakim" dergisi ise, bir süre daha çıkmaya başladıktan sonra, yerini "Sebilü'r-Reşad"a bırakmıştır. Abdülhamid devrinin "Muallim", "Asar", "Nilüfer" ve "Mektep" gibi dergileri de çoktan kapanmıştır. 1894 yılında "Servet-i Fünûn" dergisi kurulmuş, bu derginin ağırlık merkezini de başta Recâizâde Mahmut Ekrem olmak üzere "Edebiyat-ı Cedide" akımı oluşturmuştur. Bu devirde, "Ceride-i Askeriye", "Devir" ve "Bedir" adlı gazetelerin yanısıra, yukarıda da adı geçen, "Dağarcık" ve "Kırkanbar" adlı iki dergi kurulmuştur.

Bu dönemde, felsefî akımlardan, materyalizm, pozitivizm ve mekanik evrimcilik, ülkede oldukça yayılmıştır. Materyalizmden etkilenenler içerisinde, Baha Tevfik (1881-1914), "Teceddüd-ü İlmî ve Edebî Kütüphanesi" (Bilim ve Felsefede Yenilik Kitaplığı)ni kurmuş ve buradan on bir cilt eser yayımlamıştır. Materyalist filozof Ernest Haeckel'in "Kainat'ın Muammaları" adlı eserinin çevirisini -ki bu eseri, dilimize, Memduh Süleyman kazandırmıştır- kendi çıkardığı Felsefe dergisinde yayınlamıştır. Baha Tevfik, Felsefe dergisinde,Kant hakkında, onun "Salt Aklın Kritiği" nin tahliline dayanan etraflı bir inceleme de yayınlamıştır. Baha Tevfik, yine bu dergide bir de "Felsefe Sözlüğü" tefrikası da yapmıştır. Bu sözlük de, Batı tipinde bir sözlük olması bakımından dikkate değerdir. Bütün yazıları, Baha Tevfik'in kaleme aldığı bu dergi, 1912'de yayınlanmaya başlamış, Türkiye'nin ilk felsefe dergisidir .

Baha Tevfik, bu dergide, amacını şöyle anlatmıştır: "Bizde bir felsefe dili yoktur. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Batı'nın üstünlüğü, felsefesinin üstünlüğü ile paraleldir". Balkan Savaşından sonra, yine felsefe ağırlıklı Zekâ dergisini çıkarmış ve Alfred Fouille'nin iki ciltlik "Felsefe Tarihi"ni, Ahmet Nebil ile birlikte dilimize kazandırmış ve yayınlamıştır. Bundan önce, sadece, Münif Paşa'nın, Ali Suavi'nin ve Ahmet Mithat'ın felsefe tarihine dair dağınık makaleleri ile Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye'nin İslâm filozof ve kelamcılarından son derece yüzeysel bir şekilde bahseden "Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife" adlı küçük kitabı vardı.

umut_hayat
05-06-07, 18:37
Baha Tevfik, bu hususta da önemli bir yenilik yapmış, büyük bir adım atmıştır. Bu eserin önsöz'ünde," filozofları anlamak için kendi görüş açınızı bırakarak, evreni, anlamak istediğiniz kimsenin açısından görebilmeniz lâzımdır" derken Baha Tevfik, esasında, felsefe tarihinin objektifliğine sâdık kalınması zorunluluğuna da dikkati çekmiştir. Baha Tevfik, bir yandan Felsefe dergisinde öğrencilere ve halka hitabeden makaleler kaleme almış ve yayınlamış, bir yandan da Ahmet Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte "Nietzsche" adlı küçük kitabını oluşturmuştur.

Teceddüd-i Felsefî serisinin dikkate değer bir kitabı da, Ernest Haeckel'in "Monisme" adlı konferansının Baha Tevfik ve Ahmet Nebil tarafından çevrilmesiyle oluşturulmuş olan ve materyalist felsefenin tezine uygun olarak, Tanrısız Pan naturisme'i destekleyen, dolayısıyla, hararetli tartışmalara yol açmış olan "Vahdet-i Mevcut" adlı kitaptır. 1809'da, İmmoralizm akımını da, ülkemizde, yine, Baha Tevfik temsil etmiştir.

Beşir Fuat da materyalist Büchner'den etkilenmiş ve onun "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının felsefe dünyasında bir yenilik oluşturduğunu söylemiştir. Türkiye'de Diderot, Baron d'Holbach ve d'Alembert gibi düşünürlerin yazılarına ilk kez yer veren de yine Beşir Fuat olmuştur.

Pozitivist ve Naturalist felsefeden etkilenenler arasında ise, başta Rıza Tevfik, Mehmet Cavit ve Ahmet Şuayıp gelir. Bunlar, birlikte, 1908'de "Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiye" dergisini çıkartmışlardır. Bu dergi, ilk defa tam anlamıyla ülkemizde felsefî denebilecek bir hareket meydana getirmiştir. Bu dergide tanıtılan ve tartışılan pozitivist görüş, daha sonra, aydınlar arasında da yayılmıştır. Bu dergi sayesinde, felsefe ülke çapında yayılmıştır .

Rıza TevfikRıza Tevfik (1868-1951), kendisinin daha sonra amprizm ve agnostisizm yolunda olduğunu söylemiş ve kendisine "Bacon'ın ve Stuart Mill'in öğrencisi" ünvanını vermiştir. Makalelerine "feylesof" diye imza attığı için bu lakapla anılmış; Maarif Bakanlığının oluşturduğu bir heyetle birlikte "Istılâhât-ı Felsefiye Lugatı" ("Felsefe Terimleri Sözlüğü")nı hazırlamıştır. Ayrıca, yine Maarif Bakanlığının kararı ile "Kâmus-ı Felsefe" adını verdiği bir sözlük hazırlamış, ilk iki cildi basılmış olan bu eserin tamamı basılamamıştır. Rıza Tevfik, "Felsefe Dersleri" adını taşıyan liseler için ilk felsefe ders kitabını yazmış ve 1914'de yayınlamıştır. Aynı tarihte, liselere de felsefe dersini koydurtmuştur. Kendisi, "Rehber-i İttihâdi Osmanî" özel lisesinde, Türkiye'de ilk kez felsefe dersleri vermiştir. Rıza Tevfik, aynı zamanda, Türkiye'de Bergson'u ilk tanıtanlardandır. "İçtihâd" dergisinde yayınladığı makaleler serisinde ve "Henri Bergson ve Felsefesi" adlı makalesinde, bunu açıkça görmek mümkündür. "Bilgi"dergisindeki yazılarında ise, Rıza Tevfik, Kant'ı ülkemizde tanıtmıştır.

A.Şuayıp (1876-1910) ise, Servet-i Fünûn neslinin en kuvvetli felsefecisi ve eleştirmenidir. "Şehbal" ve "Servet-i Fünûn" dergilerinde felsefî yazılar yazmış, görüşlerini açıklamıştır. "Hayat ve Kitaplar" adlı eserinde ilkin, 19.yüzyılın felsefî durumundan kısaca söz etmiş, spiritüalizm'den bahsederken ünlü Fransız filozofu P.Janet'i de zikretmiş, daha sonra, Fransa'da A.Comte ile başlayan ve İngiltere'de S.Mill, Fransa'da Littre, E.Renan ve Taine'de devam eden pozitivizme derinliğine girmiştir. Pozitivist görüşü, Servet-i Fünûn dergilerinde yazdığı bazı makalelerinde de sergilemiş ama, daha sonra bu görüşü, "Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye"yi çıkaran diğer iki arkadaşından sonra gelen, Bedi Nuri, Sâtı el-Husri, Asaf Nef'î, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman ve Faik Nüzhet ile birlikte evrimciliğe dönüşmüştür. Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisini, kurucularından sonra çıkaran ve yukarıda adları geçen bu yeni nesil, "Meşveret", "Mizan", "Şura-yı Ümmet" ve "Terakki" gibi dergilerde, evrimci felsefe doğrultusunda yazılar yazmışlardır. Böylece, pozitivist görüş, bu kimselerle birlikte gelişerek devam etmiş olmakla birlikte, evrimcilik daha baskın çıkmıştır. Ahmet Şuayıp ise, pozitivizme dayanarak sosyolojiye girmiş ve yeni akımlardan biyolojik sosyolojiyi tanıtıcı mahiyette yayınlar yapmıştır. "Devlet ve Toplum", "Mezhep Hürriyeti", "Hilâfet ve Saltanat", "Fransız İhtilali", "Viyana Kongresi" adlı yazılarında sosyolojik görüşünü Kurumlar tarihi ve Türkiye'nin problemlerine uygulamıştır. Daha sonraki yazılarında ise ırk teorisi üzerinde durmuştur .

Memduh Süleyman ise, Edward Hartmann'ın "Darwinizm" adlı eserini 1911'de dilimize kazandırmıştır. O, aynı zamanda, Darwin kuramına son derece bağlı olmakla birlikte, diğerlerinden farklı olarak bu kuramı eleştirmiştir de.

II.Meşrutiyetin başlarında kurulan Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından biri olan Bedi Nuri (1875-1913) de, evrimciliği benimsemiş, bu dergide yayınlanmış olan "İçtimâî Kabiliyet" adlı makalesinde özellikle Spencer'in etkisinde kalarak evrimi topluma uygulamıştır. Böylece, biyolojik hayatta bulduğu esasların sosyal hayatta da geçerli olduğu sonucuna varmıştır. Sâtı el- Husri (1884-1968) ise, Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinde yayınlamış olduğu "Cemiyetler ve Uzviyetler" adlı makalesinde bir Darwin'ci ve Spencer'ci olarak evrimi -tıpkı kardeşi Bedi Nuri gibi- topluma uygulamış; toplumda da evrim olduğunu ileri sürmüştür.

Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından Asaf Nef'i de bir evrimcidir ve o da evrimi toplumu uygulamıştır. Asaf Nef'i, bu dergide yayınlamış olduğu "Mücâdele-i Hayat ve Tekâmül-i emiyât" adlı makalesinde evrimciliğe ve Spencerciliğe olan meylini gayet açık bir biçimde dile getirmiştir. O da, diğerleri gibi Darwinizmi, Lamarkizmle tamamlayarak topluma uygulamıştır.Bu arada o, özellikle "Sosyal adalet" kavramına ağırlık vermiş ve yeni bir toplum anlayışına yönelmiştir.

Suphi Ethem ise, bir diğer evrimcidir. O, bu konuda "Lamarckizm", "Darwinizm" adlı eserlerle Felsefe dergisinde "Lamarck ve Lamarckizm" adlı bir makale yayınlamıştır. Ayrıca, "Bergson Felsefesi" adlı bir eseri vardır. Suphi Ethem, Darwin'in ortaya attığı fikrin esasında, İlkçağ'da, Empedokles ile Herakleitos gibi iki ünlü Yunan filozofu arasında mücadele yaratacak kadar mevcut olduğunu, ama Darwin'in bundan habersiz bulunduğunu belirtmiştir. Darwin kuramına kuvvetle bağlı olan Suphi Ethem, onun görüşlerini aynen benimsemekle birlikte abartarak sunmuştur.

Ethem Nejdet de Suphi Ethem gibi koyu bir Darwinci, dolayısıyla, evrimcidir. "Tekâmül ve Kanunları" adlı bir eseri vardır. Lamarck'tan ziyade, Darwin kuramına itibar etmittir. Diğerlerinden farklı olarak, belki de Main de Brian'ın etkisiyle olsa gerek, evrimde sadece ilerlemenin değil, gerilemenin de söz konusu edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bir Spencerci olarak, toplumlarda da evrim bulunduğunu ve evrim kanunlarının geçerli olduğunu belirterek, bu durumda - tıpkı Asaf Nef'i gibi- sosyalizmden bahsetmek gerektiğini vurgulamıştır.

Ahmet Mithat da "Dağarcık" dergisinde yayınladığı "Duvardan Bir Sada", "İnsan", "Dünyada İnsanın Zuhûru" adlı makalelerinde, Darwin'in evrim kuramını benimsemiş ve savunmuş bir evrimci olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, Ahmet Mithat, bu makalelerinde, insanı, o zamana kadar alışılmamış bir tarzda ve cesaretle evrimci ve naturalist bir bakış açısından açıklamıştır . Daha sonra, dinsizlikle suçlanmış ve çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Olgun yaşta dine yönelmiş, felsefede spiritüalizmi benimsemiş, materyalizm ve pozitivizmden ise mümkün olduğunca uzaklaşmıştır.

Bizde, Auguste Comte ile asıl ilgilenen düşünür ise, Ahmet Rıza (1858-1930) olmuştur. Ahmet Rıza, Pariste iken, pozitivistlerin derneğine girmiş ve onların parolası olan "Ordre et Progres" anlayışını, yeni Türk fikir hareketinin parolası haline getirmiştir. Ayrıca, Ahmet Rıza, 1895'de, her onbeş günde bir Fransızca ve Türkçe olarak yayınlanan, pozitivist görüş ağırlıklı yazılara yer verilen "Meşveret" gazetesini çıkarmaya başlamıştır. "Tolerance Musulmane" adlı eserinde ise, pozitivist düşünürlerden E.Renan ve H.Spencer'den uzun uzadıya söz etmiştir.

umut_hayat
05-06-07, 18:37
Abdullah Cevdet (1869-1931) ise, çıkarmış olduğu İçtihâd dergisinde pozitivist, materyalist ve ateist görüşleri savunmuştur. Abdullah Cevdet, felsefe, sosyoloji ve pedagoji konularında özellikle, Gustave Le Bon'dan "Asrımızın Nusûs-u Felsefiyesi", "Dün ve Yarın", "İlm-i Ruh-u İçtimâî" adlı çevirilerini ve Voltaire'den yaptığı çevirileri bu dergide yayınlamıştır. "Fünûn ve Felsefe" (1897) adlı eseri felsefe açısından önemlidir. Abdullah Cevdet, bu eserinin ikinci baskısını ise,1913'de "Felsefe Sanihaları" adlı bir ekle yayınlamıştır. Abdullah Cevdet, ayrıca, G.L.Bon'un "melezleme" kuramından da etkilenmiştir.

Pananteizmi benimsemiş olmakla birlikte, esasında bir vahdet-i vücutçu olan Şehbenderzade Ahmet Hilmi (1865-1913) ise, 1908'den sonra, Dârü'l-fünûn'da felsefe dersleri okutmuş, 1910'da "Hikmet" adlı bir dergi çıkartmış ve daha sonra bunu gazete haline getirmiştir. Bu gazetede, felsefeye ve sosyolojiye ilişkin makaleler yayınlamıştır. Bunlardan bazıları, "Tasavvuf ve Yeni İlimlerle Felsefe", "İblis İzzettin Behmen" ve "Çağımızın Felsefesi ve Sosyoloji" dir. Burada, özellikle Pozitivizm ile Sosyoloji ve sosyal olaylar üzerinde durmuştur. O, materyalist olarak nitelediği Celâl Nuri'nin, "Tarih-i İstikbal" (Geleceğin Tarihi)ini ve spiritüalist olarak nitelediği İsmail Fenni Ertuğrul'un, "Maddiyûn Mezhebinin İzmihlâli" (Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı) adlı eserini eleştirmiştir .

Mantıkla ilgili olarak, "Yeni Mantık" adlı eseri bulunan Ahmet Hilmi'nin felsefeye dair "Üç Feylesof", "Maddiyun Mesleki Dalâleti", "Allahı İnkâr Mümkün müdür?" ve "Amâk-ı Hayâl" (Hayâlin derinlikleri) adlı eserleri vardır. "Maddiyûn Mesleki Dalâleti" adlı eseri bir tür felsefe tarihi gibidir; burada, tüm filozofların bir resm-i geçidini yapar, onların, çeşitli konulardaki görüş ve düşüncelerini tahlil ve tenkit eder. Kant'ın "Salt Aklın Kritiği" ile açtığı kritik bilgi yoluyla, bu yolun bizi körü körüne bir realizmden ve materyalizmden niçin ve nasıl kurtardığını anlatır. "Amâk-ı Hayâl" adlı felsefî romanında ise, Şehbenderzâde Ahmet, felsefî görüşlerini dile getirir. "Üniversiteli gen (You can see links before reply)çlerle Bir Konuşma" adlı risâlesinde, gençlerin herşeyden önce, bir hayat görüşü, bir felsefesi olmak lâzım geldiğini belirtir. Bu risâlesinde o, "hangi felsefî doktrini seçelim?" diye sorar ve şöyle der: "Çağımızda üç büyük felsefî meslek vardır. Bunlar: Kritisizm, Pozitivizm ve Evolüsyonizm (Evrimcilik) dir. Filozoflar arasında spiritüalizmle materyalizm yaygındır. Felsefe ve ahlâkta, her mesleğin içindeki doğru tarafları alarak meydana gelecek eklektizmi seçmekten daha sağlam yol yoktur" .

İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946) ise, modernist İslâm filozofudur. Vahdet-i vücudu, hem bir sistem hem de ruhsal bir durum olarak benimsemiştir. Şehbenderzâde Ahmet Hilmi ile aynı konularda çalışmıştır. "Lügatçe-i Felsefe" adlı bir felsefe sözlüğü hazırlamış; "Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı" ve "Vahdet-i Vücûd ve Muhyittin b.Arabî adlı eserleri kaleme almıştır. Yayınlanmamış eserleri arasında ise, fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl'i etkilemiş olan ünlü Fransız filozofu P.Janet'den dilimize kazandırdığı "Çağdaş Materyalizm Mezhebi" ile "Büyük Filozoflar" ve S.Mill'den çevirdiği "Hürriyet" ön sırada yer alır. Ona göre, çağdaş felsefenin en önemli sorunlarından birisi, evrimdir. Materyalistlerin "evrende hiçbir şey yaratılmaz; hiçbir şey de kaybolmaz" şeklinde kimyanın bir ilkesinden alınmış tezleri ise, kabul edilemez. Çünkü madde ezelî ve ebedî değildir. Bu durumda, materyalist Büchner ile E.Haeckel'in tezlerini savunmaya imkân yoktur. Ezelî ve ebedî olan sadece Tanrı'dır. Evrenin varlığı, Tanrı'nın varlığından çıkar. Madde ve enerji, ezelî ve ebedî olmadığı, yani sonradan meydana geldiği gibi yok da olabilir.

İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946) Dârü'l-fünûn Edebiyat fakültesinde felsefe, felsefe tarihi, İslâm Felsefesi, Hukuk fakültesinde ise, fıkıh ve usûl-i fıkıh dersleri vermiştir. "Usûl-i Fıkıh Dersleri", "Yeni İlm-i Kelâm", "İlm-i Hilâf"(2 cilt), "İslâm Felsefesi Tarihi", "Türk Filozofları", "Mukayese", "Miyâru'l-Ulûm", "Felsefe Dersleri" (1914) adlı eserlerinin yanısıra, "Ceride-i İlmiye" dergisinde Gazâlî hakkında, Edebiyat Fakültesi dergisinde ise, Fârâbî ve İbn-i Sînâ hakkında makaleler serisi vardır. "Yeni İlm-i Kelâm"da, bütün Ortaçağ felsefesi problemlerini modern felsefe açısından ele almıştır. Tanrı'nın varlığına ilişkin ileri sürülmüş olan eski kanıtları, Batı felsefesindeki kanıtlar ile karşılaştırmıştır. İslâm filozofları içerisinde Türk olanları ayırmış, ve ilk kez Türk filozofları incelemeye başlamıştır. "Mukayese"de, Doğu ve Batı filozoflarını mukayese etmiş, İhvânü's Safâ ile Darwinizm arasında, Kınalızâde ile Descartes arasında sıkı bir fikir birliği görmüştür. Felsefeci olduğu kadar fıkıhçı da olan İsmail Hakkı, bu yüzden, teorik ile pratik arasında da sıkı bağlantılar kurabilmiş bir kimsedir. O, aynı zamanda, bir modernist İslâmcıdır; action kafasına sahiptir ve bu yönüyle Ziya Gökalp'i etkilemiştir.

Mehmet Ali Aynî (1869-1945) ise, Cumhuriyet öncesinde karşılaştığımız bir diğer önemli düşünürümüzdür. Dârü'l-fünûn Edebiyat fakültesinde, uzun yıllar felsefe tarihi profesörü olarak çalışmış ve dekanlık yapmış olan Aynî, 1928'de Türk Felsefe Cemiyeti'nde tebliğler okumuş, aynı yıl, Amerika'da toplanan uluslararası Felsefe Kongresi'ne katılmıştır. Çetitli yerlerde yayınlanan eleştirilerini "İntikâd ve Mülâhazalar" (Eleştiriler ve Düşünceler) adlı kitabında toplamıştır. Mehmet Ali Aynî, Rıza Tevfik'in "Kâmus-ı Felsefe"si ile Abbe Barbe'den okullardaki ders kitabı gereksinimini karşılamak için yapılan Felsefe Tarihi çevirisini ayrıntılı olarak, ve Fongsgrive'den yapılan "Felsefe Dersleri"nin çevirisini, çevirmenini söz konusu etmeksizin eleştirmiştir. Mehmet Ali Aynî, ayrıca, Suphi Ethem'in "Bergson ve Felsefesi" adlı eserini de eleştirmiştir. Tasavvufa bağlılığı ile tanınan Mehmet Ali Aynî, Dârü'l-fünûn İlâhiyât Fakültesinde Dinler Tarihi profesörlüğü de yapmış, ve bu sırada Denis Saurat'ın "Dinler Tarihi"ni dilimize çevirmiştir. "Gazâlî" ve "Hacı Bayram Veli" hakkında monografileri, ahlâka ilişkin olarak da, "Türk Ahlâkçıları" adlı bir eseri vardır.

Ziya GökalpZiya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında olduğu kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da, düşünceleriyle toplumu büyük ölçüde etkileyecek ve adını gittikçe genişleyen bir kitleye duyuracaktır. Ziya Gökalp, felsefe ile sosyoloji arasında bir ilişki kurmuş, başta Durkheim olmak üzere, birçok Batı filozoflarından alıntılar yaparak, Türkiye'nin sorunlarını incelemiştir. Ziya Gökalp'in öneri ve aracılığıyla Istılâhât-ı İlmiye Encümeni oluşturulmuş, bunun gayretleriyle, 1915'de felsefî terminolojiye ilişkin ilk resmî çalışma olarak nitelendirilebilecek Felsefe Terimleri Dergisi çıkmıştır.

Ziya Gökalp gibi, bir Durkheim'ci olan Mehmet İzzet (1891-1930) ise, Sorbonne Üniversitesi felsefe bölümü mezunudur. Kendisi, Dârü'l-fünûn'da uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış ve öğretim üyeliğinin ilk yıllarında, Karl Vorlander'in iki ciltlik "Felsefe Tarihi"nin ilk cildini çevirmiş ve bu 1927'de İstanbul'da basılmıştır. Asistanı ve ilk felsefe doktoru Orhan Sadettin ise, bu eserin ikinci cildini dilimize kazandırmış ve bu da, 1928'de İstanbul'da basılmıştır.

Mehmet İzzet, Pragmatizm ve Bergsonizmi, o dönemdeki moda akımlar olarak nitelendirmiş, onların karşısına Kant'tan başlayan felsefe geleneğini o günün ihtiyaçlarına göre dirilten filozofları koymuştur. Alman idealizminden etkilenmiş ve Kant 'ın "Pratik Aklın Kritiği"ni dilimize çevirmiş ve eser Dârü'l-fünûn'da taş basma olarak 1919'da yayınlanmıştır. "Ahlâk Felsefesi" adlı eseri ise basılmamıştır. "Bilgi" dergisinde "Zenon ve İzinden Gidenler" adlı bir de makalesi bulunan İzzet, ömrünün sonlarına doğru fenomenolojiye ilgi duymuş, bu hususta, özellikle Max Scheler ve fenomenolojinin kurucusu Husserl'in Fransızcaya çevrilmiş kitaplarını incelemiştir. Dârü'l-fünûn Edebiyat Fakültesi Dergisi'nde makaleler halinde "Muasır Hayat ve Büyük Adamlar" ı yayınlamış; idealizmdeki ilk denemesi olan bu eseri daha sonra "Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat" ile tamamlamıştır. Son günlerinde hazırlamış olduğu "Sosyolojinin Sınırları" adlı tebliğinde, değerler felsefesinin yerine geçmek ve değerlere ilişkin bütün problemleri çözmek iddiasında bulunan sosyoloji ekollerinin eleştirilerini yaparak, bu veya başka bir bilimin Ziya Gökalpçilerin dedikleri gibi "felsefe kaymakamı" olamayacağını savunmuştur.

Şu halde, anlatılacağı üzere, Bedi Nuri, Sâtı el- Husri, Asaf Nef'î, Baha Tevfik, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman, Ahmet Mithat gibi düşünürlerimiz evrimci felsefeden etkilenmişler ve bu felsefeyi ülkemizde temsil etmişlerdir.

1912'de, zamanın Maarif Bakanı Emrullah Efendi tarafından son kez açılışında da, Dârü'l-fünûn'da, başta Ahmet Mithat ve Rıza Tevfik olmak üzere, İzmirli İsmail Hakkı, Mehmet Ali Aynî, Mehmet İzzet ve Cumhuriyetten sonraki dönemde de Mehmet Emin Erişirgil tarafından felsefe dersleri verilmiştir.

umut_hayat
05-06-07, 18:37
Felsefenin temel sorularından olan "İnsan nedir? Ne olmalıdır?"; felsefeyi zorunlu olarak insan davranışlarının bir amacı var mıdır, veya olmalı mıdır, hangi davranışlar daha insanca ve erdemlidir, gibi sorulara cevap aramaya zorlar. İşte insan edimlerini konu alan felsefe dalına ethik (etik - ahlâk felsefesi) denir. Felsefe ahlâka iki yönden yaklaşır. İlki ahlâki kavramlar nelerdir ve içerikleri nelerdir sorularına yanıtlar aramak yani ahlâka teorik olarak yaklaşmak ki buna Ahlâk teorisi (kuramsal ethik) denir. İkinci yaklaşım ise hangi davranışlarımızın iyi ve doğru olduğunu araştırıp nasıl davranmamız gerektiğini bize dayatan Normatif ahlâk (Uygulamalı - pratik ethik) tir.

Ahlâk felsefe dışında dinlerin, hukukun ve toplumun önemli değerlerinden biridir. İnsan eylemlerinin iyi ve kötü olarak değerlendirilip, yönlendirilmesidir diyebiliriz ahlâk için. Ancak toplumsal ahlâk anlayışı genellikle cinsel davranışlarla sınırlandırılmaktadır. Oysa genel anlamda ahlâk her türlü insan edimini içerir.

Felsefe açısından bakıldığında ahlâk diğer alanlardan biraz farklı bir içerik taşımaktadır. Her ne kadar felsefe de insan edimlerine kurallar koymaya çalışsa da onlardan farklı olarak temek kavramları da araştırır. Bu açıdan bakıldığında felsefe iyi-kötü davranış, özgürlük, istenç (irade), vicdan, sorumluluk, haz, ödev, erdem, genel ahlâk yasası,ahlâki eylem, ahlâki karar gibi kavramların içeriği doldurulmaya çalışılır.

Ahlâk öncelikle davranışları iyi ve kötü ayırmaya çalışmaktır. Her ne kadar toplumun çoğunluğunca olumlu olarak karşılanan davranışlara iyi diğerlerine de kötü dense de iyi-kötü yer zaman ve bakış açısına göre değişebilmektedir. Kaldı ki insan davranışlarının iyi-kötü değerlendirmesinin yapılması da tek başına yeterli olmamaktadır. Bir davranışın ahlâkın konusu içine girebilmesi için bireyin farklı davranışlardan birini seçme özgürlüğünün olması gerekmektedir. Bu seçme özgürlüğüdür ki bir davranışı ahlâkın konusu içine almaktadır. Seçme özgürlüğünün ve istencinin olmadığı bir davranış için bireyi iyi-kötü diye nitelemek doğru olmayacaktır. Tıpkı hayvanların davranışlarının iyi-kötü diye nitelendirilemeyeceği gibi.

Ahlâki kavramlar insan edimleri üzerine değerlendirileceği içindir ki; insan davranışlarının psikoloji bilimi açısından ele alınmasında yarar vardır.
İnsan Davranışları

Davranışlarımızı kaba bir sınıflamaya tabi tutarsak özde iki tür davranış biçimi ile karşılaşırız. Bunlardan ilki UT (uyarım-tepki/ SR) davranışlarıdır ve özgür seçim içermez. Yani ahlâkın konusunu oluşturmazlar. Açarsak; dengeleme (homeostatik), refleks, içgüdü (instinct) ve bir yere kadar da güdüler (drive/motiv) bu tür davranışlardır. Daha çok otonom sinir sistemi tarafından yönlendirilen ve herhangi bir istencin etkin olamadığı bu tür davranışlar ahlâksal değerlendirmelerin dışında olmalıdır. Çünkü bunlar otomatik tepkilerden oluşan ve bireysellik taşımayan davranış biçimleridir.

İkinci tür davranışlarımız ise UOT (uyarım-organizma-tepki / SOR ) türü davranışladır ki bunlar, alınan uyarıcıya organizmanın yorumunu katarak tepki vermektir. Bu davranışlarda az çok iradi bir tercih vardır. Bu da bu davranışları ahlâkın konusuna dahil etmektedir.

İnsan davranışlarına bu açıdan bakıldığında; iyi-kötü daha da belirgin hale gelmektedir. İyi onu seçme olanağı bulunan bireyden beklenilen davranıştır. Kötü ise kaçınılması gereken eylemlerdir. Ne var ki iyi-kötü toplumdan topluma, çağdan çağa ve hatta bireyden bireye değişen bir kavramdır. Filozofların da bu konudaki düşünceleri farklılıklar göstermektedir. Örneğin:

Hazcı (Hedonist) Epikuros'a göre iyi mutluluk verendir. "Bedenimiz acısız ve ruhumuz dinginse mutluyuzdur." İyi en yüksek hazdadır. Kötü ise acı ve korkudur." Aç kalmamak, susamamak, üşümemek! Vücudun istedikleri ve özledikleri bunlardır. Bu durumda olan ve ileride de bu durumda olan ve ileride de bu durumda olacağını umabilen kimse, mutlulukta Zeus ile, tanrıların bu en yüce ise bile yarışabilir." İnsan eylemleri haza yönelen ama acıdan kaçan şeyler olmalıdır. Böyle bir yaşam ise ancak ölçülü olmakla mümkündür.

Epikuros, düşünce tarihinde yanlış anlaşılan düşünürlerin başında gelir. Onun haz teorisi en fazla maddesel keyifler olarak yorumlanır, hatta adı bu zevkler peşinde koşanlara sıfat oluşturur: Epikuriye ! Oysa " Yaşamında, komşun farkına vardığında utanacağın bir şey yapma" diyen Epikuros, Samos'ta (Sisam adası) doğmuştur. Ailesi Samos'tan sürülünce sırası ile Kolophon (Değirmendere) ve Teos (Sığacık) ta bulunmuş ve Demokritos'çu okulda yetişmiştir. Midilli ve Lapseki'de ün kazanan okulunu sonunda Atina'ya taşımıştır.(İÖ 306) Okulunu şehir içinde bir binada değil bahçede kurduğu için adı kısaca Kepos (Bahçe) diye bilinir.

Faydacı (yararcı-utilitarist)yaklaşım iyiyi yararda görür. Bentham ve Mill'e göre davranışlar bireye fayda sağladığı ölçüde iyidir. Ancak burada iyi tek insanın faydasından daha çok daha fazla insanın faydasında giderek de toplumun çıkarında aranmalıdır.

"Kendi sezgine uy ki, hem kendin hem de başkası için iyi olanı yapmış olasın." diyen Bergson, iyinin ancak sezgi ile elde edilebileceğini savunmaktadır.(Sezgicilik- Entüisyonizm)

Özgürlük:
Onu her türlü iç ve dış engelden arınmış olma olarak tanımlamak mümkündür. Herhangi bir zorlamanın olmamasıdır, özgürlük. Böyle bakınca özgürlüğü keyfilikten ayırmak çok daha kolay olmaktadır. Özgürlük keyfi olmaktan çok farklı bir şeydir ve seçme olanağının bulunmasıdır. Yeter ki seçme, baskı altında yapılmasın.
İstenç (İrade) :

İnsan aklının iyi-kötü arasında seçme yapma gücü ve yeteneğidir. Özgürlükle birlikte istenç söz konu olduğunda, ahlâki eylem bir anlam taşır.
Sorumluluk :

Özgür istençle davranışta bulunan bireyin, bu davranışının sonuçlarına katlanmasıdır, sunucu üstlenmesidir. Başka bir deyişle de bireyin davranışlarından sorumlu olabilmesi için seçme özgürlüğünün ve bunu kullanabilecek akıl melekelerinin olması gerekmektedir.

umut_hayat
05-06-07, 18:37
Vicdan :

Bireyin kendi davranışları hakkında iyi-kötü yargısında bulunmasıdır. İyi yada kötü yaptığını düşünen birey ya iç huzuruna ya da çatışmaya düşmektedir. Kendinden bekleneni yaptığında huzurlu olurken, yapmadığı durumlarda da ödevini yerine getirmemiş olmanın sıkıntısını yaşar.

Vicdan konusunda; doğuştandır diyenlerle, bireyin gelişmesinin ürünü olduğunu söyleyenler de vardır.
Erdem (Fazilet) :

Bazı filozoflara göre etiğin odağına yerleştirilen erdem; istencin ahlâksal iyiye yönelmesidir.

Kıbrıslı Zenon ve onun başlattığı bir akım olan Stoacılığa(**) göre mutlu olmak için erdem yeterlidir. Bunun içinde doğaya uygun davranmak yeterlidir. Ancak bu öyle kolay bir şey de değildir. Çünkü insan doğa uymak yerine genellikle onun tersine davranmaktadır. Oysa yapılması gereken;

1. Doğru seçme
2. Sabırla katlanma
3. Ölçülü olma
4. Adaletle bölüştürmedir.

Stoa: direkli galeri anlamına gelmektedir. Zenon Atina'ya geldiğinde önce Sokrates'in etkisinde kalır. Hatta bir ara Sokratesçi ahlâk anlayışlı ile ünlü Kyniklerin etkisindedir. Ancak zamanla kendi felsefesini oluşturur. İÖ 4. yüz yılın sonlarına doğru Stoa poikile'de (Resimlerle süslü direkli galeride) okulunu açarak bu isimle anılan akımın öncülüğünü yapmış olur. Stoa düşüncesi Atina'ya doğudan gelmiş ama daha çok da Atina'nın batısında yani Roma'da etkili olmuştur.
Ahlâk Yasası

Uyulması gereken genel geçer kuralları ifade eder. Bu kurallar kişinin ne yapması ve de ne yapmaması gerektiğini belirler. Hukuk kurallarından farklı olarak toplumda kendiliğinden ortaya çıkarlar ve bireyleri bu şekilde davranmaya zorlarlar. Ancak tüm toplumlarda tüm zamanlarda geçerli olan normlar bulmak hemen hemen olanaksız gibidir. Felsefe kişi vicdanı karşısında evrensel ahlâk yasalarının olup olmadığını konu edinir. Ancak bu konuda filozoflar da farklı görüşlere sahiptirler.


1.Evrensel ahlâk yasaları yoktur: Evrensel bir ahlâk yasasının olmadığını ileri süren akımlar, haz ahlâkı, fayda ahlâkı, bencilik, anarşizm, hiççilik ve varoluşçuluk olarak özetlenebilir.

Bencilik (egoizm): İnsanın eylemlerini belirleyen duygu ben sevgisidir. Hobbes'e göre insanların davranışlarını da tıpkı hayvanlar gibi içgüdüler yönetmektedir ki; bu içgüdüler "kendini sevme" ve "kendini koruma" dır.

Anarşizm : Ahlâk da tıpkı diğer baskıcı kurumlar gibi insanı daha kolay yönetmek için uydurulmuş kurallar sistemidir. Başta devlet olmak üzere bu ve benzeri her türlü baskıcı kurumlara karşı olan anarşizm, bireyin sınırsız özgürlüğünü savunur. Anarşizmin kurucusu Proudhon (19. yy) tüm bu baskı unsurlarının temel nedeni olarak gördüğü mülkiyeti hırsızlık olarak tanımlar. Bakunin insanı kısıtlayan devlet ve benzeri kurumların yıkılmasını ister. Stirner'e göre; ahlâksal değerler bir soyutlamadır ve insanın da tıpkı bitki ve hayvanlar gibi kendine düşen bir görevi yoktur.

Hiççilik (Nihilizm); akıl yerine istenci, toplum yerine de bireyi koyan felsefe akımıdır. Friedrich Wilhelm Nietzsche'ye (19. yy) göre iki tür insan ve iki tür toplumsal sınıf vardır: Halk ve Seçkinler. Din ve ahlâk kuralları halk için geçerlidir. Zaten halkın da işlevi seçkin sınıfın oluşumuna elverişli bir ortam yaratmaktır. Seçkin sınıfın bireyleri için din ve kimi filozofların öne sürdüğü ahlâki değerler miskinlikten ve acizlikten başka bir şey değildir. Oysa bu sınıfın uyması gereken Ahlâki kurallarını dehalar üstün insanlar, en yüce iyiyi yani "güç"ü kullanarak belirleyeceklerdir.

Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm): Jean Paul Sartre'ye göre insan kendini nasıl yaparsa öyledir. Bir çiçek yada bir böcek kendini kendi yapmaz. Çünkü onların bir özleri bir de varlıkları vardır.Burada öz varoluştan önce gelir. Çiçek, çiçek özüne uyarak çiçek olur. Ancak insan farklıdır. İnsanda var oluş özden önce gelir. İnsan önce vardır ve sonra ancak öyle ya da böyledir. Çünkü o özünü kendi yaratır, yani kendini kendi yapar. Everende kendi varlığını kendi yaratan tek varlık insandır. Nasıl mı? " Dünyada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirleme hiç bitmez, sürer gider." Bu nedenle kişi kendini tanımalı, benliğini kazanarak her türlü baskıdan kurtulmalı ve özgürleşmelidir. Yoksa toplum içinde eriyip giderek yok olacaktır.

2.Evrensel ahlâk yasaları vardır: Evrensel ahlâk yasalarının bulunduğunu öne süren düşünürler bunu öznel (subjektif) özelliklerin belirlediğini söyleyenler ve nesnel (objektif) özelliklerin belirlediğini söyleyenler olmak üzere iki grupta toplanabilirler.

Subjektif Özellikler Belirler: Evrensel ahlâk yasalarıları insandan, onun özel yaşamından kaynaklanır. Bu konuda görüş ileri sürenlere sezgici Bergson ile faydacı Mill'i örnek vermek mümkündür.

Objektif Özellikler Belirler: Evrensel ahlâk yasaları insandan bağımsız olarak vardır. Ahlâk yasalarını belirleyen insan yaşamı değil, insan yaşamını belirleyen evrensel ahlâk yasalarıdır.

Sokrates: Ahlâksal eylemlerimizin amacı mutluluktur. Ahlâki mutluluğa erişmek ise ancak bilgi ile mümkündür. Bilgi insanları doğru eylemelere, bilgisizlik ise yanlış eylemlere götürür. Bilgidir ki insan ancak mutlu, ahlâklı ve erdemli yapar.

Platon: Bir eylemin iyi yada kötü olması onun iyi ideasına uygunluğu ile anlaşılır. Yani bir eylem iyi ideasına uygunsa iyi uygun değilse kötü dür. Bunu bu dünyanın bilgisi ile anlamak ve değerlendirmek mümkün değildir. Onun için her insan idealar evrenine yönelmeli ve onu kavramalıdır.

Spinoza (17 yy - Hollanda) Panteist (evren-kozmoz tanrıdır) bir düşünürdür. Kozmos mutlak olarak özgürdür, bu nedenle onu hiçbir şey etkilemez. Ancak insan başka şeylerin özellikle de tutkuların etkisindedir. Tutkular insanı güçsüz, edilgin ve köle yaparlar. İnsan ancak aklı ile tutkularını aşabilir. Aklın uygun gördüğü yaşam biçimi de bilgiyle gerçekleşir. Bilgi bizi tanrıya ulaştırarak özgürleştirir. Bilginin vardığı yer evrensel yani tanrısal olan yasadır. Tanrısal yasaya uygun olan iyi, uygun olmayan ise kötüdür.

Immanuel Kant (18. yy - Almanya): Ona göre ahlâksal eylemin amacı mutluluk olamaz, çünkü mutluluk subjektif bir kavramdır. Yani kişiye göre değişir. Ve nitekim ondan önceki filozoflar mutluluk için farklı şeyler söylemişlerdir: Kimine göre erdem, kimine göre iyi bir başlkasına göre de doğaya uygun yaşama olmuştur. Oysa ahlâk yasası herkes için aynı olmalı ve aynı kalmalıdır. Immanuel Kant'a göre de bu iyi niyet (iyiyi isteme) dir, ödevdir.

Ödev, her çeşit duygudan öte kesin bir buyruktur. Ahlâk yasasına kesin boyun eğilir. Bu da aklı olan herkes için evrensel bir kuraldır. Koşula bağlı olan davranışlar ahlâksal değildir.

Ahlâksal Karar
Bireyin özgürce seçtiği ve genel ahlâk yasasına uygun olan ; ahlâki açıdan iyi olan karardır.

Ahlâksal Eylem
Ahlâksal karar sonucu varılan düşünmenin eyleme dönüşmüş halidir. Burada söz konusu yalnızca etkin olmak değil bazen de yapmamak olacaktır. Yani amaçlı bir "yapma" veya "yapmama" durumunu içerir.

Ahlâksal eylemlerin amaçları; mutluluk, haz, fayda ve ödevdir. Ahlâk felsefesi bu kavramlar üzerinde uzun uzadıya durur. Yine bu kavramlardan başka ahlâksal eylemde bulunan insan özgür olup olmadığı da felsefenin temel sorunlarından biri olagelmiştir.

Bu konuda iki farklı yaklaşım sergilenmektedir:
Determinist yaklaşım : Bireyin kararları içinde bulunduğu koşullara bağlıdır ve zorunludur. Koşullar istenci belirleyerek özgürce karar vermeyi olanaksızlaştırır. Bu bir çeşit yazgıcılıktır (fatalism).

İndeterminist yaklaşım: Birey ahlâki karar verirken tamamen özgürdür. Zaten özgür olmayan kişinin eylemlerinden sorumlu olması da beklenemez diyen görüşlerdir.

Şevki YEŞİLPINAR

umut_hayat
05-06-07, 18:38
Bilenle (özne/suje) bilinen (nesne/obje) arasında kurulan bağın sonucunda açığa çıkan ürün bilgidir. Felsefe, bilgi konu olunca, öncelikle ve genel olarak, insan bilgisini konu edinir. Bilen "insan", bilinen ise "insanı çevreleyen diğer tüm varlıklar"dır. Öyle ki insanın kendisi dahi çoğu zaman insan bilgisinin nesnesini oluşturur. Bilgi sürecinde bilenle bilinen arasında kurulan bağ(bilgi aktı), bilgiyi önemli ölçüde etkiler. Bilginin kaynağını oluşturan bu ilişkiler yumağı, bilginin doğruluk değerini etkiler.

İnsan, bilgiye ulaşırken, duyum süreci, deneyim, akıl, inanç, sezgi gibi bilgi bağlarını kullanır. Her bağ farklı bilgiler oluşmasını sağlar. İnsan bilgisi farklı sınıflara ayrılabilir. Birbirlerine benzeyen ve birbirlerinden farklılaşan yanları bulunan bilgi türleri şunlardır:
Gündelik Bilgi

Yaşantılardan elde edilen pratik bilgilerin genel adı gündelik bilgidir. İnsan yaşamını kolaylaştıran ve sürdüren bu bilgi türü, sahip olduğumuz en eski bilgi çeşididir. Yaşamı kolaylaştırmanın ötesinde; onu olanaklı da kılan gündelik bilginin kaynağı yaşantının kendisidir. Deneyimler ve yaşantılardan doğar ve genellikle de duyum sürecine dayanır. Yaşadığımız fiziksel ve toplumsal çevreden etkilenen gündelik bilgi, bu açıdan kültürel farklılıklar taşır. Hatta giderek herkese göre farklılıklar taşır; çünkü herkesin deyimleri, yaşantıları ve bunun ötesinde de hayattan beklentileri, faydası, çıkarı birbirinden ayrıdır. Herkesin üzerinde anlaşabileceği tek bir doğru bulmak olanaksızdır. Bu nedenle de gündelik bilgiler felsefenin ana konusunu oluşturmazlar.

Gündelik bilginin elde edilmesinde izlenen yol, yani yöntem, de daha çok andırım (analoji) türü olmasına karşın; kültüre, hatta bireylere göre ayrılıklar gösterir. Gündelik bilgiye ulaşmamıza yarayan genel-geçer tek bir yöntem yoktur. Çok ve farklı yöntemlerle elde edilen gündelik bilgi için; bu yöntem çokluğu nedeniyle bazı düşünürler; yöntemsiz bilgi diye söz ederler. Oysa gündelik bilgiye ulaşmak için çok farklı yöntemler vardır ve bu yöntemlerden her biri kendine göre doğrudur.

Gündelik bilgi, az ya da çok, nesnellik taşır. Çünkü insan, yaşamını sürdürebilmek için, doğaya uygun bilgiler edinmek durumundadır. Ancak bu bilgiler, bireysel yaşantılara dayandıklarından zorunlu değildir. Ancak yine de bu bilgilerde az çok neden-sonuç ilişkileri bulunur. Ama zorunluluk ve ölçü yoktur.

Gündelik bilgilerin konuları, yaşamın her alanına ait ve genellikle de rastlantısal olmanın yanı sıra, birbiriyle uyumlu olmak zorunda da değildirler. Hatta derin çelişkiler dahi taşıyabilirler. Bu nedenle de düzensiz bilgiler olarak da adlandırılırlar.

Tüm bu olanaksızlıklarına karşın gündelik bilgiler, binlerce yıl, teknik bilgiye kaynaklık etmişlerdir. Hatta hem geçmişte hem de günümüzde gündelik bilgilerin diğer bilgi türlerini etkilediklerini veya onlara kaynaklık ettiklerini de gözlemleyebiliriz.

Özetle Gündelik Bilgi
Yaşantılardan ve deneyimlerden doğar.
Duyum ve algılara dayanır.
Yaşamı kolaylaştırır, hatta yaşamı olanaklı kılar.
Görelidir. Kültürden kültüre ve hatta bireylere göre değişir.
Analojiktir.
Farklı yöntemlerle elde edilir. Genel bir yöntem yoktur.
Az ya da çok nedensellik taşır. Zorunluluk yoktur.
Sistematik değildir, konu bütünlüğü ve mantıksal tutarlılık olmayabilir.
Kendinden farklı bilgi türlerine kaynaklık edebilirler.

Din Bilgisi

Bilenle bilinen arasındaki bağın, bu iki unsurun dışında aşkın bir varlığa olan inançla kurulan bilgi türüdür. Fizik yasalarının ötesinde bir yaklaşım olduğu için metafizik (fizikötesi) bilgiler olarak da değerlendirilirler. Din bilgisinin temel mantığı; evreni ve beni yaratan üstün varlık (genellikle tanrı) en doğru bilgiye sahiptir, "O halde doğru bilgi için onu dinlemeli ve ona yönelmeliyim." düşüncesinden kaynaklanır.

İnanç esasına dayanan din bilgisi dogmatiktir. Dini bilgilerden şüphe duyulamaz ve dini bilgiler mutlaktır. Fakat mutlaklık, o inanç sistemine inananlar arasında söz konusudur. Başka bir inanca sahip bir kişi içinse yine ve ancak kendi inançları mutlak, değişmez ve tartışılmazdır. Böyle değerlendirildiğinde, tüm mutlaklık iddialarına karşın, din bilgisi de görelidir.

Din bilgisinin doğruluk değeri doğaya uygunlukta aranmaz. Doğa din bilgisine uymuyorsa; yanlış bilgide değil, doğadadır.

Din bilgisi sistematiktir. Dünyaya özgün bir bakıştır. Kendi içinde mantıksal bir tutarlılık taşımaktadır. Ayrıca düzenleyici ve yaptırımcı bir güce de sahiptir. Genellikle örgütlüdür.

Din temel olarak üç ana unsurdan oluşmaktadır. Bunlar:

İnançlar:
Üstün varlık ve evrene ait temel inaklar vardır. Bunlar tartışmasız ve kuşkusuz kabul edilmek zorundadır. İnançlar sistemi dinin, en sabit (durağan - statik) ve en mutlak bilgilerini oluşturur. Aynı dine ait mezhep arasında bile genel bir uzlaşı söz konusudur.
İbadetler:

Üstün varlığa karşı kulluk görevinin yerine getirilmesi için yapılması gerekenlerdir. Aynı mezhep ve tarikatlar bazında mutlak olan ibadet bilgileri, farklı tarikat ve mezheplerde, çelişen davranışlar bile içerebilmektedir. Bunun da ötesinde, zaman içinde de ibadetlere ilişkin değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Yani din bilgisinin az çok mutlaklık içeren ama aynı ölçü de değişebilen kesimidirler.
Hukuk ve ahlak kuralları:

Üstün varlığa inanmanın, ona ibadetin yanı sıra, dinler; insanlara kendi kurallarına göre bir toplumsal düzen (hukuk) ve vicdani tavır (ahlak) önerirler. Hatta önermekle de kalmaz bunu yaşama geçirmek için zorlayıcı da olurlar. Hukuk ve ahlaka ait bilgiler din bilgileri içinde en az mutlak olanlardır. Çünkü dinler yaygınlaştığı ölçüde, farklı toplumsal kültürlerin etkisiyle, farklı yaşam biçimlerine dönüşür. Hem yer, hem de zamana göre değişerek mutlak olmaktan uzaklaşır.

Özellikle de günümüz laik toplumlarında din, bir yaşam biçimi olmaktan ziyade, vicdan olayı biçimine dönüşerek tanrı ile insan arasında bir ilişki ve bilgi biçimine dönüşmüştür.
Özetle Dini Bilgi

İnanca dayanır.
Dogmatiktir.
Sistematiktir.
Doğaya uygunluk aranmaz.
Mutlaktır. Ancak değişmez değil tersine görelidir.

Teknik Bilgi
İnsan doğayı değiştirirken alet yapar ve bu aletleri kullanır. Alet yapmak için gerekli bilgi teknik bilgidir. Teknik bilgi, adını, Yunanca "beceri" anlamına gelen "techne-tekne" sözcüğünden almıştır.

Teknik bilgi, somut varlık alanına ait bilgidir. Teknik bilgi, özellikle başlangıç döneminde gündelik bilgiye dayanmaktadır. Günümüzün gelişmiş toplumlarındaysa tamamen bilimsel bilginin bir uygulama alanı biçimindedir. Bu nedenle de Bilim ve Teknik birbirinden ayrılmaz bir bütünlük içerisindedir. Hatta toplumların gelişmişlik düzeylerine ilişkin önemli bir ölçüdür.

Teknik bilgi, yaşantılar ve deneyimlerden çok, akla ve düşünceye dayanır. Teknik yaratıcı insan aklının ürünüdür. Bir anlamda da teorik bilgilerin somutlaşmasıdır. İnsanlığın ortak değerleri arasında yer alır, yani evrenseldir.

Amacı, ürettiği alet aracılığıyla doğayı insan lehine değiştirmek ve insanı daha iyi yaşatmak olan teknik bilgi; çoğu zaman hayatı zorlaştırır bir nitelik taşıyabilmektedir. Teknik, bugün, insanın önünü açmak şöyle dursun, doğrudan insanı yok etmeye yönelik silah teknolojisi biçiminde ya da yarattığı pek çok çevre sorunuyla insanlığın geleceğini tehdit eder duruma dahi gelmiştir.

Teknik bilgi, tarihsel süreç içerisinde, üç farklı aşama geçirmiştir.

1. Alet teknolojisi,
2. Makine teknolojisi,
3. Otomasyon teknolojisi.

Sanat Bilgisi
Teknik gibi sanat da insanın doğada olmayan bir şeyi yaratması, üretmesi demektir. Ancak teknikte amaç insan yaşamını kolaylaştırmaktır. Sanatın buna benzer pratik bir amacı yoktur. Sanat üretiminin amacı "güzel" ve estetik hazdır.

Sanat bilgisine ulaşılırken, akıl, düşünme gibi bilgi aktlarının yanı sıra, düş gücü, sezgi gibi bağlar da kullanılır.

Sanat bilgisi hayale geniş ölçüde yer verdiğinden sanat bilgisinin doğaya uygun olması zorunlu değildir. Sanatın, objelere ilişkin doğru bilgiler vermek gibi bir amacı yoktur.

Sanat bilgisi, yaratıcı insan akılının ürünüdür. Bu açıdan, sanat bilgisi, öznel ve özgün bir üründür. Eşsizlik onun en belirgin özelliğidir. Aynı sanatçı bile farklı zamanlarda, aynı objeyi, farklı bir tavırla ele alıp farklı yorumlara ulaşabilir.

Sanat bilgisi farklı araçlarla ifade edilebilir. Bu da, aynı temaların farklı malzemelerle işlendiği, çok farklı sanat alanlarının doğmasını sağlar. Resim, müzik, heykel, edebiyat, sinema, mimari, tiyatro gibi pek çok sanat dalları vardır.

Bilimsel Bilgi
Sınırları önceden belirlenmiş bir alanda, bilmek amacı ile, genelgeçer bilgilere ulaşmak için, sistemli olarak ve belli bir yöntemle elde edilen bilgilerdir.

umut_hayat
05-06-07, 18:38
Büyük İskender'in egemenliğiyle özgür ve bağımsız Yunan kent devletinin gücü gerçekten tarihe karışmıştı. Onun ve siyasi güç için birbirleriyle dövüşen ardıllarının egemenlikleri sırasında Yunan kentlerinin ellerindeki özgürlük ancak sözde egemenlikti ya da en azından her şeyin üzerinde duran egemenin iyi niyetine bağımlıydı. İşte bu yeni siyasi durum, kaçınılmaz olarak, felsefede de bir etki yarattı. Hem Platon hem de Aristoteles Yunan kentinin insanlarıydılar. Ve onlar için birey; kentten ve kentin yaşamından ayrı düşünülemezdi. Birey kentte amacına ulaşır ve yaşamını iyi sürdürürdü. Ama özgür kent daha büyük bir kozmopolitan bütüne kaynaştığı zaman, yalnızca Stoacılıkta gördüğümüz gibi, dünya vatandaşlığı ideali ile kozmopolitanizmin değil, fakat bunun yanı sıra bireyciliğin de öne çıkması doğal olabilirdi. Gerçekte bu iki öge, kozmopolitanlık ve bireycilik, sıkı sıkıya birbirlerine bağlıydılar. Çünkü kent devletinin Platon ve Aristoteles'in düşündükleri gibi sıkı ve her şeyi kucaklayan yaşamı çöktüğü ve yurttaşlar daha büyük bir bütüne kaynaştıkları zaman, birey kaçınılmaz olarak başı boş kaldı, kent-devletindeki bağlarından koptu. Böylece kozmopolitan bir toplumda felsefeden beklenebilecek tek şey ilgisini bireyde yoğunlaştırması onun yaşamda kılavuzluk istemine karşılaştırmaya çalışması olacaktı. Çünkü bu yaşam artık göreli olarak küçük bir kent ailesinde değil ama büyük bir toplumda yaşanıyor, ve buna göre felsefe başat olarak törel ve kılgısal eğilimler sergiliyordu.
Stoacılık ve Epikürcülükte olduğu gibi. Metafiziksel ve ruhsal kurgu düşme eğilimine girdi, kendileri uğruna değil ama ancak törebilim için bir temel ve hazırlık sağlamaları işleminde birer ilgi nesnesi oldular. Törel alan üzerinde bu yoğunlaşma yeni okulların metafiziksel kavramlarını kendi başlarına yeni kurgular üretmeye girişmeksizin niçin başka düşünürlerden ödünç almış olduklarını anlamayı kolaylaştırır. Gerçekten de bu bakımdan geriye ön-Sokratiklere döndüler-. Stoacılık Herakleitos'un fiziğine ve Epikürcülük ve Demokritos'un atomculuğuna başvuruyordu. Bundan da ötesi, Aristoteles-sonrası Okullar en azından belli bir düzeyde giderek törel düşünce ve eğilimleri ve eğilimleri için bile Ön-Sokratiklere döndüler, Stoacılar Kynik törebilimden ve Epikürcüler Kraniklerden ödünç aldılar.

Bu törel ve kılgısal ilgi, Roma döneminde Aristoteles-sonrası okulların gelişiminde özellikle belirgindir. Çünkü Romalılar ve Yunanlılar gibi kurgul ve metafiziksel yanları güçlü düşünürler değil, tersine karşılıklı olarak kılgıya yönelik insanlardı. Eski Romalılar karakter üzerinde diretiyorlardı -kurgu onlara biraz yabancı idi- ve Roma İmparatorluğunda, cumhuriyetin önceki idealleri ve gelenekleri söndüğü zaman, bireye çalkantılı bir toplumsal süreç içerisinde yaşamını doğru olarak yönlendirmesini ve belli bir tinsel ve ahlaksal bağımsızlık üzerine dayanan bir ilke ve eylem tutarlılığını sürdürmesini sağlayabilecek davranış kurallarını sağlama görevi sözcüğün tam anlamıyla felsefecilere düşüyordu.

Nietzsche, Hellenistik ve diğer Yunan felsefesi hakkında şu yorumu yapar:

"Yunanlılar, gerçekten sağlam bir millet olarak, felsefe yapmakla, bütün başka milletlerden çok daha büyük ölçüde felsefeyi meşru kıldılar. Ama vaktinde duramadılar, çünkü kuru ihtiyarlık çağlarında felsefeden, sadece hristiyan doğmatiğinin sofuca akıl oyunlarını ve pek kutsal kılı kırk yarmalarını anlamakla beraber, kendilerini felsefenin ateşli taraftarları olarak gösterdiler.

"Vaktinde duramadıklarından ötürüdür ki, kendilerinden sonra gelen barbar aleme gördükleri hizmeti kendi elleriyle ufalttılar."

Aristoteles'ten sonra Hellenistik felsefe, iki doğrultuda gelişmiştir. Bir yandan bir ahlak felsefesi, öbür yandan da pozitif bilimler üzerinde bilgince bir araştırma olmuştur. Platon ve Aristoteles'in okulları da (Akademia ile Lykeion) bu gelişmeye ayak uydurmuştur.

umut_hayat
05-06-07, 18:38
"Modern literatürde "bilinç" (felsefe çevrelerinde "görüş tarzı") ile karşılanan ama daha oturmuş bir kullanıma sahip olan "zihniyet" kelimesi, zihin kavramından gelir. Zihin ise genelde algılama, anımsama, düşünme, değerlendirme, karar verme aşamalarında rol oynayan yetenekler bütünüdür. Yansımaları; duyumlar, algılar, duyular, bellek, arzular, çeşitli akıl yürütme biçimleri, güdüler, tercihler, kişilik özellikleri ve bilinçdışı oluşumlarda görülür; düşünme, bilgi, niyet(amaç) gibi olgularla birlikte ele alınır."

"Zihniyet; insan ya da toplumların insan, toplum ve doğa üstüne düşünce tarzı, onları algılama biçimi ve bu algılamaya bağlı ortaya konan bir tavır olarak görülebilir. Bu bağlamda zihniyet bir bilgi türü değil, bir bilme tarzıdır. Bu bakımdan toplumsal şartları ifade eden gelenek, din ve daha kapsamlı görünümüyle kültürden ve ideolojiden (benzerliklerine rağmen) farklıdır."

Bir görüş veya düşünce ait olduğu zihniyetin dışında anlamını ve değerini yitireceğinden başka bir zihniyete aktarılması halinde orijinalliği bozulmuş olur. Bir zihniyetin kendisi benimsenmeden ona ait kimi değerlerin benimsenmesi ve başka bir zihniyete uyarılmaya çalışılması, o değeri bozacağı gibi aktarılan zihniyetin bozulmasına da neden olur.

Zihniyetler arasındaki doku uyuşmazlığı algılamayı ve anlam vermeyi olumsuz etkiler.
"Sosyal kültürel dünyamız kognitif, normatif ve maddi yönlerden oluşan bir yapıdır. Zihniyet bu yapılardan kognitif olanı oluşturmaktadır." Bu yapının öğeleri birbirlerinden farklı olsalar da iç içe oluşumlardır. Biri diğerinde kendi temelini veya yansımasını bulabilmektedir. Zihniyet, kognitif yapıyı oluşturmasına rağmen inanç, düşünce, sanat, siyasi, ekonomik v.b. alanlarda yansıması görülen bir öğedir. Maddi ve manevi her alanın bir şekilde zihniyetle ilişkisi vardır.

"Sosyal kültürel dünyamız kognitif**, normatif ve maddi yönlerden oluşan bir yapıdır. Zihniyet bu yapılardan kognitif olanı oluşturmaktadır." Bu yapının öğeleri birbirlerinden farklı olsalar da iç içe oluşumlardır. Biri diğerinde kendi temelini veya yansımasını bulabilmektedir. Zihniyet, kognitif yapıyı oluşturmasına rağmen inanç, düşünce, sanat, siyasi, ekonomik v.b. alanlarda yansıması görülen bir öğedir. Maddi ve manevi her alanın bir şekilde zihniyetle ilişkisi vardır.

Toplumsal anlamda zihniyet, kültürlerin insana ve doğaya bakış tarzıdır. Dünya görüşü, çağın anlayışı ve kültürü karşılayan zihniyet, aynı zamanda farklılıkları veya benzerlikleri sağlayan şeydir. Ahlak ve kültürle ciddi bağlantıları olmakla birlikte onlarla özdeş değildir. Daha ziyade "içsel bir duyuş ve inanış" olan ahlaka karşın zihniyet bir yaşam tarzıdır. Zihniyet, hareket ve davranışlara yön veren kural, kaide ve ölçüdür. Değer hükümleri, tercih ve eğilimler toplamıdır. Toplumun dini, ahlaki, ekonomik, sosyal, siyasal şartların bileşkesinde oluşan ve insanın insan, toplum ve doğaya karşı genel bir bakış tarzıdır. Pek çok değişkenin bileşkesinde ortaya çıkan bir olgudur.

Her kavramın kendine özgü bir anlam dünyası vardır. Dışarıdan belli bir forma dahil olan şey o forma göre şekil alır. Yani forma göre anlam kazanır. Özellikle düşünsel ve toplumsal olgular, başka bir forma uygulandıkları zaman o zihniyetin formuna göre anlam değişikliğine uğrarlar. Soyut, rasyonel, teolojik ve sosyal bilimlere konu olan anlayış ve yorumların tamamı zihinde oluşan zihniyet formuna göre anlam kazanır.
Düşünürlerin, filozofların, entelektüellerin ana malzemesi insan zihnidir. Amaç zihne bir form kazandırarak belli bir zihniyet oluşturmaktır.

Her zihniyet, değişmezlerini, zihniyetinin temeli, ana belirleyicisi olarak görür. Bu sabiteler zihniyetlerin kumanda merkezini oluştururlar. Bir zihniyetin sabitesini oluşturan öğelerden birisinin değişmesi demek o zihniyetin değişmesi veya bozulması demektir.

Çağımızın hakim zihniyetinin kumanda merkezinde rasyonellik yer almaktadır.
Bir zihniyetin kendisi kabul edilmeden ona ait temel bir değerin veya onu oluşturan bir öğenin benimsenmesi; ya o değerin veya öğenin gerçek anlamını yitirmesi demek olur ya da zihniyet değişikliği ve dönüşümü süreci başlamış olur. Hiçbir görüş ve düşünce kaynaklandığı veya şekillendiği zihniyetten ayrı düşünülemez. Zihniyetler, düşünceye şekil ve anlam veren kalıplardır.

Nasıl ki her iklimin bir bitki örtüsü varsa ve bitki örtüsü için iklim neyse düşünce ve görüş için de zihniyet odur.
İnsan etkilenme özelliğine sahip bir varlık olarak yaratılmıştır. Zihin de ilişkide olduğu her şeyle bir etkileşim durumu yaşar. Özellikle kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkinin zihniyetin oluşumunda çok önemli etkisi bulunmaktadır. Bu etkileşimlerle zihnin mevcut formu değişerek yeni bir form kazanabilir.

Ancak yine de zihniyetin toplumsal anlamda değişim ve dönüşümü oldukça zordur. Çünkü insan yapı olarak kolay kolay kabullerinden vazgeçmez. Ayrıca değişim ve dönüşümün hakim kültürle çok önemli bağlantıları vardır. Hakim kültür, genellikle toplumun seçkinleri tarafından şekillendirildiğinden aynı zamanda bu seçkinlerin desteğine ve korumasına da sahiptir. Zihniyet yapı olarak salt bilgi aktarımıyla değişmeye yatkın değildir. Aksine güçlü bir statükocu yapıya sahiptir. Kolay kolay değişmez. Değişim ve dönüşümlerin çok uzun süreçlere bağlı olarak gerçekleşmesi bunun en iyi göstergesidir. Bir zihniyetin toplumsallaşması, diğer bir ifade ile toplumun ortak bir zihniyete kavuşması, fertlerdeki tek tek değişikliğin gerçekleşmesi ile olabilmektedir. Ve bu nasıl uzun bir süreç gerektiriyorsa yerleşik zihniyeti değiştirmek de aynı sürecin tersten işleyişiyle mümkündür. Kimi zihniyet değişikliklerinin yüzyıllar sürdüğü bilinmektedir. Avrupa aydınlanması örneğindeki gibi... Bu bakımdan yerleşik zihniyetin yapı değişikliğinin özünde taşıdığı bu güçlük hakim düşüncenin işini kolaylaştıran bir unsurdur.

Her zihniyet gelişmelere göre kendini değiştirme refleksine sahip olmalıdır. Bunu başaramayan; gelişme ve yeniliğe öncülük edemeyen zihniyetin toplumsal gücünü koruması, hatta varlığını sürdürebilmesi dahi çok güçleşir. Varlık ve etki alanı giderek daralacağından tarihle birlikte o da tarih olur.

Zihniyetler toplumun paradigmasını oluşturan aydınlar ve toplumu yönetenler tarafından temsil edilirler. Aydınlar ve yöneticilere göre hayat bir okul, halk da eğitilmesi ve öğretilmesi gereken öğrencilerden oluşmaktadır. Zihniyeti ne olursa olsun bütün toplumlarda bu böyledir. Üsten alta doğru bir etkileşim ve buna bağlı olarak da altta değişim ve oluşum gerçekleşmektedir.

Doğru mantıkla düşünmek en az bilgi kadar önemlidir. Bilginin doğru kurgulanması diğer bir deyimle işin mantığının kavranması, yani zihniyetin doğru olması öncelik bakımından en önemli faktördür.

umut_hayat
05-06-07, 18:38
THALES Aristoteles’ den öğrenilenlere göre;Thales suyu,sıvı olanı,arkhé,yani her şeyin başı,kökü,ilkesi sayıyormuş. Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer,yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde,sonsuz Okeanos’ da yüzer. Thales’ in öğretisi,kolayca görülebildiği gibi,mythos ile büsbütün ilgisiz değil. Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (okyanus) tanrılar ile insanların babasıdır. Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu da mythos’ un gücünü ayrıca göstermektedir. Bütün bu gözlemlerden o,suyun hem yapıcı,hem yıkıcı gücünü,denizin sonsuzluk ve tükenmezliğini,vb. çıkarmış olabilir. Ama bu gözlemlerle bir düşünce de temel oluyor:doğayı açıklamak için girişilen bu eski denemelere-soyut olarak dile getirilmiş olmasa bile-belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir;bu da: “Hiç’ ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir(Aristoteles,bunu haklı olarak belirtiyor). Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilk nedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da,kendi kendisiyle özdeş kalan,kalıcı olan bir ana maddedir,arkhé’ dir. Thales’ in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan da su’ dur. Suya ana madde deniyor,her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan,bu ana maddeden çıktığı için de,ondan kurulmuştur. Bu arkhé kavramı göreceğiz,ancak Thales’ ten sonraki gelişmede yavaş,yavaş aydınlanacaktır.

Thales’ in kendisi yalnız arkhé sorunu üzerinde durmuştur. Miletli filozoflar doğayı açıklamalarına temel olarak canlı bir maddeyi almışlardır. Thales,bu anlayışında,canlı ile cansız arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırıp,bunları daha yüksek bir birlik içinde kavratacak bir kavramı ileri sürmeye kalkmıyor. Bu karşıtlık,onun için henüz bir sorun değil. Sözünü ettiği madde,onun için kendiliğinden canlıdır. Bu madde kendiliğinden değişebilir,türlü biçimlere girebilir,yaratıcı bir şey bu. Thales’ in “Her şey tanrılarla dolu” demiş olduğunu Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bu da şu demek:Her şey canlıdır,her şey,içinde tanrısal bir yaratıcı gücü taşıyan su ile doludur. Thales bir de mıknatıs ile elektriklendirilmiş kehribarın “ruh” taşıdığını söylermiş. Mıknatıs gibi etki olan her şey yaratıcıdır,canlıdır,ruhludur. Ancak sonraları birbirinden ayırt edilecek bu “canlı” ve “ruhlu” kavramları,ilkin özdeştirler ve başlangıçta ana maddenin değişme yeteneğini anlatmak,bundan çeşitli varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklamak için kullanılmışlardır.

ANAXİMANDROS
Anaximandros da,Thales gibi,arkhé sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin,ana maddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilk-maddenin sonsuz,tükenmez olması gerekir,çünkü ilk-madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor. Thales de yeri çevreleyen sonsuz ve sınırsız Okeanos’ ta ana maddeyi bulmuştu. Ama sonsuz kavramını ilkin açık olarak açıklayıp,bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Bu sonsuz ilk-maddeye o Apeiron(sınırı olmayan) adını vermiştir. Ancak,Anaximandros ana maddeye yalnız sonsuzluk niteliği yüklemekle kalmıyor,daha da ileri gidiyor:İlk-madde yalnız sonsuz değildir,sonsuz olandır da;çünkü ona,daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk-maddeyi su ile,demek ki belli,bilinen belli bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros’ a göre ise,bunu yapamayız,çünkü her belli,belirli şey sonlu ve sınırlıdır da,yani karşıtı ile sınırlanmıştır:Sıcak soğuk ile,sıvı olan katı olanla,vb. sınırlanmıştır. Her belirli olan,dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey,meydana gelmiş olan bir şeydir-sıcak soğuktan,sıvı katıda-ve yeniden karşıtına döner. Böylece,birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman,zaman ağır basar;bu da,bunların içinden çıktıkları sonsuz ana madde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.

Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir:Apeiron’ dan önce sıcak ile soğuk olmuştur. Sıcak,başlangıçta soğuk ve karanlık olanı(biçimlenmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk’ tan iki karşıt:katı ve sıvı doğmuştur. Sıvı’ dan ,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden,buğular yükselip alev küresini halkalara,ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir. Bu tekerlekler de birtakım deliklerinden-güneş,ay-alevler saçarlar. Böylece hava (buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir. Yer, Thales’ in düşündüğü gibi ,düz tepsi biçiminde değil,bir silindir,yuvarlak bir sütun biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur;gök de yerin etrafında döner. Yer,önce denizle kaplı idi, yeryüzünde ilk meydana gelen canlılar da,suda yaşayan,balık gibi yaratıklardı(Anaximandros ,deniz hayvanlarının fosillerini herhalde görmüş olacak). İnsan da,sonra, balığa benzeyen bu ilk canlılardan türemiştir;çünkü yardıma muhtaç bir çocukluk çağı geçirmek zorunda olan insanın,yeryüzünün bu ilk devirlerinde yaşamış olmasına olanak yoktur.

ANAXİMENES
Anaximenes de arkhé sorunu üzerinde durur;o da ,Anaximandros gibi ana maddenin,bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler. Ama bu sonsuz şeyi,o da,Thales gibi,belirli bir şeyle bir tutar:Ona göre ilk –madde hava’ dır. Hava,sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. Düşünmede atılgan olma bakımından Anaximenes,Anaximandros’ a yetişemiyor. Soyut bir ilke olan Apeiron’ un yerine somut bir şeyi hava’ yı koymakla,doğa tasarımı da,Anaximandros’ un kine göre, bir gerileme sayılabilir-felsefe bakımından.

Yalnız Anaximenes’ in iki anlayışı var ki,felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir:
1.Anaximenes, “bir hava(soluk)olan ruhumuz-psykhé-bizi nasıl ayakta tutuyorsa,bunun gibi,bütün evreni (kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,” diyor. Böylece,ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. Burada ruh,insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan,onu canlı kılan,onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir;burada ruh, yaşam diye,canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için,maddi bir şey olarak düşünülüyor tabii. İmdi nasıl hava-soluk-olan ruh,insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa, bunun gibi hava da evrenin bütününü,onun düzenini ayakta tutar. Hava:canlı, canlandıran şey,etkin olan bir ilke. Onun bu canlılığı,etkinliği olmasaydı,evren, sadece,ölü,dağılan bir yığın olurdu;boyuna yeni biçimler alan ,kendini canlı olarak değiştiren yaratıcı bir varlık olamazdı.

2.Bütün nesnelerin kendisinden çıkmış olduğu madde,ana madde kavramının yavaş,yavaş belirdiğini yukarıda söylemiştik. Bu “madde”önce,Thales’ te olduğu gibi kendinden değişmekte olan bir canlı varlık gibi düşünülür ve bu arada cansız madde ile canlı arasında bir ayırma yapılmaz. Bu ayırma,ilk olarak, Anaximenes’ te belirmeye başlamıştır. O ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. Thales ,suyu sadece cansız bir madde değil de,canlı gibi değişebilen bir varlık saydığı için, “bu ana maddeden nasıl oluyor da veya ne gibi bir süreçle nesnelerin çokluğu meydan gelebiliyor?”sorusunu sormak gereksemesini duymamıştı. Anaximenes’ te ise,bu soru artık ortaya konuluyor.
Çünkü Anaximenes havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakta,genel olarak madde kavramı da,kendisinde bir şeyler olan,bir şeyler geçen madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde,maddedeki süreç üzerinde bir düşünceye yol açılmış oluyor. Gerçekten Anaximenes bu soru üzerinde durup düşünmüştür.
Kendi kendisiyle aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç,bu değişme nasıl oluyor? Anaximenes’ in öğrettiğine göre:Hava,yoğunlaşma ve gevşemesi ile çeşitli nesnelere dönüşür: genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur;yoğunlaşmasıyla rüzgarlar,bulutlar meydana gelir;bulutlardan su,sudan toprak,yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. Böylece,ateş,sıvı ve katı-maddenin bu üç ana biçimi-özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek bir ana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. Bütün varolanlar bu ana maddeden kurulmuşlardır ve her şey onun bu anlatılan değişmeleri yüzünden oluşur.

umut_hayat
05-06-07, 18:38
HERAKLEİTOS
Herakleitos’ un da başlıca ilgisi,Miletliler gibi,varlık sorununa yönelmiştir. O da,öz varlığın bütün değişiklikler içinde birliğini yitirmeyen o gerçek varlığın,o ana maddenin(arkhé) ne olduğunu araştırır. Ona göre,evrenin temel maddesi ateş’ tir. Ateş,bütün varolanların ilk gerçek temelidir,bütün karşıtların birliğidir,içinde bütün karşıtların eridiği birliktir.

Varlık sorununa verilen bu yanıtta,Miletlilerinki ile,bir Anaximenes’ inkiyle karşılaştırılırsa,pek bir yenilik yok. Burada bir madde yerine başka bir madde,hava yerine ateş konmaktadır. Ancak,Herakleitos’ un bu savını kanıtlayışı yakından incelendikçe,onun düşüncesiyle Miletlilerinki arasında temelli bir ayrılık olduğu görülür. Miletli filozoflar ana maddeyi kalıcı,kendi kendisiyle özdeş bir şey,doğanın değişmeyen tözü sayıyorlardı. Onlar için bu kalıcı töz,doğada en telli,en önemli olandır,gerçek physis,asıl doğa budur,bu değişmeyip kalan şeydir. Buna karşılık Herakleitos,şunu belirtmekten usanmaz: Evren boyuna akan bir süreçtir,başı sonu olmayan bir değişmedir,hiç durmayan bu değişme içinde kalan,sürüp giden hiçbir yoktur. Pante rei-her şey akar:bu onun ana görüşü. İşte ateşin ilk-madde olduğu düşüncesine de Herakleitos buradan varıyor. Örneğin bir tahtayı yakıp kemiren alevin,tahtayı boyuna yakıp kemirir,onu boyuna duman ve buğdaya çevirir. Evren de böyle tükenmez canlı bir ateştir,sürekli bir yanma sürecidir. Daha doğrusu,dönümlü (periyodik) bir süreçtir bu. Bunda,sürekli olarak,bir “yokuş yukarı” çıkaran,bir de “yokuş aşağı” indiren yol vardır. Evren ateşten meydana gelmiştir ve burada olup bitenlerin sonundaki bir “Büyük Yıl” da yeniden ateş tarafından kemirilecektir-yeniden doğmak için. Bu,böylece,nöbetleşe,dönümlü olarak hiç tükenmeden sürüp gider.

Bu sürekli oluş içinde durucu,kalıcı bir şey bulduğumuzu sanırsak, Herakleitos’ a göre,bu,bir yanılmadır,bir aldanmadır. “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık. Bu arada akıp giden sular onu başka bir ırmak yapmışlardır.” Karşımızda “aynı şey” in bulunduğunu sandığımız her yerde durum böyledir. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,değişmenin kuralsız değil de,belli bir düzene,belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye,bu yasaya Herakleitos logos diyor. Evrende egemen olan yasadır,düzen akıldır(logos).

Evren bize,bir yandan sürüp giden bir devinme,öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunların arasındaki savaş olmasaydı,evrende nesneler de olmazdı. Çünkü nesneler, dönümlü ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir,savaşa egemen olan yasanın karşıtları uzlaştırılmasından meydana gelmiş olan uyumlardır,birliklerdir. Dolayısıyla, “savaş her şeyin babasıdır”;savaşı kaldırırsak dünyadaki bütün şeyler de ortadan kalkar.

Durup kalan bir varlığın olmadığı,sadece bir oluşan olduğu,her nesnenin sürekli bir değişme içinde bulunduğu ve bu arada karşıtlarını içine aldığı öğretisinden,bir obje için salt doğru bir yargının olmayacağı mantıksal sonucu çıkarılabilir;nitekim Sofistler bu sonucu çıkarıp şüpheciliğe varmışlardır. Herakleitos’ un kendisi hiçbir yerde bu sonucu çıkarmamıştır.

XENOPHANES
Öğretici nitelikteki koşuğundan kalan parçalarından Xenophanes’ in,halk dininin tanrıları insan gibi tasarlamasıyla savaştığını görüyoruz. Bu,onun gördüğü başlıca iş. Tanrıların bu insanlaştırılması-anthropomorphism- Homeros ile Hesiodos’ ta yüksek edebi bir biçim de kazanmıştı ve bunların Yunan eğitiminde çok önemli bir yerleri vardır.
Xenophanes şöyle diyor: “Homeros ile Hesiodos,ölümlüler(insanlar)arasında suç sayılan,utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler,yalan söylerler,eşlerini aldatırlar. Sonra:ölümler sanıyorlar ki,tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır,kendileri gibi giyinirler,kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca,atların,aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi,atlar tanrılarını at gibi,aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi.
Oysa,tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenci gibidirler,ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar”. Halk dininin tanrıları insan biçiminde tasarlanmasına karşı, Xenophanes kendi tanrı tasarımını koyar. Bu arınmış bir tanrıdır . Ona göre: “Bir Tanrı vardır;bu, tanrılar ve insanların en ulusudur;ne biçimi ,ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer;bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir,baştan aşağı düşünmedir, her şeyi düşünceleri ile hiç zahmetsiz yönetir”.

umut_hayat
05-06-07, 18:39
PARMENİDES
“Doğru (aletheia) ve sanı (doksa) üzerine” bir araştırma olan yapıtının başında,Güneş kızları,filozofu her şeyi bilen Tanrıçaya götürmektedirler;Tanrıça ona bilgeliği,yaşamanın o biricik doğru yolunu öğretecektir. Filozof,ondan iki şey öğrenip ölümlülere bildirecekam ve son doğru ile içlerinde gerçekten inanılabilecek hiçbir şey bulunmayan insanların sanılarını. Öğretici (didaktik) ve manzum olan yapıt da,buna göre,iki bölüme ayrılır: “Doğru’ ya giden yol” ile “sanılara götüren yol”.

Birinci bölümde,biricik doğru olan “Bir Varlık” incelenir. Bu mantıklaştırılmış bir metafizik. Bir Varlık’ ın dışındaki her şey bir yanılmadır, bir aldanmadır. İkinci bölümde kosmoloji ele alınır. Miletlilerinki gibi olan bir doğa felsefesi bu. Burada,meselâ,gelip geçici şeylerin dünyasının (doğa=physis) iki etkenin birlikte çalışmasından meydana geldiğini söyleniyor:Hafif ve aydınlık olan ateş ile ağır ve karanlık olan gece’ den. Bu dünyanın bilgisi ikinci derecededir,çünkü gerçek olmayan bir dünyanın bilgisidir bu.

Birinci bölümde,şu sonuca varılır:Bir varlık vardır-Esti gar einai-Parmenides buna,kısaca,Bir,Bir olan da der. Bir birliktir o,kendi içine kapalıdır, doğmamıştır,yok olmayacaktır,değişmez,bölünmez,yoğunlaşmaz,seyrekl eşmez. Bunun karşıtı olan her görüş,varolmayanı var diye göstermek zorunda kalır,bu da olamaz. Çünkü Varolan meydana gelmiş bir şey olsaydı,varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi,böylece varolmayan gerçekten varolmuş olacaktır. Yok olsaydı,yerine varolmayan geçecektir. Değişme,hiç olmazsa belli bir yönüyle,bir meydana gelme ile bir yok olmadır. Bölünebilir olsaydı Varlık, bölümlerinin arasına bir varolmayan girerdi. Yoğunlaşma ile seyrekleşmede de böyledir:yoğunlaşma ile seyrekleşme,bir maddenin az ya da çok bir bölümünün bir araya birikmesi demektir. İmdi bilginin amacı ve ödevi:varolanı düşünmektir ;yanılması da:Varolanın içinde varolmayanı düşünmeye,bunu varsaymaya kalkışmasıdır. “Yalnız Varolan vardır ve nacak bu düşünebilir: Varolmayan yoktur ve düşünülemez de.” Bu,Parmenides ’in ana- önermesidir. Varolmayan derken de Parmenides,belli bir şeyi,az çok açık olarak göz önünde bulundurmaktadır:Boş uzayı. Bir de şunu belirtelimarmenides’ in Bir Olanı, kendisinden önceki filozoflarda olduğu gibi, cisimsel nitelikte bir şeydir. Bunu Parmenides, kendi içine kapalı,birliği olan “küre biçiminde” diye düşünür.

Şimdiye kadar ki filozofların doğa açıklamaları hep deney ve düşünmeye, başka bir deyişle,bir takım deneylerin düşünme ile işlenmesine dayanıyordu. Parmenides’ te ilk olarak,ilk olarak deney bir yana bırakılıyor,salt düşünme ile-Varlık üzerinde yalnız düşünmekle-Varolanın nitelikleri üretilmeye çalışılıyor. Varlık’ ın özü gereği,meydana gelmemiş,değişmez,bölünmez olduğu sonucuna bu yolla varılıyor. Bu arada, Anaximandros,ana maddenin öncesiz, sonsuz- Apeiron-olduğunu söylemekte,Elealılara biraz olsun öncülük etmiştir denilebilir.

Deneyin bir yana bırakılması,Varolanın bilgisinin salt düşünceden,salt akıldan çıkarılmak istenmesi,deney ile bir çekişmeye vardırmıştır ;çünkü deney hareket eden,değişen meydana gelip yok olan şeylerin renkli bir çoğunluğunu karşımıza çıkarır. Parmenides ise boyuna değişen çokluk karşısında,bunun tam karşıtı olan bir şeyi, kendi içine kapalı,hep olduğu gibi kalan bir birliği koyar. Ama Parmenides’ e göre o çokluk bir aldanma,bir yanılmadır.-Durmadan değişmeyi,dolayısıyla çokluğu asıl gerçek sayan Herakleitos ile tam bir karşılık var burada-Bu çokluğu bize gösteren de duyulardır, onun için duyular bizi yanıltırlar;duyu algıları bilginin yanlış kaynağıdır. O tek ve gerçek Varolanı kavratan ise düşünmedir;dolayısıyla da bilginin doğru yoluna düşünme ile girilir.

ELEALI ZENON
Zenon,Parmenides’ in Bir Olan’ ın biricik gerçek varlık olduğu öğretisini, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini,böyle bir düşüncenin çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye çalışmakla desteklemiştir. Bunu da o,çokluğa ve harekete karşı ileri sürdüğü pek ün salmış olan kanıtlarıyla yapmıştır. Bu kanıtlarda,sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin,bizi nasıl yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenilir.

Çokluğun olamayacağını gösteren kanıtlardan birine göre:nesneler bir çokluk iseler,hem sonsuz küçük,hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü varolanı böler de,bu böldüğümüz parçaların artık bölünemez parçalar olduğunu düşünürsek,bunlar büyüklüğü olmayan bir hiç olurlar;bir araya getirirsek bunları,yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz;büyüklüğü olmayan bir şeyin kendisine eklenmesiyle hiçbir şey,büyüklük bakımından bir şey kazandırmaz. Bu parçaları uzamlı-uzayda yer kaplıyorlar-diye düşünürsek,çoğun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. İkinci bir kanıta göre:Nesneler çok iseler,sayıca hem sonlu,hem de sonsuz olurlar.
Sayıca sonludurlar,çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardır,daha çok ya da daha az olamayacaklardır. Sayıca sonsuzdurlar da nesneler,çünkü boyuna birbirlerini sınırlarlar,böylece de kendilerini başka nesnelerden ayırırlar;bu başka nesnelerin kendileri de yine yakınlarındaki nesnelerle sınırlanırlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanıtta Zenon “her şey uzaydadır” deyince uzayın da bir uzay içinde bulunması,uzayın içinde bulunduğu bu uzayın da yine bir uzayda bulunması gerekir diyor;bu da böylece sonsuzluğa kadar gider.

Hareketin gerçekliğine karşı Zenon’ un ileri sürmüş olduğu kanıtları Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bunların arasında en çok bilineni,Akhilleus ile kaplumbağa arasındaki yarış kanıtıdır. Bu yarışta,kendisinden biraz önce yola çıkan kaplumbağaya Akhilleus hiçbir zaman yetişemeyecektir,çünkü başlangıçtaki kaplumbağa ile kendi arasındaki mesafeyi koşmak için geçen zaman içinde kaplumbağa,az da olsa biraz ilerlemiş olacaktır. Akhilleus’ un bir de bu aralığı koşması gerekecektir,ama bu arada kaplumbağa,pek az da olsa,yine biraz ilerlemiştir;bu böyle sonsuzluğa kadar gider. Bu kanıtın özünü bir başka kanıtta daha iyi görebiliyoruz: “Bir koşu pistinin sonuna hiçbir zaman ulaşamazsın”,çünkü pistin önce yarısını,bu yarısının da ama yine yarısını,bu yarısının da yine yarısını geride bırakmak zorundasın,bu da böyle sonsuzluğa kadar gider. Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları nasıl geçilebilir? Bir başka kanıt: “Uçan ok durmaktadır”,çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktır;belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir;ama hareketinin her anında duruyorsa,ok,yolunun bütününde de durmaktadır. Şu son kanıt da hareketin göreliğine-rölatifliğine-dayanmaktadır: Belli bir noktalar dizisi,biri durmakta olan,öteki de ters doğrultuda ilerleyen iki dizinin yanından geçerse,aynı zaman içinde hem büyük,hem de küçük bir mesafeyi geçmiş olacaktır,yani bu dizinin aynı zaman içinde çeşitli hızları olacaktır,hareketin duran ya da ters doğrultuda ilerleyen dizi ile ölçüştürdüğümüze göre.

Zenon’ un keskin antinomia’ ları,tabii,yalnız şunu göstermek için:Varolanı bir çokluk ve hareket düşünürsek çelişmelere düşeriz,öyle ise Varolan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.

umut_hayat
05-06-07, 18:39
PYTHAGORAS
Pythagorasçılar aslında bir din topluluğu ama,başlangıçtan beri bilim ve sanat ile de yakında ilgilenmişler,bu arada matematik ve musiki ile çok uğraşmışlardır. Matematik ile musiki arasında bir bağlantı da kurmuşlar. Pythagoras’ ın kendisi,ses perdesi ile uzunluğu arasında bir ilişkinin olduğunu bulmuş.

Matematik ile böylesine yakından uğraşan Pythagorasçılar,sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri (arkhé) yapmışlardır. Musikideki uyum (harmonia) yasalarının sayılarla anlatılabileceğini gördüklerinden ve bütün olayların sayılara tabii bir yakınlığı olduğunu anladıklarından sayı öğelerinin bütün varlıkların da öğesi olduğu düşüncesine varmışlardır. Onlara göre,nesnelerin özü,gerçeği,varlığın ana maddesi sayıdır. Kendilerinden önce ana madde olarak hep maddi bir şey;su, hava ya da ateş ileri sürülmüştü. İlk bakışta
Pythagorasçılar ın sayısı ile,maddi olamayan bir şeyin varlıkların ilk nedeni,evrenin temeli yapılmakta olduğu sanılabilir. Ancak,ilk Pythagorasçılar sayının ideal yapısını henüz bilemezler, onlar da sayıyı cisimsel bir şey diye tasarlarlar.

Yunan felsefesinin hemen başlangıçlarında varlık üzerine birbirine tam karşıt olan iki anlayış belirtilmiştir. Bir yandan da Parmenides varlığı hiç değişmeyen,duran bir birlik diye anlıyordu. Öbür yandan da Herakleitos için varlığın ana özelliği,asıl gerçeği hiç durmayan bir değişme olmasıdır.

EMPEDOKLES
Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe(element) kavramını ilk ortaya koyan Empedokles olmuştur denilebilir. Öğe,burada,kendi içinde bir cinsten,niteliği bakımından değişmeyen,artık bölünemeyen,yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. Bu anlayışla da, Parmenides’ in “Varlık” kavramı işe yarar bir hale getirilmiş oluyordu. Bu öğeler de,Empedokles’ e göre dört tane imişleroprak,su,ateş,hava. Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle Empedokles,ta günümüze kadar-hiç olmazsa belli bir anlayışta-yaşayacak olan “dört öğe öğretisi” ni kurmuştur.

Empedokles’ e göre,bu dört öğe,evren yapısının ancak gereçleridir. Evren bu gereçlerden kurulmuştur. Dört öğenin kendileri,tıpkı Parmenides’ in “varlık”ı gibi,değişmez tözler olduklarından,bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz;yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar,kendiliğinden bu karışmayı bozarlar. Onun için doğa açıklamasında,bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni ,hareket ettirici bir güç te gerek.
Empedokles’ e göre,dört ana öğeyi birbiriyle karıştıran,bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. Empedokles’ in bu anlayışında,madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden),ilk olarak,iki ayrı ilke olmuşlardır.

ANAXAGORAS
Anaxagoras’ a göre,duyu verileri araştırmalarımıza çıkış noktası olarak alınmalıdır-duyuların bilgi değeri sınırlı bile olsa. Ona göre,kesin anlamında bir meydana gelme ile yok olma yoktur. Görünürdeki oluşma ile yok olma, gerçekten varolan öz’ lerin (khremata),tohum’ ların (spermata) birleşmesi ve dağılmasından başka bir şey değildir.
Deney dünyasında nitelik bakımından ne kadar çeşitlilik varsa, nitelikçe birbirinden ayrılan o kadar sperma(ana madde) vardır. Duyularımızla kavradığımız nesnelerde sperma’ ların hepsinden var ve nesneler kendilerine ağır basan sperma çeşidine göre adlandırılırlar. Nesnelerin nitelikçe değişmesi demek de;bileşimlerine yeni sperma’ ların girmesi ya da bir takım sperma’ ların bu bileşimden ayrılarak belli bir sperma’ ın üstünlük kazanmasıdır.

DEMOKRİTOS
Ona göre de “Varolan”,meydana gelmemiştir,yok olmayacaktır,değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Ama “varolan” ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da uzay da vardır. Uzay yüzünden “varolan”,kendileri artık bölünemeyen,görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır. Bunlara Demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. Yine boş uzay yüzünden atomlar hareket olanağı da kazanırlar. Atomlar yapıca birdirler,hepsi cisimseldir,birbirlerinden yalnız biçimleri,boşluk içindeki yerleri ve düzenlenişleri,büyüklükleri,ağırlık ve hafiflikleri(ağılık ve hafiflik de yine büyüklükle ilgili) bakımından ayrılırlar. Atomların olabilen biricik değişiklik harekettir,yani yer değiştirmedir.
Atomların birbirlerinden ayrılmaları,sadece nicelik bakımındandır,sadece büyüklük,küçüklük,yer,düzence vb. ayrılıklarıdır. Onun için Demokritos atomlarda (bu gerçek varlıklarda) renk,ses,sıcaklık,soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. Renkleri görmemiz,sesleri işitmemiz,sıcaklığı duyumlamamız,tatlıyı,acıyı tatmamız,ancak duyu yanılmasıdır,bir “karanlık” bilgidir. Duyular,asıl gerçeği,yani artık bölünmeyen son parçalarını(atomları) bilebilecek kadar keskin değildirler. Duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu,gerçek yapılarını göremez,bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. Ama bunu söylemekle Demokritos,henüz düşünme ile algı,düşünülen dünya ile algılanan dünya arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor;bu ikisini birbirinden ayıran yalnız,keskinlik ve kesinlik dereceleridir.

Atomlar baştan beri kendilerinden hareket ederler. Kimisinin hareketi yavaş,kimisininki hızlıdır;bu da onların ağırlıkları ile ilgilidir. Boşlukta çeşitli hızlarda hareket eden atomlar uzayın büyükçe bir yerinde karşılaşınca burada bir yığılma olmuş,atomların birbirlerine çarpmalarından bir çevrinti doğmuş,bu çevrintide atomlar elenmiş:Kaba ve ağır hareketli atomlar ortada toparlanıp toprağı meydana getirmişler;hareketleri hızlı olan ince atomlar ise yukarıya itilip suyu,havayı ve ateşi oluşturmuşlardır. Anaxagoras gibi Demokritos için de ay, güneş ve yıldızlar çevrinti yüzünden boşluğa fırlayıp tutuşmuş olan taş yığınlarıdır.

Demokritos “gerçek,atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanılır. Örneğin,algı ile düşünme,bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi,en hafifi ve en düzü olan ateş atomlarının (bunlar vücudu sıcak tutarlar,hareketli,dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. Bu da açıkça materyalist bir anlayıştır. Demokritos’ tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da,cisimsel saymakla materyalisttirler,ama Demokritos’ un ki çok bilinçli bir materyalizm.

PLATON
Platon’ un metafizik görüşü,onun şimdiye kadar ki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişiklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından,artık Platon erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği”düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi- mythos şeklinde- bırakamazdı,bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’ te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi;şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi,kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh,Platon’ a göre,aslında idealar bulunuyordu,buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da,ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de,ruhun kendisinde,kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyoruhun idealara yönelmiş olan,güdücü akıllı bir kısmı(logistikon) ile iki tane de isteyen,duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu,güçlü,istençli eyleme,öteki de akla karşı gelerek bayağı,maddi duyusal isteklere,iştaha götürür. Bu düşüncesini Platon, Phaidros dialoğunda ,biri beyaz öteki yağız iki atın çektiği bir arabayı kullanan bir sürücü simgesi ile canlandırmıştır. Burada sürücünün kendisi,arabayı güden olarak aklı karşılar;beyaz at soylu isteğe,yağız at da maddi isteğe karşılıktır. İşte ruhun yağız kötü atla simgelenen yönü,arabayı hep aşağılara sürüklemek istediği için, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş,onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine,böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.

Duyulur dünyadaki nesneler,nasıl oluyor da duyulur üstü bir dünya ile, buradaki “idea”denilen gerçek varlıklarla(ontos on)bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon,önce, “pay alma,” “katılma”(methexis)ya da “bulunma”(parousia)kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldükte bu bağlantı bir pay alma,bir katılmadır. İdea,birliği olan,kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık,meydana gelen,boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya,bu gerçek varlığa katılmaları , bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldükte ise,bağlantı “bulunma”dır:İdea tek nesneye girer,onda bulunmasıyla nesneye varlığını,niteliklerini,ölçü ve orantılarını kazandırır:Buna göre , duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur , bazen de onu bırakır ,

Bağlantı sorununda başlangıçta durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca , Platon bu görünüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir(paradeigmata). Nous (Evrensel Akıl) ya da Tanrı bu örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ve “bulunma” yerine yanılsama(mime sis) geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir(paradeigmata) ; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler,duyusal varlıklar da bunların yansıları,kopyaları,resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi , idealar dünyasındakinden azdır ; çünkü biri asıl , öteki de bunun kopyasıdır.

ARİSTOTELES
Aristoteles mantığının kökleri Platon’ un idea öğretisindendir. Platon gibi Aristoteles için de,gerçek varlık(ontos on) tümeldir ve tümelin bilgisi de kavramdır. Buraya kadar tam bir Platon’ cu olan Aristoteles,bundan sonra hocasından ayrılır: Ona göre Platon,idealarla fenomenler,tümel ile tekil arasında inandırıcı bir bağlantı kuramamıştır. Bu bağlantıyı kurmak için yaptığı bütün denemelere rağmen,idealar dünyası fenomenler dünyasından ayrı,başka bir dünya olarak kalmıştır. İdea öğretisi öz ile görünüşü,varlık ile oluşu birbirinden koparıp ayırmıştır.
Platon’ un birbirinden ayırdığı bu iki dünyayı-birisi algılanan ,öteki düşünce ile kavranan-kendi gerçek kavramında yeniden birleştirmek Aristoteles’ in başlıca problemi olacaktır:İdea ile fenomen arasında öyle bir bağlantı kurulmalı ki,bu bağlantı bize algılananı kavramsal bilgi ile açıklayabilmeyi sağlasın. Bu bağlantıyı da Aristoteles şöyle kuruyor:Ona göre idealar,tek tek nesnelerin özüdür;bunların varlıklarının varoluşlarının nedenidir; bunun böyle olduğunu göstermek de felsefenin ana ödevidir. Platon’ da iki ayrı dünya vardı:İdealar dünyası(asıl gerçek olan dünya;duran,kendi kendisiyle hep aynı kalan dünya),bir de duyu dünyası(meydana gelip yok olan nesnelerin,boyuna değişen şeylerin dünyası). Aristoteles için ise idealar dünyası duyular dünyasının içindedir.

Aristoteles,metafiziğinde Yunan felsefesinin bir ana-sorununu “görünüşlerin-fenomenlerin-değişken çokluğu arkasında birliği olan,kalan bir varlık olmalıdır” problemini,sözü geçen sorgulayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Kendisine en yakın dönemde Demokritos ile Platon “gerçek varlık” kavramını belirlemeye çalışmışlardı: Demokritos’ a göre “gerçek varlık” atomlar ve bunların hareketidir;Platon’ a göre ise,fenomenlerin “nedeni” olarak idealardır. Ama Platon,idealar ile fenomenleri birbirinden kesin sınırla ayırmıştı.
Aristoteles için ise “gerçek varlık”, fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia,essentia). Bu anlayış ile Aristoteles,artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir dünya kabul etmez;nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı,fenomenlerin dışında ayrı bir gerçek değildir,fenomenlerin içinde kendini gerçekleştiren öz’ dür;öz(ousia), “hep olmuş olan varlıktır”; öz,kendi biçimlenmelerinin biricik dayanağıdır,ancak bu biçimlenmelerinde “gerçek” bir şeydir,bütün fenomenler de öz’ ün gerçekleşmeleridir. İşte Aristoteles,Herakleitos ile Elea metafiziği arasındaki karşılığı,bu gelişme kavramıyla aşmıştır.

Aristoteles,Yunan felsefesinin bir ana-sorununu bir bakımdan çözmüş oluyordu. “Varlık” burada,kendisinden “oluş” açıklanabilecek gibi düşünülmüştür. Miletliler’ in hylozoisminden ta Demokritos ve Platon’ a kadar ki Yunan felsefesinin bütün öğeleri Aristoteles’ in bu öğretisinde bir araya toplanmışlardır. Kavramda bilinen varlık “genel öz”dür;bu öz,görünüşlerinde form yüzünden kendi olanağını gerçekleştirir,bu gerçekleşme olayı da harekettir (kine sis). Buna göre varlık,oluş’ ta meydana gelmiş olan şeydir; “olmuş olan”dır. Öz’ ün görünüşlerinde kendisini bu geliştirmesine Aristoteles,entelekheia der.

umut_hayat
05-06-07, 18:39
Antik Yunanlılar, zaman, uzay ve hareketin anlamını modern çağdaki insanlardan çok daha derin bir şekilde kavramışlardı. Yalnızca Antik çağın en büyük diyalektikçisi olan Herakleitos değil, aynı zamanda Elea okuluna bağlı filozoflar da (Parmenides, Zenon) bu olgunun oldukça bilimsel bir kavranılışına ulaşmışlardı. Yunan atomcular, herhangi bir Yaratana, bir başlangıca ya da sona ihtiyaç duymayan bir evren tablosunu daha o zamandan ortaya koymuşlardı. Uzay ve madde, “dolu” ve “boş” düşüncesince ifade edildiği biçimiyle genellikle karşıt şeyler olarak görülür. Ne var ki, pratikte, biri, diğeri olmaksızın varolamaz. Birbirlerini ön varsayar, belirler, sınırlar ve tanımlarlar. Uzay ve maddenin birliği, karşıtların en temel birliğidir. Bu gerçek, Yunan atomcuları tarafından daha o zamanlar kavranmıştı, onlar evreni yalnızca iki şeyden oluşmuş bir şey olarak canlandırıyorlardı; “atomlar” ve “boşluk”. Esasında, bu evren görüşü doğrudur.

Görelilikçilik, felsefe tarihinde defalarca gözlenmiştir. Sofistler, “insan her şeyin ölçüsüdür” diyorlardı. Onlar mükemmel görelilikçiydiler. Mutlak gerçeğin olabilirliğini reddederek, uç bir öznelciliğe meylettiler. Günümüzde sofistlerin kötü bir ünü var, ama gerçekte onlar felsefe tarihinde ileri atılmış bir adımı temsil ediyorlardı. Kendi saflarında birçok şarlatanın yanı sıra Protagoras gibi bir dizi hünerli diyalektikçiyi de barındırıyorlardı. Sofizmin diyalektiği, gerçeğin çok yönlü olduğu doğru fikrine dayanıyordu. Şeylerin, birçok özelliğinin olduğu gösterilebilir.
Verili bir olguya birçok yönden yaklaşma becerisine sahip olmak gereklidir. Diyalektikçi olmayan bir düşünür için dünya, birbirinden ayrı duran şeylerden oluşmuş çok basit bir mekandır. Her “şey”in uzay ve zamanda cisimsel bir varlığı vardır. “Burada” ve “şimdi” önümde durmaktadırlar. Ne var ki, daha yakından bakıldığında, bu basit ve tanıdık sözlerin gerçekte tek yanlı soyutlamalar oldukları ortaya çıkar.

Aristoteles, diğer birçok alanla olduğu gibi, uzay, zaman ve hareketle de büyük bir ihtimam ve derinlikle ilgilenmişti. Yalnızca iki şeyin yok edilemez olduğunu yazmıştı: Zaman ve değişim, ki her ikisini de haklı olarak özdeş görüyordu:

Ne var ki, hareketin yaratılabilmesi ya da yok edilebilmesi imkânsızdır; her zaman varolmuş olması gerekir. Zaman da, zamanın olmadığı bir yerde “önce” ya da “sonra” olamayacağına göre, ne var edilebilir ne de sona erdirebilir. O halde, hareket de, zaman gibi süreklidir, çünkü zaman hem hareketle aynı şeydir hem de onun bir niteliğidir; böylece hareket de zaman gibi sürekli olmalıdır, ve eğer durum buysa yerel ve döngüsel olmalıdır.

Başka bir yerde de diyor ki, “Hareket ne var edilebilir ne de sona erdirebilir: Aynı şekilde zaman da ne var edilebilir ne de sona erdirebilir.”[2] Antik Dünyanın büyük düşünürleri, bugün büyük bir ciddiyetle “zamanın başlangıcı” hakkında ileri geri yazanlardan ne kadar daha bilgeymişler!

Alman idealist filozofu Immanuel Kant, vardığı çözümler nihayetinde yetersiz de olsa, Aristoteles’ten sonra uzay ve zamanın tabiatı sorununu en kapsamlı araştıran insandı. Her maddi şey birçok özelliğin bir araya gelişidir. Tüm bu somut özellikleri bir tarafa bırakırsak, elimizde yalnızca iki soyutlama kalır: Uzay ve zaman. Gerçekten varolan metafizik varlıklar olarak uzay ve zaman düşüncesine felsefi bir temel kazandıran Kant, uzay ve zamanın “olgusal olarak gerçek” olduğunu, ancak “kendinde” bilinemeyeceğini iddia etmişti.

Uzay ve zaman, maddenin özellikleridir ve maddeden ayrı düşünülemezler. Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabında Kant, uzay ve zamanın, gerçek dünyanın gözlenmesinden çıkarılan nesnel kavramlar olmayıp, bir şekilde doğuştan gelen kavramlar olduğunu iddia etmişti. Aslında, geometrinin tüm kavramları maddi nesnelerin gözleminden türetilir.

Einstein’ın genel görelilik teorisinin başarılarından biri, tam da geometriyi ampirik bir bilim olarak geliştirmiş olmasıydı. Onun geometrik aksiyomları gerçek gözlemlerden çıkarılmıştı ve klasik Öklid geometrisinin aksiyomlarından farklılaşıyordu. Öklid geometrisinin aksiyomlarının yalnızca mantıktan türetilmiş, saf aklın ürünleri olduğu (yanlış bir biçimde) varsayılıyordu.

Kant, Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabının Çatışkılar olarak bilinen ünlü bölümünde kendi iddialarını doğrulamaya girişti. Bu bölümde, doğal dünyanın zaman ve uzay da dahil çelişik olguları ele alınır. Kant’ın ilk dört (kozmolojik) çatışkısı bu sorunla ilgilidir. Kant bu tip çelişkilerin varlığını ortaya koyma erdemine sahipti, ancak getirdiği açıklamalar en iyi durumda yetersizdi. Çelişkiyi çözme işi, Mantık Bilimi adlı kitabıyla büyük diyalektikçi Hegel’e kaldı.

18. yüzyıl boyunca, bilime klasik mekanik teorileri hakimdi ve tek bir adam tüm döneme kendi damgasını vurmuştu. Şair Alexander Pope, çağdaşlarının Newton’a duyduğu aşırı hayranlığı dizelerinde şöyle özetliyor:

“Doğa ve Doğanın yasaları yatıyordu karanlıkta:

Tanrı “Newton olsun!” dedi ve hepsi kavuştu aydınlığa.”
Newton, zamanı her yerde düz bir doğru boyunca akıyor olarak tasavvur etmişti. Madde olmasaydı bile, belli bir sabit uzay dizgesi olacak ve zaman onun “içinden” akıp gitmeye devam edecekti. Newton’un mutlak uzay dizgesinin, ışık dalgalarının hareket etmesini sağlayan farazi bir “eter” ile dolu olduğu varsayılıyordu. Newton, zamanın, içinde her şeyin varolduğu ve değiştiği muazzam bir “kaba” benzediğini düşünmüştü. Bu düşüncede, zaman, doğal evrenden ayrı ve onun dışında bir varlığa sahip bir şey olarak değerlendirilir. Evren varolmasaydı bile zaman varolacaktı. Uzay, zaman, madde ve hareketin mutlak biçimde ayrı şeyler olarak değerlendirildiği mekanik (ve idealist) yöntemin karakteristiği budur. Gerçekte ise, bunları birbirinden ayırmak imkânsızdır.

Newton fiziği, 18. yüzyılda bilimlerin en gelişmişi olan mekanik tarafından koşullandırılmıştı. Bu görüş aynı zamanda yeni egemen sınıfa da uygun düşüyordu, çünkü özü itibariyle statik (durgun), zamansız, değişmeyen bir evren görüşünü temsil ediyordu. Bu evrende tüm çelişkiler düzlenmişti; ani sıçramalar, devrimler yoktu, her şeyin eninde sonunda bir denge durumuna döndüğü (tıpkı İngiliz parlamentosunun Orange’lı William’ın liderliğindeki Monarşiyle makul bir dengeye ulaşması gibi) kusursuz bir uyum vardı. 20. yüzyıl bu evren görüşünü acımasızca yerle bir etti. Birbiri ardına, eski katı, statik mekanikçilik sökülüp atıldı. Yeni bilim, durmak bilmez bir değişimle, fantastik hızlarla, her düzeyde çelişkiler ve paradokslarla karakterize edilir olmuştu.

Newton mutlak zaman ile dünyevi saatlerle ölçülen “göreli, görünüşteki ve genel zamanı” birbirinden ayırmıştı. Mekanik yasalarını basitleştiren ideal bir zaman ölçeğini, mutlak zaman kavramını geliştirmişti. Bu uzay ve zaman soyutlamaları, evren anlayışımızı büyük ölçüde geliştiren güçlü düşünceler olduklarını kanıtladılar ve uzun bir süre boyunca bir mutlaklık olarak savunuldular. Ne var ki, daha derin incelemeler sonucunda, klasik Newton mekaniğinin “mutlak gerçekler”inin göreli oldukları kanıtlandı. Onun “gerçekleri” ancak belli sınırlar içerisinde doğru idiler.

Kaynakça;
[1] İncil, 14: 1. [Kitabı Mukaddes, Eyüp, Bap 14, 1-2, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 1993, s.511]
[2] Aristoteles, Metaphysics, s.342 ve 1b. [Metafizik, s.497-498]
[3] Hegel, Phenomenology of Mind, s.151. [Tinin Görüngübilimi, İdea Y., 1986, s.75-76]
[4] Prigogine ve Stengers, Order Out of Kaos, s.89. [Kaostan Düzene, s.126]
[5] Hegel, Phenomenology of Mind, s.104. [Tinin Görüngübilimi, s.45]
[6] Hegel, Science of Logic (Mantık Bilimi), cilt 1, s.229.
[7] Landau ve Rumer, What is Relativity?, s.36 ve 37. [İzafiyet Teorisi Nedir?, Say Y., Mayıs 1996, s.81-83 ve 83-84]
[8] R. P. Feynman, Lectures on Physics, cilt 1, s.1-2.

umut_hayat
05-06-07, 18:40
Mantıkta
– ki Hegel için aslında bu bir metafiziktir – Gerçekliğin içerdiği gelişim süreci (ussal) en soyut hali ile irdelenmelidir. Çünkü mantıkta biz, ampirik içeriklerinden sıyrılmış kavramlarla uğraşırız: somut zeminden uzak bir boşlukla işlem yapmaktayızıdır. Bu yüzden, Gerçeği anlamak konusundaki ilk girişimimizde, olayın en başında bir mantıksal kavram olan‘Varlığı’ buluruz. Şu anda varlık, Aristo’nun düşündüğü gibi bir statik ve devinimsiz kavram değildir.
Özde dinamiktir, kendi doğası gereği ‘hiçlik’ üzerine yayılmak, ve tekrar daha yüksek bir kavramda kendisine geri dönmek eğilimindedir. Hegel burada potansiyel gücü ve devinimi aksiyonla özdeş tutmuştur, çünkü onun için Mutlak Varlığın, yani Bilincin açılımı, henüz gerçekleşmediği anda bile, zamandan bağımsız olarak (çünkü zaman da Mutlak’ın sırasal bir açılım ifadesidir) aksiyon halindedir. Aristo’ya göre, varlığın varlığa eşit olmasından daha kesin bir şey yoktur, yani başka bir ifade ile varlık kendisi ile özdeştir, ve her şey de ne ise odur. Hegel bunu inkar etmez, ancak varlığın, kendinin zıddı, yani hiçlik olma eğiliminde olmasının da aynı derecede kesin olduğunu ekler; her iki kavram da ‘var olmak (becoming)’ kavramı altında toplanır. Örneğin, elimizdeki kalem hakkındaki ilk ve baş gerçeklik, Aristo’ya göre, onun kalem olduğu gerçekliğidir. Hegel’e göre bu gerçeklikle aynı değerdeki bir başka gerçeklik de, bu kalemin bir ağaç olduğu ve yandığı takdirde kül olacağı gerçekliğidir. Bütünsel olan gerçek, Hegel’e göre, agacın kalem olmuş olması, ve sonra kül olacak olmasıdır. Bu yüzden, gerçekliğin en yüksek anlatımı, varlık değil, var olmak (var oluş)tur. Bu aynı zamanda düşüncenin de en yüksek anlatımıdır, çünkü biz ancak bir şey hakkında bilgiye, önceden ne olduğu, şimdi ne olduğu ve ileride ne olacağını bilerek ulaşabiliriz – kısacası onun gelişiminin ‘tarihini’ bilmemizdir bu.

Var oluş (becoming) Sentez
Aynı şekilde, varlık ve yokluk beraberce varoluş kavramına doğru gelişirken, daha geniş bir gelişim ölçeğinde, yaşam ve akıl, sürecin üçüncü terimleri olarak ortaya çıkarlar, ve kendi aralarında, kendilerinin daha yüksek formlarına doğru gelişirler. Şu sorulabilir: gelişen veya geliştirilen nedir? Hegel bunun adının her bir basamakta farklı olduğunu söyler. Varlığının en aşağı düzeyinde bunun adı ‘varlık’ tır, sonra yükseldikçe yaşam olur, daha da yükseldikçe akıl olur. Değişmeden her bir aşamada kalan tek şey vardır, o da bu ‘süreçtir’ (das Werden). Ancak biz bu sürece Tin (Geist) veya Idea (Begriff) diyebiliriz. Hatta buna Tanrı da diyebiliriz, çünkü her triadik gelişimin en azından üçüncü aşamasında süreç Tanrı’dır.

Tin’in, yani Tanrı’nın, ya da Idea’nın ilk ve en geniş-uzanımlı açılımı bize,
varlığın;
1) kendi içinde (mantık veya metafizik olarak)
2) kendi dışında (doğada, doğa felsefesinin konusu olarak) ve
3) kendi içinde ve kendisi için ( akıl olarak, akıl felsefesinin konusu olarak) ele alınması gereğini vurgular.

Doğa’yı göz önüne alırsak, Idea’nın kendisini doğada kaybettiğini görürüz, çünkü birliğini kaybetmiştir ve, daha önce olduğu gibi, binlerce parçaya ayrılmıştır. Ancak birliğin bozulmuş olması sadece görüntüseldir, daha ileri bir ifade ile bir göz aldatmacasıdır, çünkü özde ve gerçekte birlik korunmaktadır. Felsefi bir ifade ile doğa, Idea’nın ‘başka’lık halinde ortaya çıkması ve kendisini bize daha iyi, daha dolu, ve daha zengin bir idea, yani Tin ve Us olarak göstermek için sayısız başarılı açılım girişimidir. O zaman Us, doğanın ereğidir, aynı zamanda doğanın gerçekliğidir. Doğada olan her şey, doğadan oluşmuş olan akılda daha yüksek bir formda farkedilirler.

Aslında varlığı açıklamada kilit nokta olan Us denilince, Hegel felsefesi gereği, birey, veya öznel olan us, göz önüne alınır. Ancak sonradan algılanır ki bu birey sadece ilk basamaktır, ‘kendisi içinde olan’ basamağıdır. Sonraki basamak nesnel ustur, veya kanunla, ahlakla ve Devlet’le nesnelleştirilmiş ustur. Bu kendi-dışında ustur. Sonra Mutlak Us gelir ki bu, sanatta, dinde ve felsefede tek başına kendine yöneltilmiştir. Usun özü özgürlüktür, ve gelişiminde asıl olan, doğa ve insan edimlerinin ona uygulamış oldukları sınırlamaları kaldırmak, zincirleri kırmaktır.

Evrensel Us’un açılımları bütün varlık mertebelerinde ideale uygun olarak vardır. Bunun imlendirilmesi ise otoritenin (ileride efendi köle diyalektiği bölümünde görüleceği gibi) varlık açılımlarında söz sahibi olmasıyla mümkündür. Bu bağlamda Hegel, Evrensel Us’un Devlette bulunduğunu yazar. Devlet, Mutlak Us’un dünyada yansıyan Kutsal İdeadır. Biz Devlet’e, Kutsal olan Mutlak Us’un açılımı olarak bakmalı ve ona bu tarzda ‘ibadet etmeliyiz’. Doğa ile uzlaşmaktan ne derece uzak kalınırsa o derece Devlet’in Öz’ünü yakalamak zorlaşır. Devlet Tanrı’nın dünyaya olan uzantısıdır. Devlet tıpkı canlı bir organizma olarak ele alınmalıdır. Toplam devleti meydana getirenler ise bilinç ve düşüncedir. Devlet istencini kendisi bilir. Devlet gerçektir, ve doğru gerçeklik de zorunludur, zira Mutlak Us, varlık açılımlarının bütün mertebelerinde gerçekliğin edimsel koşulunu taşımaktadır. Gerçek olan sonsuz olarak zorunludur, tıpkı Mutlak’ın kendi kendini gerçeklemesinin zorunlu oluşu gibi. Devlet kendi varlığı için vardır, başkası için değil. Bu onun gerçeklenmiş bir etik yaşama sahip olmasını zorunlu kılar. İşte varlığın kendi açılımı ‘Mutlak Us’ ile Devlet arasında paylaşımlar açısından Hegel’in varlık görüşüne ışık tutmaktadır.


EFENDİ KÖLE DİYALEKTİĞİ

Hegel varlık sorununu açıklarken, diyalektik yöntemini bilinçlerin karşılaşması uzamına yerleştirir, ve oluşturacağı postülayı bu bağlamda irdeler. Bu anlamda Hegel ünlü efendi-köle diyalektiğini ortaya atmıştır ki bu sav, onun tüm tarih felsefesi ve varlık felsefesinin yadsınamaz bir bileşeni olarak ortaya konmaktadır. Burada karmaşa iki bilincin birbiri ile yüzleşmesi anında ortaya çıkar: her bir bilinç, diğer hakkında ‘kendi’lik bazında düşünür. İki kendi-bilinci tıpkı karşı karşıya duran iki aynadır. Her bir ayna diğerini yansıttığı gibi, karşıdaki kendi yansımasını da yansıtır, kendi yansımasının yansımınasının yansımasını da yansıtır. Bu böylece devam eder, boğucu ve felç edici bir devamdır bu. Bu yansımaya engel olmanın tek yolu vardır, savaşmak: bu savaşta kazanan efendi, kaybeden köle olacaktır. Ancak bu çözüm tamam değildir. Sonuçta, her iki kendi-bilinci de işbirliğini öğrenmelidir.

Burada şunu belirtmek lazım ki Hegel, efendi / köle ilişkisini ilkel olarak yorumlamaktadır: bu, mantığı sadece kendini korumak olan kendi-bilincin savunsal bir formudur, kendisini eskimiş bir form olarak sunar, ve bu formun yerini alacak olan, kendi-bilincin daha yüksek bir formu olan ekonomik işbirliğidir.

Eğer kimse sizin varlığınızı tanımazsa, siz bir “kişi” olarak var değilsinizdir. Siz kişiliksiz bir beden olarak var olursunuz. Hegel bunu şu şekilde açıklar: “Kendilik-bilinci kendi içinde ve kendi için, sadece başkası için de var olduğu zaman varlığa kavuşur; yani sadece tanındığında vardır.” Dolayısıyla varlığın ikincil bilinç alanında serimlenmesi aslında Hegel’in varlık felsefesinde kilit noktadır. Bazı kültürlerde, insanları cezalandırmanın bir yolu da onlardan tamamen uzak durmak ve onları bir izolasyona tabi tutmaktır: onlarla konuşulmaz, beraber yemek yenilmez, onların dokunduğu hiçbirşeye dokunulmaz, onlara bir şey verilmez. Bu hapsetmekten ve hatta işkence etmekten daha büyük bir cezadır, çünkü sahip olduğu ve kendimin diyebileceği tek kavram olan ‘varlık’ insanın elinden koparılmakta, ve Hegel’e göre insanın varlığı artık tanınmadığından sadece fiziksel bir varlık haline inmektedir.

İki kendi-bilinci arasındaki ilk karşılaşmada her ikisi de mükemmel bir şekilde simetriktir: kendi-bilincler şu ana kadar aynıdır, birbirlerinden ayırt edilemezler. Ben Sen miyim? Sen Ben misin? Şu ana kadar bizim farklılığımızı vurgulayacak hiçbir şey yoktur. Tamamen birbirimize benziyoruz. Bu yüzden farklı kişiler değiliz; aradaki simetri kişisel kimliklerimizi yadsıyarak söndürür. Aslında bu bir işkencedir: her birisi kendi kendinin kişiliği olmak ister, ve aradaki simetriyi, asimetrik ilişki kurarak yok etmek ister. Her biri diğerini egemenliği ve baskısı altına almak ister. Ve arada bir gerilim oluşur. Bu gerilimi çözmenin tek yolu ölümüne savaşımdır, sonuçta bir bilinç, kendi-bilinci, kazanacak (yani yaşayacak), diğeri ise kaybedecektir (yani ölecektir). Dolayısıyla iki bilinçli birey arasındali ilişki, bir ölüm kalım mücadelesini andıran ve ‘varlğını ortaya koyma güdüsü’nün beslediği bir savaşımdır (diyalektik bir ölüm kalım mücadelesidir bu). Burada kazanma ancak yaşamı riske atarak mücadeleye girişmekledir.

Burada sorun şudur: Eğer bir bilinç diğerinin öldürür ve onun yitimine neden olursa, ölmüş olan bilinç, karşısındaki için hiçbir şey yapamaz. ‘Başkası için’ olmak için bilincin ‘kendi için’ olması, var olması gerekir. Birisi diğerini öldürdüğünde aslında kendi özgürlüğünü de yok etmiş olur, çünkü artık kendi zaferini tanıyacak bir kişi yoktur. Cesetleri yönetemezsiniz: ölü bir köle kimseye itaat etmez, bu yüzden özgürdür. Basitçe söylemek gerekirse, ölüm-kalım mücadelesinin bir sonucu olarak birisnin diğerini yok etmesi, varlık bazında ‘mutlak yadsıma’dır, geride bıraktığını koruma gereği olan, bilinçten gelen bir yadsıma değildir, kendi geride bırakmasını koruyabileceği bir yadsıma değildir. Varlığın özündeki bu çatışma, dolayısıyla ‘kendi bilincini’ başkası ile koruma adına yaşamsaldır. Her bir bilinç kendinin ve diğerinin yaşamına ihtiyaç duyar, her ne kadar bu ölüm-kalım mücadelesinde bir yenen olması gerekiyorsa da, bu yenenin zaferini koruması için kaybedeni öldürmemesi gerekir. Bunun yerine onu esir alacaktır. İki bilinçten birisi bağımsızlığını kaybedecektir, artık o kendisi için değil, diğeri için yaşıyor olacaktır.

Aslında ilk bakışta efendinin istediğine ulaştığı düşünülebilir: köle tüm işleri yapmaktadır, efendinin gücünü tanır. Sorun şudur: bu efendinin istediği tarzda bir ‘tanıma’ değildir. Efendi, kendisi ile eşit olarak saygı gördüğü bir bilinç tarafından tanınmak istedi. Ancak şu anda sadece bir köle tarafından tanınmakta ve aslında bu kölenin kendisini saygı ve kabullenme ile tanımadığını, aksine üzerindeki baskıdan bu hale geldiğini ve aslında efendiyi reddedip ondan nefret ettiğini biliyor.

Mutlak bilince ulaşımdaki bu mücadelede, efendi köleye daha da bağımlı hale gelmeye devam edecektir(efendi ve kölenin varlık sorunsalında bilinçleri nasıl imlendirdiği unutulmamalıdır). Efendi avlanmayı, yemek pişirmeyi, kendisine bakmayı unutur. Tembelleşir. Bu arada köle güçlenir, becerileri artar. Köle, Hegelci tabirle ‘gerçekten bağımsız olan bir bilince dönüşmektedir’.

Ölüm kalım mücadelesi, bir bilinci efendi haline getirirken diğerini köle yapmıştı. Savaşımı kazanan ölüm korkusu idi. Efendinin bu korku ile köleye nisbeten daha başarıyla başa çıktığı düşünülebilir, çünkü köle ölüm korkusuna yenik düşmüştür. Ancak işin aslında, efendi hiçbir zaman ölümle yüz yüze gelmedi, sadece köle ölümle yüz yüze geldi. Efendi, köle ilk olarak ölümle yüzleştiğinden, ölümle karşılaşmadı. Kölenin yaşadığı bu deneyim, kendilik bilincinin en basit ve duru halidir, mutlak yokluğun ve kendi-için var olmanın birinci elden yaşanmasıdır. Bilincin gerçek gücü, varlıklara nüfuz edebilen ‘mutlak yokluk’, artık daha da fazla köleye ait olmuştur.


Kölenin yapmış olduğu işler yöntem ve beceri gerektrir. Köle daha disiplinli ve becerili çalıştıkça, gücü efendininkiyle dengelenir. Ölüm kalım savaşımından hemen sonra, efendi köleyi kontrol eder ve efendi bağımsızdır; köle efendi tarafından kontrol edilir ve köle bağımlıdır. Ancak şimdi durum eşitlenmiştir: efendi köleyi kontrol eder, ancak efendi bağımlıdır; köle efendi tarafından kontrol edilir, ancak köle bağımsızdır. Varlık diyalektiği köle ve efendi arasındaki ilişkiyi dengelemiştir. Aslında bu, efendinin ilk başta istediğidir: efendi aslında bir köle istememiştir, sadece eşit güçlü ve kendisini tanıyan bir varlık ‘entitesi’ arzu etmiştir.

Köle artık bağımsız bir zanaatkara dönüşmüş ve kendine ait bir akıl ve irade kazanmıştır. Ancak bu zanaatkarın becerileri sınırlıdır (örneğin yemek pişirmek, avlanmak, ayakkabı yapmak, demir işlemek, çiftçilik..vs). Edindiği beceriler bazı şeylere aittir, evrensel güze ve salt bağımsız nesnel VARLIK’a ait değildir. Burada köle ve efendi, aralarında baskı ve itaat değil, karşılıklı hizet değişimi ve faydalanma züerine kurulu bir ilişkileri vardır. Siyasi baskınlık ekonomik işbirliğine dönmüştür.

Efendi köle diyalektiği aslında tüm varlık felsefesinin bir yansımasıdır, Mutlak Us ve Bilincin yansımaya duyduğu ihtiyaç ve potansiyel, varlık sorunsalına efendi-köle yaklaşımını entegre etmiştir. “Bu Hegel için Gerçek’in anlamıdır – Gerçek tüm doğrulardır, bizim rasyonel kavramlarımızla yakalanır. Gerçeklik Mutlak Doğru olandır, parçalı ve sınırlı Doğruların bir sentezi ve toplamıdır. Mutlak Gerçekliğin ve/veya Doğru’nun bu nefes alışı Hegel’in meşhur medotunda, diyalektikte, yer bulur…”

VARLIK VE MUTLAKLIK

Platon’un ünlü mağara istiaresinde, varılan son basamak güneşe bakmak, İdeaların soyut ve aşkın varlığına ulaşmak, ve varlığın erdemini bu aşkın mertebede yaşamaktır. Güneş İyiyi temsil eder. Daha sonra NeoPlatoncularda İyinin yerini ‘Bir’ almıştır. Bir, kendi başına varlığın tek sebebidir. Saf varlıktır, bütün var olanların varlıklarının sebebidir. Hristiyan Ortaçağ boyunca Bir Tanrı haline gelmiştir (özel olarak dendikte, Baba olan Tanrı). Bu Tanrı dünyanın dışsal yaratıcısıdır. Yaratıcı veya Baba Tanrı Hegel’deki Mutlak ile özdeş düşünülebilir. Hegel aslında bu terimi veya düşünceyi ilk kullanan değildir; Fichte ve Schelling ondan önce kullanmışlardır.

1. Bertrand Russell, "Analogy"
2.University of Illinois Press
3.Encyclopedia of Philosophical Sciences: The Science of Logic, Section 60)

umut_hayat
05-06-07, 18:40
Kavram, nesnel gerçekliğin insan beyninde yansıma biçimidir. Bundan ötürü de her kavram, doğrudan yada dolaylı olarak nesnel gerçekliği içerir. Bu, örneğin ağaç gibi nesne kavramları için böyle olduğu gibi, örneğin özgürlük gibi düşünce kavramları için de böyledir. Ne var ki duygusal bir yansımadan bir kavram oluşturabilmek için insan beyninde çok karmaşık bir süreç izlenir.
Bu süreçte soyutlamalar, karşılaştırmalar, çözümlemeler, birleştirmeler, genelleştirmeler vb. gibi bir çok ansal işlemler gerçekleşir. Soyut kavramlardan daha soyut kavramlara ve bu daha soyut kavramların yardımıyla da çok daha soyut kavramlara varılır. Böylelikle, kimi kavramlar artık nesnel gerçeklikle ilişkisizmiş gibi görünürler. Oysa ne kadar soyut olursa olsun ve ne kadar düşünsel bulunursa bulunsun hiçbir kavram nesnel gerçeklikle ilişkisiz olamaz. Nesnel gerçeklikten yansımıştır ve nesnel gerçekliğe dönecektir. Eşdeyişle nesnel gerçeklikte denenecek, doğrulanacak ve bir işe yarayacaktır.

Örneğin dünyada hiçbir toplumcu ülke yokken oluşan toplumculuk kavramı böyledir; denenmiş, doğrulanmış ve gerçekleştirilmiştir. Bir başka örnek olarak hiçbir fiziksel bilginin bulunmadığı bir çağda oluşturulan atom kavramı da böyledir. Kavramlar, sonuç olarak kendisi de nesnel gerçekliğin bir ürünü olan insan beyninin ürünleridir. Tümüyle hayal ürünü olan kavramlar bile nesnel gerçeklikten yansımıştır, örneğin Zümrüdü Anka kuşu kavramı böyledir. Ne var ki bu gibi kavramlar nesnel gerçekliğe döndürülemezler, eşdeyişle denenemez ve doğrulanamazlar, bundan ötürü de hiçbir işe yaramazlar. Bunlar bilimdışı kavramlardır. Demek ki kavramları bilimsel kavramlar ve bilimdışı kavramlar olmak üzere de ayırmak gerekir. Kavramlar, insan düşüncesinin etkin ve yaratıcı yapısının ürünüdürler.

Ama Hegel’in Felsefe Tarihi Dersleri’ni incelerken altı çizildiği gibi “Kavramlar, insanın düşünce ve hayâl gücü özgürlüğüyle varolmazlar. Doğada et ve kana sahiptirler. Özdekçilik de bu demektir işte. Mistik bir dille söylenirse insansal kavramlar, doğanın ruhudur. Bu demektir ki insanın kavramlarında doğa orijinal ve diyalektik biçimde yansır.” İnsan, ansal faaliyetiyle, doğanın bu “orijinal ve diyalektik yansıması”ndan kavramlar, bu kavramlardan yargılar, bu yargılardan uslamlamalar, bu uslamlamalardan varsayımlar, bu varsayımlardan kuramlar meydana getirir. Onları doğada dener, doğrular ve işine koşar. Mantıksal olarak nesne kavramları ikiye ayrılır: tek bir nesnenin özelliğini belirten kavramlara bireysel kavramlar, bir nesneler sınıfının özelliklerini belirten kavramlara genel kavramlar denir.

Bireysel kavramlar adlardır. Örneğin Ahmet, Süleymaniye, İstanbul bireysel kavramlar; insan, câmi, kent genel kavramlardır. Genel kavramlarda mantıksal olarak ikiye ayrılır: Bir türün özelliğini belirten kavramlara tür kavramları, bir cinsin özelliğini belirten kavramlara cins kavramları denir. Her cins kavramı, bir üstündeki cins (yakın cins) kavramına göre tür kavramı; her tür kavramı da bir altındaki tür (yakın tür) kavramına göre cins kavramıdır. Örneğin omurgalılar kavramı, kuşlar kavramına göre bir cins kavramı ve hayvanlar kavramına göre bir tür kavramıdır. Mantık diliyle şöyle de söylenir: her kavramın içlemi onun cinsleri, kaplamıyla onun türleridir.

Kavramlar sözcüklerle dile gelirlerse de sözcük değildirler, kavram sözcüğün anlamıdır. Eşanlamlı birkaç sözcük tek kavramı taşıdığı gibi çok anlamlı bir sözcük de birkaç kavramı taşıyabilir. Bilimlerin kendilerine özgü kavramları bulunduğu gibi (örneğin yaşambilimin gen (You can see links before reply) kavramı) birçok bilimlerin birlikte kullandıkları kavramlar (örneğin nedensellik kavramı) da vardır. Kendi kavramlarını açık seçik tanımlamak ve aydınlığa kavuşturmak her bilimin görevidir. Kavramlar, nesnel gerçeklikten yansıdıkları için tıpkı nesnel gerçeklik gibi kesin, durgun, sonsuz ve saltık değildirler.

Kavramlar da, nesnel gerçeklik gibi, daima gelişirler ve yenilenirler. Kavramları dondurmak, sonsuz ve saltık saymak metafiziğin yapısı gereği zorunlu olarak düştüğü büyük yanılgılardan biridir. Kavramlar her ne kadar soyutsalar da unutulmamalıdır ki daima somutla bağlantılı soyutlardır, somuttan kopmuş soyutlar değillerdir. Bir ustanın dediği gibi; “esnek, devimsel, göreli, karşılıklı bağlılık içinde” dirler. Çünkü onların dile getirdiği nesne ve süreçler de öylesine devimsel ve esnektirler.

Orhan Hançerlioğlu

umut_hayat
05-06-07, 18:40
Hegel’in ilk çalışmaları Hıristiyanlık ve Yahudilik ile ilgilidir. Zamanla düşüncesini geliştirdi; varoluşu düşünce temeline dayanarak açıklayan idealist felsefenin temsilcisi durumuna geldi. Tarihin ve düşüncenin gelişiminin, varlıkların birbiriyle karşılıklı etkileşimi anlamına gelen diyalektik süreç içinde geliştiğini savundu. Hegel bu sürece “diyalektik yürüyüş” adını verir. Diyalektik yürüyüş biri olumlu, biri olumsuz iki kavramın çatışmasından olumlu bir kavramın elde edilme sürecidir. Bu Hegel’in tez-antitez-sentezden oluşan üçlü basamaklandırmasıdır. Hegel bu sürece şu örneği verir: ‘Düşünce’ bir tez olarak alınırsa, henüz gerçekleşmemiş bir olanaktır. Kendini gerçekleştirmesi için kendi dışında ikinci bir alan olmalıdır. Bu ikinci alan doğadır. Doğa aynı zamanda düşünce kavramının antitezidir. Bu iki zıt kavramın çatışmasından kültür ürünleri doğar. Bu da sentezdir. Hegel’e göre diyalektik yürüyüş sürecinin en üst basamağında Mutlak Tin ya da Zihin (Geist) vardır. Üç basamak Mutlak Tin’in kendini belli bir amaca göre ortaya çıkarmasıdır. Buna bir anlamda Mutlak Tin’in özgürleşme süreci denebilir.

Hegel'e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel'e göre, şu sonuç çıkar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel'in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı'dan başka bir şey değildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist'in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiğine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının işleyişinde olduğu kadar, doğada da açığa çıkar.

Yani, Geist kendisini Hegel'e göre, doğada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliğin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaşılabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalışmaktadır. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaşılır bir varlık haline gelme çabasıdır.

19. yüzyılın en önemli filozoflarından Hegel, felsefe tarihinin son sistemli felsefesini ortaya koymuştur. Ernst Bloch’da Hegel felsefesini ,’sistemin iktidarı olarak’ ifade etmektedir. Herbert Marcuse’un deyimiyle ‘Batı felsefesinin akımı Hegel’den sonra tükenir.’ Batı felsefesi içinde Hegel’den sonra hiçbir filozof, sistemli bir bütün oluşturamamıştır denilebilir. Hegel felsefesi , Marcuse’un ifade ettiği gibi Batı Felsefe Tarihi’nde önemli bir felsefe mihengidir. Hegel felsefesinin sistemli olmasını sağlayan en önemli etken, kullandığı diyalektik metodudur.

Hegel diyalektik yöntemini Alman idealizmi içinde oluşturmayı başarmıştır. Hegel’in felsefesi Alman idealizminin en yüksek noktasını ifade etmektedir. ‘Hegel’in felsefesi din ile uzlaşma ve gerginlik arasında gelişmekte, aydınlanma ve doğa bilimi içinde her şeyi açıklamakta ve anlamakta; böylece, felsefesi birdenbire Kant kadar büyük bir felsefeyle yan yana durmaktadır.’ Aydınlanma çağı filozofu Hegel için diyalektik süreç, karşıtların savaşımını ve de birliğini sağlamaktadır. Karşıtların bu birliği ve uzlaşımı, oluş sürecini de beraberinde getirmektedir. Hegel felsefesini sistemli hale getiren de , bu süreç (diyalektik) ve bütünlüktür.,

Hegel’in Diyalektik yöntemi Eski Yunan’daki karşılıklı konuşma sanatından (diyalog), daha sonra insandaki ve insani süreçteki gelişimi inceleyen anlamından apayrı bir yapıdadır.Hegel diyalektik yöntemi kendi felsefi sistemine uygulamıştır. Hegel’e göre gerçek felsefe yöntemi, diyalektik yöntemdir.

Hegel için, çelişme ve karşıtlık yalnız düşüncede değildir. ‘Varlığın kendisinde de vardır; nesnelerin varlığı çelişik bir örüntü içerisindedir. Varlıktaki bu çelişme oluşla çözümlenir.’ Diyalektik, varlığın ve düşüncenin karşıtlığından oluş ile birlikte, bir çözümleme (You can see links before reply) sağlar. Varlık burada karşımıza düşüncenin nesneleşmesi olarak çıkmaktadır.

Diyalektik Tin’in gelişmesi ve özgürleşmesini ifade etmektedir. ‘Tarihin diyalektiği boyunca Hegel’e göre Tin giderek daha rasyonel ve ben-bilincine sahip hale gelir.’ Diyalektik Hegel felsefesinin motorudur. Tin’in , bilincin, düşüncenin ve varlığın bir bütünlük içinde; özgürlüğe;sonsuzluğa ve mutlak olana ulaşması diyalektik yöntem ile gerçekleşir.

Böylelikle; ‘Diyalektik, Tin’in bütün bir diyalektik gelişme sürecinin felsefe daha doğru bir deyişle, Hegel’in kendi felsefesi tarafından, kendi üzerinden dönen düzene sokuluşuyla doruk noktasına ulaşır.’ Hegel felsefesinde diyalektik varlığın ve düşüncenin bütünlüğünü sağlayan olağanüstü bir işleve sahip olmaktadır. ‘Hegelci diyalektik, felsefi bir araştırma yöntemi değil; ama, Varlığın yapısının, bu yapıya en uygun betimlemesi ve de varlığın gerçekleşmesinin ve kendini göstermesinin (ortaya koymasının) bir betimlemesidir.’ Diyalektiğe böyle bir işlev kazandıran; yani, ‘Düşünce ile varlığın bir ve aynı şey olduğunu ileri sürerek düşüncenin diyalektiği ile varlığın diyalektiği apaçık ve kesin biçimde ilk olarak birbirine bağlayan; onların aynı kökten geldiğini, aynı kökten geldiğini, aynı gerçeğin iki yanı olduğunu söyleyen Hegel’dir.’ Diyalektik. Tin’in gelişmesini ve özgürleşmesini ifade etmektedir.
Düşüncenin diyalektiği ile ifade edilmek istenen; düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini aşmasıdır. Hegel’de varlık düşüncesini, diyalektik yoluyla ‘Mutlak Tin’e: yani, yabancılaşmanın aşıldığı mutlak düşünceye ulaştırır. Varlığın diyalektiğinde ise varlık, diyalektik yoluyla kendine yabancılaşmış halinden ve kendi dışında ve bir varlık halinden kendi bilincine ulaşmış ve özgürlüğe kavuşmuş varlık haline ulaşır. Hegel diyalektiğinde varlık ve düşünce birliği kesin olarak sağlanmıştır.

Hegel’in çıkış noktası İde’dir. İde her şeyin temelinde varolan evrensel varlıktır. Hegel felsefesinin amacını da; ‘İde’yi hakiki biçimi ve genelliği içinde kavramak olduğunu belirtir.’ İde, Hegel için varolan her şeyin temelidir. İde’nin özelliği ise şudur: ‘İde, bu çokluk, çeşitlilik ve tek-teklik içinde kaybolup gitmez; düşünen Tin’de (Zihinde), yeniden kendine döner, yeniden kendini bulur. Düşünen ve kendi-bilincine
(Selbstbewusstsein-Özbilincine) dönmüş İde olarak , yeniden özüne uygun hale gelir; kendisi olur.’ Martin Heidegger kendinin bilincinin, bilinç ile us arasında kaldığını ve Tin ile geliştirilerek mutlak hale ulaştığını ifade etmektedir. Kendinin bilincine ulaşmakla; ‘Hakikat kendi yurdunu, toprağını ve zeminini bulmuş olur.Bilinç alanında, ‘yabancı ellerdedir, yani kendisine yabancıdır ve yurtsuzdur’ Kendinin bilincine ulaşması ise, yabancılaşmanın aşılması ve mutlak Tin’e ulaşması anlamına gelmektedir. Hegel’in İdesi mutlak varlık olarak belirlenebilir ve diyalektik, bu mutlak varlığın,bir gelişme ve değişme içinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Hegel felsefesinde önemli bir yeri olan diğer bir kavram da Tin’dir. Tin, Hegel’de İde’nin kendisine ilişkin bilinci ya da tarihin Tanrı iradesi olan hareket ettirici gücü dini düşünce tarafından dünyayı yarattığına inanılan yüce varlık. Frederick Copleston’a göre Tin olarak tanımlanan: ‘Salt kavramsal bir soyutlama değil ama türlülüğü kendi içerisinde taşıyor olarak düşünülen bir yaratıcı yaşama tanrı denir.

Bu ayrıca Tin (Geist) olarakta tanımlanmalıdır. Karl Löwith Tin’in ruh ve bilinç birliği olarak tanımlamanın doğru olduğunu belirtmektedir. Ancak Tin bireysel değildir. ‘Tersine Tin, insan dünyasının ve bu dünyada yer alan öznelerin (insanların) varlık tarzlarının adıdır.’ Hegel Tin’i, tekilliğin ve tümelliğin birliği olarak tanımlamaktadır. Hegel’de Tin’i şu şekilde ifade edebiliriz: ‘Temel varlığın yani mutlak varlığın bir formu (biçimi) olarak değil, mutlak varlığın kendisi olarak yani kendini bilip tanıyan mutlak varlık olarak ele alır. Tin, kendine dönmüş, kendi içindeki doğruyu kavramış; doğanın özünü oluşturduğunu fark etmiş, doğayı yöneten özgür güç olduğunun bilincine varmış olan İde’dir.’Hegel İde ile Tin arasındaki ilişkiyi Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nde ortaya koymaktadır. Ancak Tin’i bazı yerlerde İde,Us, Töz terimleriyle karşılayarak bunların aynı anlama geldiğini de ifade etmiştir.

Hegel’e göre Tin, kendini yabancılaşmaktan kurtaracak, özgürlüğe ulaşacak ve nihai olarak Mutlak Tin haline gelecektir. Mutlak Tin, Tin’in doğada kendi dışında bir varlık haline ve kendine yabancı bir varlık haline gelmesi aşamasından kurtulup kendini tanımaya ve kendi özünü fark etmeye başlar. Böylelikle Mutlak Tin haline gelir.
Felsefe Tin’i Mutlak Tin olarak kavrar. Ve onu hem maddi olmayan bir düşünce hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak kavrar. Tarih, işte bu sürecin kendisidir. ‘Dünya tarihi için şu söylenebilir: Tin’in kendini gösterip açması, kendinde olduğu şeyin bilgisine varmak için kendisini işlemesi ile olur.’ Özü özgürlük olan Tin, bu süreci tüm öznelerde gerçekleştirecektir. ‘Çünkü; Dünya-Tin’inin ereğinin içerdiği bu töze herkesin özgür olmasıyla erişilir. Welt-Geist ifadesiyle Dünya-Tin’i, kendi özünü gerçekleştirmeye ve dünya-tarihi içinde en üst seviyeye ulaşmaya yönelecektir. Hegel, kısaca dünya tarihinin amacınıda belirtmektedir. ‘Öyleyse dünya tarihinin amacı Tin’in aslında olduğu şeyin bilgisine varması bu bilgiyi, nesnel kılması, varolan bir dünyada gerçekleştirmesi, kendini nesnel olarak meydana getirmesidir. Hegel, kendinden önceki idealist anlayıştan ve Kant’ın sürekli Us içinde ifadesini bulduğu süreçten farklı olarak; somut ve gerçek olana yönelen bir çözümleme çabası söz konusudur.

Hegel felsefesinin en önemli bir diğer kavramı da Us’tur.Us, Hegel’in dünyayı anlama çabasında yararlandığı en önemli araçtır. ‘Hegel dünyayı usla anlama çabasını en ileri götüren filozof olmuştur.’ Usu felsefesinin en önemli noktasına yerleştirerek felsefe sisteminin gerçekliğini de buna dayandırmaktadır. Hegel’e göre ‘Akli olan gerçektir ve gerçek olan aklidir.’ Mantık Bilimi’nde de bu gerçeklik ortaya konmuştur. Us, insanın tarihsel süreci içinde en yüksek olan noktaya Hegel ile oturmuştur. ‘Varlık anlamını böyle bulabilecektir; çünkü, gerçek Varlık öyleyse düşünce ve ustur.’

Kaynakça :
Alexandre Kojeve
Çev.:Selahattin Hilav Yapı Kredi Yayınları İstanbul-2000
Copleston Frederick ‘ Felsefe Tarihi-Alman İdealizmi’ cilt VII
Çev.:Aziz Yardımlı İdea yayınevi İstanbul
Walter Kaufmann ‘İnsanı Anlamak-Goethe,Kant,Hegel cilt1
Çev.: Aziz Yardımlı İdea Yayınları İstanbul-1996
Jacques D’Hont Hegel ve Hegelcilik cev.: Bayram Işık
İletişim Yayınları İstanbul-1994
David West ‘Kıta Avrupası Felsefesine Giriş- Rousseau, Kant, Hegel’den Foucault ve Derrida’ya’
Çev.: Ahmet Cevizci Paradigma Yayınları İstanbul-1998
Selahattin Hilav ‘100 soruda Felsefe El Kitabı’
Gerçek Yayıncılık İstanbul-1993
Atilla Tokatlı ‘Çağdaş Diyalektiğin Kaynağı Hegel’
Yazko İstanbul-1981
Nejat Bozkurt‘Hegel Felsefesi’nin Düşündürdükleri’ Felsefe Dergisi
G.W.F Hegel ‘Tarihte Akıl’ Çev.: Önay Sözer
Kabalcı yayınevi 3. baskı İstanbul-1995
G.W.F Hegel ‘Mantık Bilimi’ Çev.: Aziz Yardımlı
İdea Yayınevi İstanbul-1994
Paul Strathren ‘Doksan Dakikada Hegel’
Çev.: Yücel Sivri

umut_hayat
05-06-07, 18:40
Türk felsefesinin tarihinin İslam felsefesinin parlak dönemleri olan 12. ve 13. yüzyıllarda başladığını iddia edenler olmasına rağmen çoğunluk Türk felsefesinin başlangıcı olarak Tanzimat fermanını gösterir. Buradan da anlaşıldığı gibi felsefe tarihçilerinin çoğu felsefe lafından batı(Grek) felsefesini anlamaktadır. Türklerin İslam kültür çevresine katıldıkları 8. ve 9. yüzyıllar aynı zamanda İslâm felsefesinin doğuş yıllarıdır. Türkler 12. ve 13. yüzyıllarda tasavvufla karışık olan İslam felsefesinin gelişmesinde önemli roller oynamışlardır. İslam felsefesi, kavramlar yerine imgelere dayanan, amacı doğruyu bulmak değil inandırmak olan, dogmalardan oluşmuş bir felsefedir. Çoğu kişinin gerçek felsefe olarak gördüğü Batı felsefesine ise, Türk toplumu, Tanzimat Fermanı ile girmiştir.
Tazminat Fermanından sonra ortaya çıkan Batı özentiliği her ne kadar kültür yozlaşmasına yol açmış olsada batı felsefesinin Türk felsefesini etkilemesini sağlamıştır. Batıda 2500 yıldır olan felsefe bizde sadece 150 yıldır vardır. Kısacası Türkiye felsefesi daha yeni doğmuştur ve bu yüzden çok önemli adımlar atamamıştır. Türkiye’de düşüncenin önünü kapayan bu kadar engellere rağmen Türk felsefesi ufak bir kitleye hitap ediyor olsa da tek tük çok başarılı felsefecilerin çıktığı söylenebilir ancak hala Türkiye’de felsefenin önünün açık olduğu söylenemez.
Ülkemiz maalesef eğitimsizlikten veya eğitim sisteminin kötülüğünden dolayı bir dolu dogmatik insanla dolmuştur. Onlar içinse felsefe yapmak rakı masalarında ülke kurtarmaktan ileri gidememiştir. Eğitim sistemi yüzünden Türkiye her deneni sorgulamadan kabul eden akla hitap edenlerle ilgilenmeyip insanın duygularıyla oynayanların peşinden koşan insanlarla dolmuştur. Böyle bir ortamda felsefenin geniş kitlelere ulaşması ise çok uzak bir ihtimaldir.

Türkiye’de Felsefeye Verilen Önem
Türkiye’de felsefe geniş kitlelere ulaşmamıştır. Bunun sebeplerinden biri halkın tutumudur. Halk çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de felsefeyi gereksiz bilgiler yığını olarak görmektedir. Felsefe ise filozofların kafalarında yarattığı tuhaf durumlar üzerine yapılan tuhaf yorumlardır. Zaten filozoflar onlara göre deli, boşta gezen insanlardır. Hele darbeler sonucunda bütün düşünce eylemleri anarşistlik ve teröristlik olarak görülmüştür. Bir felsefe olan anarşizm günümüzde çoğu insan için terörizmle aynı anlama gelmektedir. Kısacası felsefeyle ilgili her şey ülkemizde ya saptırılmış ya da yasaklanmıştır. Düşünen toplum istemeyenlerin yozlaştırdığı eğitim sistemi sonucunda felsefenin ne olduğunu bilmeden üniversite mezunu olmuş insanlar yetişmiştir. Eğitimsiz olan halk koşullandırılmış ve felsefeyi gereksiz görmüştür. Bunun sonucunda da düşünme yeteneğinden yoksun kuşaklar yetişmiş ve kendilerine her telkin edeni yapan insanlar türemiştir.

Felsefe yapmak gerçek anlamıyla düşünmek ve gerçeği aramaktır ancak günümüzde halkın felsefe yapmakla kastettiği yabancı ya da eski sözcükler kullanarak, insanları etkilemek ve ikna etmek için yapılan anlamsız ve kafa karıştıran konuşmalar gelmektedir.

Ayrıca ülkemizde liselerde okutulan felsefe dersleri çok yetersizdir. Dağların adlarını ve yerlerini unutulacağını bile bile ezberleten eğitim sistemi düşünmeyi öğretmeye neredeyse hiç yeltenmemiştir bile. Lise müfredatına zorâki koyulan felsefe dersi çoğu okulda felsefe tarihini geçemezken diğer okullarda çocukların kafasında soru işaretleri bırakmaktan başka bir işe yaramamıştır. Felsefeyle bu kadar olumsuz koşullar altında tanışan insanlar da doğal olarak felsefeyi sadece geçmek zorunda oldukları bir ders olarak görmektedir. Bu denli önemsenmeyen bir konuda da ancak birkaç kişi felsefeyle ileri düzeyde ilgilenmeyi düşünmektedir.


Türk Felsefesinin Önünü Kapayan Etkenler
Türk felsefesinin önünü kapayan nedenlerin başında, yukarıda anlattığım gibi, felsefeye verilen önemin azlığı gelmektedir. Ayrıca insanların felsefenin ne olduğunu bilmemesi de başka bir önemli sebeptir.

Türk felsefesinin önünü tıkayan en büyük etken bence her yerde olduğu gibi ülkemizde de tümellerdir. Ülkemizde insanların düşünüşlerini engelleyen tümeller diğer yerlere göre çok daha fazla sayıdadır. Ayrıca düşünmeyi teşvik etmeyen, ve öğretmeyen bir eğitim sisteminden dolayı Türk insanı tümelleri aşmakta normalden daha çok zorlanmaktadır. Bunun en güzel örneği ise ülkemizde komünistlerden en çok nefret eden insanların açlık seviyesinde asgari ücretle çalışan ya da işsiz insanlar olmasıdır. Platon’un mağara allergorisindeki ellerinden kelepçeler çıkarılınca yine güneşe bakamayan insanlarından oluşmaktadır bizim ülkemiz çünkü bizim halkımızda eleştiri kavramı gelişmemiştir ve halk toplumun yüzyıllar öncesi koyduğu şimdi tamamen saçma olan bir kurala hala körü körüne bağlanmaktadır. Sorgulamayı öğretmeyen bir eğitim sistemi felsefeye atılan çoğu kişinin düşünürken bir noktada tıkanmasına yol açmıştır. Ayrıca bildiğimiz gibi ülkemizde hala düşünce suçu diye bir suç vardır ve böyle bir ortamda sistemdeki bir bozukluğu görüp açıklamak suç kapsamına girebilecek bir şeydir. Kısacası tümelleri aşmayı başarmış bir insan gerçekleri görüp kendi fikrini açıklayarak sonunu getirebilmektedir.

Ayrıca ekonominin de Türkiye’de felsefenin geri kalmasında çok önemi vardır. Eski uygarlıkları incelediğimizde, genelde felsefenin belirli bir kast sistemi olan uygarlıklarda geliştiğini görmekteyiz.

İnsanların hayatlarında çeşitli öncelikler vardır. İnsandan insana bu öncelikler fark gösterir ama her insan önce karnını doyurmayı ve rahat bir şekilde yaşamayı düşünür. Hiç kimse karnı açken başka sorunlarını düşünmez çünkü karnını doyuramadığı takdirde ölecektir ve düşündüklerinin onun için bir anlamı olmayacaktır. Ayrıca düşünerek bir sonuca varabilmek için zaman gerekir ve çalışan bir insan genellikle bu zamanı bulamaz işte bu yüzden felsefe eski uygarlıklarda genelde aristokratlar arasında gelişmiştir. Yaşama kaygısı olan insanlar içinse kendilerinden başka konularda düşünmek angaryadır ve gereksizdir. İşte bu yüzden yaşamak için çalışan milyonlarca asgari ücretlinin olduğu bir ülkede düşünmek ve felsefe hiçbir zaman birinci sırayı almaz ve gayet doğal olarak delilerin işi olarak görülür. Karnını doyuramayan biri hiç bir zaman felsefe yapmayı düşünmez.

Türk felsefesinin ilerlemesini yavaşlatan bir engel ise filozofların genelde yabancı olmasıdır. Felsefe ile ilgilenenlerin yaptığı okumalar genellikle çeviri eserler olduğu için anlamakta ve kavramakta bazı güçlükler yaşanmaktadır. Bazı kavramların Türkçe’de tam karşılığı bulunmamasından dolayı bu çevirilerde kavram kargaşası söz konusudur ve okur felsefecinin demek istediğini tam olarak anlayamaz. Türkçe felsefesinin geç başlamasından dolayı Türkçe felsefe alanında okuma yapmaya pek elverişli bir dil değildir. Felsefe yapmak için eserler yazıldığı dilde okumak en güzelidir ama bu da Türk felsefesinin gelişmesine fazla bir katkıda bulunmaz.

Türk Felsefesinde Dinin Etkisi
Felsefeye tehlikeli bir gözle bakanlar, buna gerekçe olarak, felsefeye özgü yöntem ve etkenlik ile dine özgü inanç ve öğreti arasında köklü bir çelişkinin olduğunu öne sürüyorlar.

Felsefe yapmak soru sormakla başlar ve insanın aklına gelen ilk sorulardan bir tanesi de evrenin düzenin nasıl oluştuğudur. Din bu konuda kesin bir bilgi vermektedir ve kaynağını tanrıdan aldığı için bu bilgi onlara göre karşı çıkılmazdır. İslâm tanrı konusunda ve tanrının yarattıkları hakkında fikir yürütmeyi yasaklamıştır. Kuran Allah’ın gücünü eşsiz olduğunu ve yapabileceklerini anlatmıştır ve Allah’ın insan beyni tarafından anlaşılamayacağını bu yüzden insanların Allah’ın ne veya nasıl olduğu hakkında düşünmemesi gerektiğini söylemiştir. Kısacası sorgulamaya elverişli bütün kapıları kapatmıştır. Felsefenin temeli olan soru sormakla bir yere varılamayacağı açıktır çünkü sorulan soruların cevabı yoktur çünkü insan beyni onu anlayamaz iş böyle olunca da felsefe yapmanın bir anlamı kalmaz. Kısacası insan aklına güvenirse Allah’ın varlığını yadsıyabilir ama Kuran’da yazanlara inanırsa da Allah’a inanır. Dinin felsefeye en büyük zararı dogmalardan oluşması ve insandaki sorgulayıcı yapıyı yok etmesidir.

Eskiden Türk filozofları İslamdaki inançları düşüncelerle temellendirmeye çalışmışlardır ama bunun günümüz felsefesine fazla yararı olmamıştır çünkü eninde sonunda İslam felsefesi kavram yerine çeşitli imgelere dayanıyordu.

Türk Felsefesi ile Türkçe
Bir ülkedeki felsefenin durumu, gidişi, gelişmesi o felsefenin ortaya çıktığı dile bağlıdır. Buna göre Türk felsefesi Türkçe ile kendini gösteren felsefedir. Türk felsefesinin geride kalmasının sebeplerinden biride budur. Ortaçağdaki Türk filozofları eserlerini Türkçe değil Arapça yazmışlardır. Genel kültür etkenleri ve o zamanki eğitim koşulları ve din koşulları düşünüldüğünde bu o kadar da anormal değildir ama günümüzde Türk felsefecileri eserlerini Türkçe yazmalıdır. Sonra bu eserleri yabancı dile çevirip yayımlayabilir. Bu eserin başarı kazanması Türkiye için ayrı bir övünç kaynağı olur.

Türkçe’yi düzgün kullanamayan yazarların düşünceleri de anlaşılmaz hale gelir. Ayrıca Türk bir filozofun fikirleri ilk Türkçe’de şekillenir çünkü filozof bunları Türkçe düşünür. Bunun üzerine bunları yabancı bir dile çevirerek yazmak hem Türk felsefesinin hem de fikirlerinin bozulmasına yol açar.

Felsefe Eğitimi
Tüm eğitim işlerinde olduğu gibi felsefe öğreniminde de ayrıntıların toptancılıklardan çok daha önemli, çok daha verimli olduğu, yararlı olabildiğidir. Buna göre ayrı ayrı gereksemelere uygun felsefe programlarının düzenlenmesi: çeşitli öğretim araçlarının, bu arada felsefe öğreten çeşitli üslup ve yazılıştaki yapıtların, mesela ders kitaplarının seçilmesi; öğretim malzemesinin sıra, içerik ve amaç yönünden saptanması gereklidir. Ayrıca felsefe kurumlarının zaman içinde gereksiz bilgiler veren kurumlar olmasını engellemek için sık sık denetlenmesi lazımdır. Felsefe eğitiminin zaman koşullarına ayak uydurarak kendini yenilemesi lazımdır.

Felsefe eğitimi denilince ilk akla gelen şeyin felsefe bilinci olması gerekir. Tüm felsefe kurumları “Felsefe öğrenilmez, felsefe yapmak öğrenilir!” sözünden yola çıkarak eğitim vermelidir. Çünkü önemli olan felsefe tarihini bilmek değil, felsefe yapmayı ve düşünmeyi bilmektir.

SONUÇ
Türkiye’nin felsefe alanında hızlı ilerlemesi için aşması gereken bir dolu engel vardır ama ilk olarak yapılması gereken düşünce özgürlüğünü elde etmektir. Özgür olarak düşünemeyen insan felsefe yapamaz. Gücü elinde tutanlar yerlerini garantilemek için senin düşüncene hükmedip senin düşünmeni engelliyorlarsa bu felsefeye vurulan en büyük darbedir ve düşünce özgürlüğü alınmadan hiçbir yere ulaşılamaz.

Felsefenin kurtulması gereken ikinci şey ise din baskısıdır. Din bizim fikirlerimizi şekillendirmemelidir. İstediğimizi düşünmekte özgür olmalıyız. Tanrıya inanmamız hiçbir düşüncemizi etkilememeli. Tanrıya inanan bir bilim adamı Kuran’da yazanlara göre çalışsa ve sırf Kuran’da yazıyor diye sorgulamadan herşeyi kabul etse o zaman bilim olmazdı. Örneğin insanların topraktan geldiği kabul edilse Darwin’in teorisi hiçbir zaman için ortaya konamazdı. Aynı şey felsefe içinde geçerlidir dinin koyduğu tümeller bizim fikirlerimizi sınırlamamalıdır.

Türkiye’de din dışında toplum baskısı da çok ağırdır. Toplum bireylerin düşüncelerini en çağdaş ülkelerde bile etkilemektedir. Amerikalı filozofların faydacı, Almanların idealist olması bunun en güzel örneğidir ama yine de tümellerden olabildiğince uzak durulmalıdır felsefe yapılırken. En iyi bildiğimiz şeye bile kuşkuyla yaklaşılmalıdır.

Yapılması gereken en önemli şeylerden biri ise Türkiye’nin eğitim sistemini değiştirmektir. Lisede felsefe dersine daha çok önem verilmelidir. Haftada en az iki felsefe okuması yapılıp incelenmelidir. Çünkü insanlar ancak bu şekilde felsefe yapmayı öğrenir ve ancak bunun sonucunda Türkiye’de felsefe gelişebillir.

umut_hayat
05-06-07, 18:40
Felsefi realizm ise gerçeğin bilgisinin gerçeğin kendisini oluşturduğunu ve bu bilginin tek gerçeklik olduğunu, ya da onun yanında bilginin nesnesini oluşturan başka bir gerçeklik bulunduğunu öne süren bir öğreti olarak karşımıza çıkmıştır. Felsefede varlığın insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüştür. Oldukça yeni bir terim olmakla birlikte, Eski Yunan ve ortaçağ felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak şekilde kullanilir.
Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan İdealizmin; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliliğini adlanlar sınırlayan Adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru Adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.
Felsefi anlamda iki gerçeklilikten bashedilebilir. Bunlardan biri şeyin yapisina digeri de şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğine bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba, bir şeyin özündan o şeyin pay aldigi idea’nın anlaşıldığı Platoncu Gerçeklilik , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Gerçekililk, bir şeyin mutlak, özgün ya da kendi cinsine özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı orataçağ Gerçekliliği ya da tümeller Gerçekçiliği ve son yasalar y da kuramsal modeller girer. İkinci gruba, dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Gerçekliliği, nesenenin kendisinin, dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılamayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni Gerçeklilik ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Gerçeklilik girer.

Platon' da sınıflama kuramı olarak gerçekçilik, idealar kuramına dayanır. İdealar madde bilimi karşısında tek fiili gerçeklik larak tanımlarlar. Madde dünyası ise idealar dünyasının yansımasından başka birşey değildir dolayısıyla hiç bir gerçekliği yoktur. Daha sonraları gerçekçilik , gerçeği çözümlememizi sağlayan ve içinde göründükleri varlıklardan ya da şeylerden bağımsız olan birtakım kavramların varlığını önesüren öğretilere verilen ad oldu.
Ortaçağdaki ' Tümeller Tartışması ',bu kavramların doğasıyla ilgiliydi. Doğa bilimlerinin gelişmesi ve Descartes' in felsefe üzerindeki etkileri gerçekçilik anlayışını değiştirdi ve ağır bir değişime uğramasına neden oldu ancak Descartes yine düşüncelerimizin ürünleri olan genel fikirler olarak tümelleri kabul etmekten geri kalmıyordu. Maddenin fiili yani onu düşünen zihnin dışında bir gerçekliğe sahip olduğunu kesin olarak kabul eden ilk düşünür Kant oldu.

Ancak Kant bilgi sürecinde düşüncenin önceliğini hiç bir zaman tartışma konusu yapmadı. Kant şöyle diyordu : ' Mekanda ya da zamanda sezgiyle algılanan herşey, yani bizim için mümkün bir deneye sahip olabilecek tüm nesneler, birtakım görgülerden yani düşüncelerimizin dışında, kendinde bir varoluşa sahip olmayan basit tasarımlardan başka birşey değildir. Ben bu sisteme Transsendental İdealizm adını veriyorum. Transsendeltal anlamda gerçekçilik, duyarlığımızdaki bu değişmeleri kendi kendine var olan şeyler haline getirir ve dolayısıyla basit tasarımları kendinde şeyler haline sokar. Mekanın kendine özgü gerçekliğini kabul etmekle birlikte, mekanda var olan uzamlı varlıkların varoluşunu yadsıyan, deneyci idealizme bağlandığımızı söyleyen biri çıkarsa bize haksızlık etmiş olur. İç duyumun zaman içindeki görgülerine gelince , bunların gerçek şeyler olarak kabul edilmesinde hiç bir güçlük yoktur.'.

umut_hayat
05-06-07, 18:41
KANT, Immanuel: 1724-1804 yillari arasinda yasamis olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri Saf Aklin Elestirisi, Pratik Aklin Elestirisi ve Yargi Gücünün Elestirisi.
Temeller:
Modern felsefenin gelisim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çikartmis olan Kant, öncelikle Hume'dan etkilenmistir. Kendi deyisiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandiran, spekülatif felsefe alanindaki arastirmalarina yeni bir yön veren filozof olmustur.
Öte yandan, o Descartes'in akilciliginin da birtakim olumlu yönler içerdigini saptamis ve zihnimizin, matematikle ugrastigi zamanki isleyis tarzi karsisinda adeta büyülenmistir. Kant, bundan baska asil, onyedinci ve onsekizinci yüzyillarda göz kamastirici gelismeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmistir. Kant'in gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi bir kuskuculuk benimsendigi zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adami, Kant'a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarinin ulastigi sonuçlari kabul eder; yine, bir bilim adami kabul ettigi bu sonuçlara ek olarak, yeni arastirmalara giristigi zaman, deneysel yöntemler kullanir. Bilim yansizdir ve nesneldir.

Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafindan gelistirilen modern fizigin çok basarili sonuçlar dogurmus olan yöntemi, Kant'a göre, rasyonalizmi de empirizmi de asarak gelismistir. Baska bir deyisle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulastigi sonuçlari da, empirizmin ulastigi sonuçlari da yanlislayarak gelisimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en saglam bilgi modeli olarak düsünülen matematigi örnek alan rasyonalizm, seylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, seylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnizca düsünceleri birbirlerine baglamakla yetinip, seylerin kendileriyle ilgili olarak a priori sonuçlara ulasir. Oysa fizik, matematigi de kullanarak seylerin bizzatihi kendilerine yönelmekte, seylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafindan kurulamayan temasi, basarili bir biçimde kurmaktadir.

Kant'a göre, Ingiliz filozofu Hume'un empirizmi, belirli bir nedenden daima ayni sonucun çikacagini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyecegimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuskucu bir tavri benimsemistir. Oysa, çok basarili sonuçlar elde etmis olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadir. Kant bu baglamda, kendisine düsen isin, rasyonalizm tarafindan da, empirizm tarafindan da açiklanip temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düsündügü zaman, insan zihninin nasil isledigini bulmak oldugunu düsünmüstür.

Baska bir deyisle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakin ve dinin rasyonelligini savunmak olduguna inanmistir. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir is degildir, çünkü bilim ve din yüzyillardir birbirlerine karsi amansiz bir mücadele içinde olmuslar ve bilim, dinin otoritesi karsisinda mutlak bir zafer kazanma yoluna girmistir. Bu zafer, Kant'a göre, bilimin bakis açisindan iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakis açisindan tam bir felakettir.

Bilimin dinin müdahaleleri karsisinda özerkligini kazanmasi hiç kusku yok ki iyi bir seydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançlarin, din ve ahlakin temelsizlesmesi ve anlamsizlasmasi anlamina geliyorsa, bilimin zaferi, insanlik açisindan, dinin bakis açisindan gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnizca din, bilim ve ahlaki temellendirmek durumunda kalmamis, fakat rasyonel bir varlik olmanin ne anlama geldigini gösterme durumunda kalmistir. O, iste bu amaci gerçeklestirebilmek için, hem Descartes'in rasyonalizminden ve hem de Hume'un empirizminden önemli gördügü ögeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramini gelistirmis, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düsüncesine dayanarak Hiristiyan ahlakini savunma çabasi vermistir.

Bilgi Görüsleri:
Düsüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklin katkisinin kaçinilmaz oldugunu öne sürmüstür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile a priori bir ögeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kilan bir ögeyi içerdigini göstermistir. Söz konusu a priori ögelere karsilik gelen zaman ve mekana, deneyin transendental kosullari adini veren Kant, böylelikle Hume'un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapida oldugu görüsüne karsi, matematigin mekan ve sayiyla ilgili yargilarinin sentetik dogasini ortaya koyabilme imkani bulabilmistir.

Baska bir deyisle, zihnin bilgideki temel, ayirici faaliyetini deneyimden gelen ham ve islenmemis malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birlestirip, ona bir birlik kazan9dirmak olarak tanimlayan Kant'a göre, zihin söz konusu sentezi, herseyden önce, çesitli tecrübelerimizi sezginin belirli kaliplari içine yerlestirerek gerçeklestirir. Sezginin söz konusu kaliplari ise zaman ve mekandir. Buna göre, biz seyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan seyler olarak algilariz. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmis ideler, izlenimler ya da kavramlar degildirler. Zaman ve mekanla, Kant'a göre, dogrudan ve aracisiz olarak sezgide karsilasilir. Bunlar sezginin a priori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz kosullari olan kaliplaridirlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri araciligiyla algilamakta oldugumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu ögretisine transendental estetik adini verdikten sonra, transendental analitige, kategoriler ögretisine geçmis ve tipki, duyarlik ya da deneyimin a priori algi formlari içermesi gibi, dogaya iliskin arastirma ve bilginin de baginti, töz ve nedensellik türünden a priori ilkeleri içerdigini göstermistir.

En siradan düsüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doga biliminin temel ögeleri olarak ortaya çikar ve rasyonel bir doga kavrayisini mümkün hale getirir. Baska bir deyisle, düsüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandirmasi veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulundugunu ifade eden Kant'a göre, zihin söz konusu sentez ya da birlestirme faaliyetini çesitli yargilar ortaya koymak suretiyle gerçeklestirir, öyle ki bu yargilar bizim dünyaya iliskin yorumumuzun temel bilesenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant'a göre, bizim tarafimizdan nicelik, nitelik, baginti, töz gibi belirli degismez formlar ya da kavramlar araciligiyla degerlendirilir ya da yargilanir. Örnegin, nicelikle ilgili bir yargi söz konusu oldugunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardir. Nitelikle ilgili bir yargi öne sürdügümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyariz. Bagintiyla ilgili bir yargida bulundugumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bagintisini düsünürüz.

Bütün bu düsünme tarzlari, Kant'a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birlestirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandirma faaliyetinin temel bilesenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çoklugundan, yani sonsuz sayidaki darmadaginik izlenimden, tek bir tutarli dünya resmi elde ederiz.

Kant'a göre, duyu deneyinin kapsami içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da digerine uymak durumundadir. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir seyi hiçbir sekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüslerin, fenomenlerin bir sekilde anlasilabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri araciligiyla bir yapi kazandirilmasi gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir sey insan zihni tarafindan bilinemez. Kant'a göre, duyu-deneyimiz belirli bir yapi ve bir birlik sergilemektedir. Iste duyu-deneyinin sergiledigi bu yapi ve birlik, ancak ve ancak görünüsleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açiklanabilir.

Bununla birlikte, kategoriler düsüncenin ya da bilginin öznel kosullari olduklarindan, burada bunlarin nasil olup da nesnel bir geçerlilige sahip olabildigi, yani nesnelere iliskin bilgimizi mümkün kilan kosullari saglayabildikleri sorusu ortaya çikar. Kant'a göre, a priori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliligi, insanin nesnelere iliskin duyu-deneyinin yalnizca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanir. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnizca bu kategorilerle düsünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düsünce, onunla ilgili tüm yargilar ve dolayisiyla ona iliskin bilgi, yalnizca kategorilerin sagladigi kavramsal çerçeve içinde olanaklidir.

Insan zihninin yalnizca, kategorileri araciligiyla kendilerine bir yapi kazandirdigi fenomenleri bilebilecegini, bunun ötesine giderek seylerin bizatihi kendilerini bilemeyecegini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin isleyisine uydugu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasalari insan zihninin yasalarina indirgeyen Kant'in bu bilgi anlayisinin en önemli sonuçlari, mutlak bir determinizm, bilginin sinirliligi ve metafizigin imkansizligiyla ilgili sonuçlardir. Bilgimiz iki bakimdan sinirlidir. Bilgi, herseyden önce duyu-deneyinin dünyasiyla sinirlanmistir. Bilgimiz ikinci olarak, algilama ve düsünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini isleme ve düzenleme tarzlariyla sinirlanmistir. Kant elbette ki, bize görünen dünyanin nihai ve en yüksek gerçeklik olmadigindan kusku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akilla anlasilabilir olan dünya arasinda bir ayrim yapmistir. Bir sey algilanmadigi zaman nedir? Seyin bizzatihi kendisi ne anlama gelir?

Metafizigi:
biz algilamadigimiz seyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildigimiz seyler numenler, seylerin kendileri degil de, fenomenlerdir, seylerin görünüsleridir. Bizim bildigimiz nesneler duyular araciligiyla algilanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanin bizim zihnimiz tarafindan yaratilmadigini biliyoruz. Zihin, bu dünyayi yaratmak yerine, seylerin kendilerinden türetilmis olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bagimsiz olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnizca bize göründügü ve bizim tarafimizdan düzenlendigi sekliyle bilebildigimiz bir dis gerçekligin varoldugu anlamina gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttirmaz, fakat bize bilgimizin sinirlarini gösterir.

Immanuel Kant bu ögretisiyle bilimsel bilginin olanakli oldugunu göstererek, Newton fizigini temellendirir, fakat varligin genel ilkeleri, Tanri'nin varolusu, ruhu ölümsüzlügü gibi konulari ele alan geleneksel metafizigi olanaksiz hale getirir. Çünkü, metafizik alaninda, ruh, Tanri, evren kavramlarini düsündügümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafindan saglanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alaninda söz konusu olmadigi için, akil burada antinomilere düser. Öyleyse, metafizik alaninda bilimsel bilgi olanakli degildir.

Ahlaki:
Bununla birlikte, Kant görünüs-gerçeklik ya da fenomen-numen ayirimini insan varligina uygulayarak, ahlak imkanini kurtarir. Zira, ona göre, insanin bir fenomen, bir de numen tarafi vardir. Yani, insanin biri duyusal, digeri akilla anlasilabilir olan iki farkli boyutu vardir. Duyusal yönüyle ele alindiginda, insan dogadaki mekanizmanin bir parçasidir. Baska bir deyisle, insan fiziki egilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasinin bir ögesidir.

Buna karsin, insan kendisini hayvandan ayiran akliyla, fenomenler dünyasinin üstüne yükselir, akli sayesinde, nedenselligin, dogal zorunlulugun hüküm sürdügü dünyanin ötesine geçip özgür olur. Baska bir deyisle, metafizigin ancak pratik akil alaninda, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabilecegini savunan ve deneyimdeki a priori ögeyi çikarsama yöntemini, ahlak alaninda ahlaki yargilara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargilari psikolojik bir açidan degerlendirmis ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak kosulsuz olma özelligiyle, ahlak alaninda a priori ögeyi yakalamistir.

Ona göre, kategorik buyrugun, yani insandan insan oldugu için belli seyleri yapmasi isteyen ahlak yasasinin, iyi iradenin taninmasi, insanin yüceligini, gerçek kisiligini ve insan varliklarini kisiler olarak birbirlerine baglayan halkayi olusturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelisen bir metafizik öne süren Kant'in felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklin zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasindan sonra, pratik aklin özgürlükle belirlenen akilla anlasilabilir dünyasi olarak ortaya çikar. Akilla anlasilabilir özgürlük dünyasinin fiziki ve dogal dünyayla olan iliskisinin ne oldugu sorusu ise, Kant'i her iki dünyayi da uyumlu kilan bir tanrisal düzen postülasiyla, ölümsüzlük postülasina götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanri düsüncesinde bulmaktadir.

umut_hayat
05-06-07, 18:41
Her ikisinin de amacı doğruya yönelmektir. Akıl ve mantık doğrultusunda evrendeki olaylara ait konuları içerir. Başlangıçta bilimle felsefe iç içedir. Evrendeki olay ve varlıkların dinden bağımsız ilk açıklamaları felsefe içinde olmuştur. Felsefe bütün bilimlerin anasıdır. İlk filozoflar aynı zamanda bir bilim adamıydılar. Örneğin Thales matematikçi, Arşimet fizikçi, Aristoteles doğa bilgini idi. Başlangıçta felsefe içinde yer alan bilimler zamanla kendilerine özgü konu ve yöntemlerini belirleyerek felsefeden ayrılmışlardır. Bilimler bağımsızlıklarını kazansa da felsefe ile olan bağları tamamen kopmamıştır.

Felsefe bilimle bazı özellikleri paylaşır. Bunlar;
A -) Her ikisi de genel olarak akıl adına konuşurlar ve kendilerini akla dayanan gerekçelerle haklı kılmaya çalışırlar.

B - ) Her ikisi de bilinçli, yöntemli ve sistemli birer araştirma faaliyetidirler.

C - ) Her ikisi de kavram ve soyutlamalar kullanarak ilke ve yasalara varmak isterler.

Öte yandan onlar arasındaki farklılıkları şu ana başlıklar altında toplamak mümkündür.
1 -) Bilimin kavram ve soyutlamaları felsefeninkilere göre daha az geneldir ve daha özel alanları konu alır.
2 - ) Felsefenin hem olguları hem de değerleri ele almasına karşılık bilim ancak olgularla veya ancak bir olgu olarak değerlerle ilgilenir ( örneğin insan bilimleri veya sosyal bilimler ); değerler, alamlar, idealler, erekler, böyle olmaları bakımından bilimin konusu olamazlar. Daha basit bir deyişle bilim ele aldığı olgular üzerinde iyi, kötü, doğru, yanlış, haklı, haksız vb. türünden değer hükümleri veremez, onlara erekler, idealler, anlamlar yükleyemez;
3 - ) Bilimin önermelerinin doğrulanabilmelerine ( tahkik edilme, verification ) karşılık felsefesinin önermeleri dar anlamda doğrulanamazlar. Bilime dayanarak hesaplamalar yapıp ön deyilerde (prediction ) bulunma imkanına sahip olmamıza karşılık felsefede böyle bir şey söz konusu değildir.
4 - ) Bilimsel araştirma ve buluşlar yapma yöntem ve usullerinin belli ve ögretilebilir olmalarina karşilik felsefenin filozoflar tarafindan bile üzerinde uzlaşilan belli ve standart bir araştirma, düşünme yöntemi mevcut degildir. Deyim yerindeyse her filozofun kendisine özgü bir felsefe yapma biçimi vardir.
5 - ) bilime dayanarak bilimin uygulaması olan teknolojiler yaratabilmesine karşılık felsefede yine böyle bir imkan mevcut değildir. Felsefe bir düşünme (nazar, theoria ) ve eylemedir (amel, praksis ), bir yapma, meydana getirme (sanat,tekhne ) değildir. Dolayısıyla ondan, bilimden olduğu gibi bir tekniğin, teknolojinin, sanatın, sanayiinin çıkması mümkün değildir.

Bununla birlikte felsefenin tarih içinde kendisiyle en fazla işbirligi içinde bulundugu kendisinden daha fazla etkilendigi önemli kültürel - insani faaliyet bilim olmuştur. Felsefe her şeyden önce insanin kendisini çevreleyen evreni, toplumu, insanin bizzat kendisini tanimak ve bilmek amacina yönelik oldugundan çeşitli bilimlerin bütün bu konulardaki çalişmalarinin sonuçlarindan haberdar olmama lüksüne sahip degildir. Öte yandan bilimin amaci da dogru bilgi olduguna göre o, dogru bilginin imkani, koşullari, kaynaklari, sinirlari konusunda kendisine yol gösterebilecek, kendisini eleştirecek ve bilinçli kilacak felsefi araştirmalarin sonuçlarina kayitsiz kalmaz. Bununla birlikte felsefe bilim degildir ve felsefede bilimde oldugundan daha büyük ölçüde “ yaratici zeka”ya, bilgi birikimine, seziş ve duyuşlara ihtiyaç oldugundan söz edilebilir.

Bilim bilgi edinmek için araştirmalar yapar; ama bilginin ne oldugunu incelemez. “Bilgi nedir ? “,”Bilgiler ayni nitelikte midir?” diye sormaz. Bilim, inceledigi olay ve olgular hakkinda “iyi”, “kötü”,”hakli”,”haksiz” türünde deger yargilarinda da bulunmaz. Bunlari felsefe üstlenir.

Felsefe konu bakımından olduğu gibi yöntem bakımından da bilimden ayrılır. Bilim tüme varım ve tümden gelimi kullanırken felsefe daha çok kuramsal düşünüş, sezgi ve birleştirici yöntemden yararlanır.
Bilimler bağımsızlıklarını kazansa da felsefe ile olan baglari tamamen kopmamıştır. Felsefe bilimleri ulaştığı sonuçları sorgulayıp değerlendirmek suretiyle bilime yol göstermiştir. Böylece sürekli bir etkileşim içinde olmuşlardır. felsefe ve bilim arasında bazı benzerlikler ve farklar vardır.

umut_hayat
05-06-07, 18:41
Felsefe “var olan” her şeyi konu alır. Bilimde bir varlık alanıdır. Bu nedenle bilim, felsefenin konuları içinde yer alır. Bilimi konu alan felsefe disiplinine bilim felsefesi denir.
1)Bilimin Tarih İçindeki Gelişimi
Taşların, âlet olarak kullanıldığı çağa nasıl “Yontma Taş Devri” denilmişse çağımıza da “Bilgi Çağı” denilmiştir. Bilim, bir süreçtir ve tarihsel bir boyutu vardır.
İlk bilimsel çalışmalar M.Ö. 2000’ li yıllarda Çin ve Hindistan’ da başlamış, daha sonra Mısır ve Mezopotamya’ da devam etmiştir. Bu dönemde bilim; mitoloji, din ve büyü ile iç içedir. Ancak astronomi, tıp, coğrafya ve matematik alanında önemli çalışmalar vardır.

M.Ö. 600’ lerde Antik Yunan’ da başlayan bilimsel çalışmalar felsefeyle iç içedir. Bu dönemi, Mısır ve Mezopotamya’ dan ayıran en önemli etken, düşünmede “akılcı eğilim”in önem kazanmaya başlamış olmasıdır.

Bilimlerin felsefeden ayrılışı İlk Çağ’ da matematikle başlamıştır. M.Ö. 3. yüzyılda Euclides (Öklit) geometriyi, Archimedes (Arşimet, M.Ö. 287 - 212) mekaniği bilim hâline getirmiştir.

Avrupa Orta Çağ’ da bir durgunluk dönemi geçirdiğinden 5. ve 10. yüzyıllar arasında felsefe ve bilim alanında önemli bir gelişme olmamıştır. Bu dönemde bilimsel düşünce kilisenin kontrolü altına girmiştir. Avrupa’ da Karanlık Ortaçağ yaşanırken 8. – 12. yüzyıllar arasında İslâm kültüründe parlak bir dönem yaşanmıştır.

İslâm felsefesinin doğup gelişmesinde Yunan, İran, Süryani ve Hint eserlerinin Arapça’ya çevirilmelerinin önemli rolü olmuştur.

Orta Çağ’ da duraklayan bilimlerin felsefeden ayrılma hareketi Rönesans ve sonrası yıllarda hızlanır. Rönesans felsefe açısından 15. ve 16. yüzyılları kapsar. Önce İtalya, sonra Fransa ve Almanya’ da ortaya çıkar; daha sonra Avrupa’ nın öteki ülkelerine yayılır. Rönesans (yeniden doğuş) antik çağ kültür ve tutumunun yeniden yaşama girmesi anlamına gelir. Ancak Rönesans, Orta Çağ’ a, özellikle kiliseye, onun doğa ve insan anlayışına tepkiyi de dile getirir.

Rönesans düşünürleri, İslâm filozof ve bilginlerinin çeviri ve eserlerinden tanıdıkları Yunan filozoflarının tutum ve görüşlerini örnek alarak, özgür düşünmeye, araştırmaya önem vererek dinin ve din adamlarının etkisinden kurtulmak ve “aklı” özgürlüğüne kavuşturmak için çaba harcadılar.

Pythagoras (Pisagor – İ.Ö. yaklaşık 580 – 500)
Eski Yunan’ ın büyük filozof ve matematikçilerinden biriydi. Geometri ve müzik alanlarında adı çok geçen Pythagoras, insan ruhuna ilişkin düşünceleriyle de anımsanır.

Pythagoras’ ın adı geometride sık geçer. Pisagor teoremine göre dik açılı bir üçgenin hipotenüsünün (en uzun kenar) karesi, karşısındaki iki kenarın karelerinin toplamına eşittir. Ama teoremin Pisagor tarafından değil; onun öğretilerini geliştiren öğrencilerinin bulduğu sanılmaktadır.

Pythagoras, Dünya’ nın merkezdeki bir ateşin çevresinde dönen bir küre olduğunu söyleyen ilk bilim adamlarından biridir. O dönemde öbür filozofların çoğu Dünya’ nın düz olduğunu söylüyordu. Dünya’ nın dönerken müzik sesi çıkardığını söyleyen Pythagoras, evrenin işleyişinin sayılara ve sayıların arasındaki ilişkiye bağlı olduğunu ileri sürdü.

Euclides (Öklit – İ.Ö. yaklaşık 300)
Eski çağların en ünlü matematik ve geometri bilginlerinden biridir. Yaşamına ilişkin olarak bilinenler yalnızca Mısır’ da yaşamış olduğu ve Kral 1. Ptolemaios’ un kendisinden, o dönemde dünyanın en önemli öğrenim merkezi olan İskenderiye kentinde bir okul kurmasını ister. Kendisinin Yunanlı olduğu sanılmaktadır.

Öklit’ e gelene kadar geometri bilgisi oldukça gelişmişti, ama bu bilgi büyük ölçüde birbiriyle bağımsız kurallardan oluşuyordu. Öklit geometriye ilişkin bütün bilgileri bir araya toplayarak, bunların arasındaki bağlantıyı kurdu, bunlara kendi geliştirdiği bazı yeni kanıt ve önermeler ekledi. Bütün bu çalışmalarını 13 top parşömenden oluşan Stoikheia (Elemanlar) adlı yapıtında topladı. Bu eseri başka dillere çevrildi, 2000 yılı aşkın bir süre geometri öğretiminde kullanıldı. Günümüzde okullarda okutulan çağdaş kitaplar hâlâ Öklit’ in düşüncelerine dayalıdır ama bu düşünceler daha değişik biçimlerde sunulmaktadır.

Archimedes (Arşimet – İ.Ö. yaklaşık 287 - 212)
Eski çağın en büyük matematikçisi ve mucidi olan Arşimet, Sicilya Adası’ ında bir Yunan kenti olan Siracusa’ da doğdu. Öklit’ in İ.Ö. yaklaşık 300’ de, Mısır’ daki İskenderiye’ de kurduğu okulda öğrenim gördükten sonra Siracusa’ ya dönerek geometriyle uğraştı.

Arşimet kaldıraç yasasını da ortaya koyarak, ağır bir cismin ağırlık merkezine uygulanacak bir kuvvetle yerinden oynatabileceğini gösterdi. Ayrıca alçak bir yerden su çıkarmaya yarayan “Arşimet burgusu” adlı aygıt, Mısır gibi alçak ve kurak ülkelerde hâlâ sulama amacıyla kullanılır.

Bir küre ile bu küreyi çevreleyen silindirin yüzeyleri ve hacimleri arasındaki ilişkiyi ilk kez ortaya koyduğu için, Arşimet’ in mezarı silindir içine yerleştirilmiş bir küreyle işaretlenmiştir.

İbn-i Sina (M.S. 980 – 1037)
Yalnız doğuda değil, ortaçağ Avrupa’ sında da en büyük tıp bilgini sayılan İranlı Müslüman bir bilgin ve düşünürdür. Tam adı Ebu Ali el – Hüseyin bin Abdullah ibn Sina olan İbn-i Sina, batıda Avicenna diye bilinir. Yunan filozofu Aristo’ nun en büyük yorumcularından biridir.

Buhara yakınlarında doğan İbn-i Sina, babasından ve döneminin ünlü bilginlerinden özel ders aldı. Parlak zekâsı ve güçlü belleğiyle kısa zamanda öğretmenlerini geride bıraktı. Felsefe, edebiyat, matematik, tıp gibi çeşitli alanlarda engin bir bilgi birikimine ulaştı. Daha 16 yaşındayken yanında başka hekimler çalışan başarılı bir hekimdi.

İbn-i Sina’ nın en büyük yapıtlarından biri Kitabu’ ş-Şifa (Sağlık Kitabı) ’ dır. Kitabu’ ş-Şifa; mantık, fizik, geometri, astronomi, matematik, müzik ve metafizik konularında dönemin tüm bilgilerini bir araya getiren bir ansiklopedidir. Ayrıca İbn-i Sina’ nın diğer bir yapıtı da el-Kanun fi’ t-Tıb (Hekimlik Yasası)’ dır. Bu kitabın tamamı Lâtince’ ye çevrilerek ortaçağ Avrupa’ sından tıp kitaplarının en değerlisi sayılmıştır.

Birunî (973 – 1048 ya da 1051/52)
Batıda Aliboran adıyla bilinen, asıl adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birunî olan büyük İslâm bilgini Birunî, Harezm’ in başkenti Kas’ ta (Ket) doğdu. Harezmşahlar soyundan ünlü bir bilginin koruyuculuğu altında saraya giren Birunî, astronomi ve matematik öğrenimi gördü. Henüz 28 yaşındayken el-Âyaru’ l-Bâkiye’ yi (Geride Kalan Yıllar) tamamladı.

Nihâyati’ l-Emâkin (Mekânın Sonları) adlı yapıtı coğrafyadan, jeoloji ve jeodeziye (yeryüzü düzlemini ölçme bilimi) kadar bir dizi konudaki yazıların toplamından oluştu. el-Kanunü’ l-Mesudî adlı en önemli astronomi yapıtında dünya coğrafyası, enlem – boylam hesaplamaları, dünya çapının ölçümü gibi araştırma ve çalışmalarını toplayan Birunî, bilim tarihçilerine göre Kopernik’ le başlayan çağdaş astronominin temellerini atmıştır. Batlamyus ve Aristo’ nun kuramlarına karşı çıkarak dünyanın durağan değil, dönen bir kütle olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.

Harezmî
Arap matematik, astronomi ve coğrafya bilginidir. Onun aritmetik konusundaki çalışmaları sayı sistemiyle ilgilidir. Bir dönem bulunduğu Hindistan’ da harfler ya da heceler yerine sembollerin kullanıldığını saptamış, onları İslâm dünyasına kazandırmıştır. Böylece sembollerden oluşan on tabanlı sayı sisteminin kurulmasını sağlamıştır. Harezmî, Hesab-ül Cebir vel-Mukabele adlı eserinde logaritmanın kullanılışına öncülük etmiştir.

umut_hayat
05-06-07, 18:41
2) Avrupa’ daki Gelişmeler
Avrupa’ da Rönesans’ ın ve reformla başlayan uyanış ve çabanın ilk ürünleri astronomide görüldü. Polonyalı Kopernik (1473 – 1543), Batlamyus’ un Dünya merkezli evren anlayışının yerine Güneş merkezli evren sistemini koydu. Artık evrenin ortasında hareketsiz duren Dünya değil, Güneş vardı ve Dünya hem Güneş’ in çevresinde hem de kendi ekseni üzerinde dolanan bir gezegendi. Kopernik’ e 17. yüzyılda Kepler (1571 – 1630) ve Galilei (1564 – 1642), 18. yüzyılda da Newton (1642 – 1727) doğa yasalarını açıklayarak katıldılar.

Johannes Kepler, modern astronominin kurucularındandır. Güneş merkezli sistemin inanmış bir taraftarıydı. Özellikle Mars gezegeni üzerine birçok gözlem yaptı ve sonuçta Mars’ ın Güneş etrafında elips çizdiğini ispatladı. Kepler 1619’ da Dünya’ nın Uyumu adlı eserini yayımlamış ve bu eserde Newton’ ın evrensel çekim kanunu için bir yol açmıştır.

Galileo Galilei, İtalyan astronomu ve fizikçisi. Hemen hemen yalnız matematik üzerine incelemeler yaptı, fakat buluşlarıyla çabucak tanındı.

Optikte 1612’ ye doğru ilk mikroskobu bulduğu sanılmaktadır. 1609’ da mercekli dürbünü yaptı ve gök cisimlerini incelemeye başladı. Ay üzerinde gözlemler yaptı, dağların yüksekliğini ölçtü. Daha sonra Jüpiter’ in uydularını, Satürn’ün halkalarını, Güneş’ in ekseni etrafında dödüğünü, Venüs’ ün evrelerini vb. buldu. Tüm buluşlarıyla Batlamyus’ un sistemini çürütüp Kopernik sistemini doğruladı.

Sir Isaac Newton, İngiliz fizikçi, matematikçisi ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bilginlerinden biridir. Yerçekimi kuramı üzerinde çalıştı. Ayrıca güneş ışınlarını bir prizmanın içinden geçirerek bileşenlerine ayırdı ve beyaz ışığın niteliğini keşfetti. 1669 dolaylarında da diferansiyel ve integral hesabı geliştirdi. En önemli yapıtı olan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri, Newton’ ın hareket yasalarını, dalga kuramını ve yerçekimi üzerine çalışmalarını içermektedir.

Rönesans’ la oluşan yeni koşullar ve bilimdeki önemli gelişmeler giderek yöntem sorununu ön plâna çıkardı.

Bacon, Descartes ve onları izleyenlerin yöntem çalışmaları hem bilgi felsefesinin oluşmasını hazırlamış hem de bilimlerin felsefeden ayrılma sürecini hızlandırmıştır. Nitekim Claude Bernard ile biyoloji, Auguste Comte ile sosyoloji, Wilhelm Wundt ile de psikoloji bağımsız birer bilim hâline gelmişlerdir.

20. yüzyılda üç önemli teori ortaya konuldu. Bunlardan biri Alman fizikçisi Albert Einstein (1879 – 1955) tarafından ileri sürülen görelilik (rölativite) kuramıdır. Bu kuram; uzay, zaman, kütle gibi kavramların mutlak değil göreli olduklarını görüşüne dayanır.

İkincisi Max Planck (1858 – 1947)’ ın quantum kuramıdır. Bu kurama göre maddenin saldığı ısı ve ışık, sanıldığı gibi sürekli bir akış değil; tam tersine quanta adı verilen süreksiz ya da kesik paketlerden oluşmaktadır.

Üçüncüsü de Werner Heisenberg (1901 – 1977)’ in olasılık kuramıdır. Bu kurama göre de doğa yasaları kesin ve zorunlu değil, olasılığa dayanan yasalardır.

Sonuçta görelilik, quantum ve olasılık kuramları karşısında kesin, zorunlu bir bilgiyi savunmak olanaksızlaşınca, bilim adamları ve filozoflar yeni görüşler geliştirdiler. Bundan da bilim felsefesi denilen yeni bir bilgi dalı ortaya çıktı.
Bilimsel Açıklama – Ön Deyinin Özellikleri
Bilimin amacı, en geniş anlamıyla evreni anlamaktır. Bilim bu amaca erişmek için de olguları betimleme (= tasvir) ve açıklama yollarına başvurur. Betimlemede olgunun oluşu saptanırken, açıklamada olgunun oluş nedeni ortaya konur. Örnek verecek olursak; bir kış günü yağmurun kara dönüştüğünü izlemek, gözlem sonuçlarını saptamak ve yazıya dökmek bir betimlemedir. Yağmurun kara dönüşmesinin nedenleri nelerdir? şeklinde bir soruyla karşılaşırsak ve nedenini araştırırsak bu da açıklamaya girer.

Açıklama, bilimsel niteliğini birtakım genellemelerle kazanır. “Boşlukta tüm cisimler aynı hızda düşer.” önermesi bu türdendir.

Doğayı bilim yoluyla anlamada ön deyilerin de rolü büyüktür. Ön deyi, olgular arası ilişkilerden yararlanarak henüz olmamış bir olguyu önceden kestirebilmektir. Astronomide de ilk ön deyi Thales tarafından 28 Mayıs 585 tarihli Güneş tutulmasını haber verilmesidir. Görüldüğü üzere; ön deyide amaç doğa güçlerini denetim altına almaktır.

Bilimsel Kuramın Özellikleri
Hipotez ile kuram sözcükleri günlük hayatta birçok kez birbirinin yerine ve yanlış olarak kullanılır. Hipotez; henüz hiç doğrulanmamış ya da yetersiz şekilde doğrulanmış fakat sorunu muhtemelen çözebilecek nitelikteki bir açıklamadır. Kuram ise; hipotezlerin gözlem ve deneyle sınanması, doğrulanıp güvenilir açıklamalara dönüşmesi ve sistemleşmesidir. Am yinede hipotezle kuram arasındaki bu bağıntıya kesin gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü bilgi edinme sürecinde hipotezler kurama dönüştüğü gibi, kuramlar da aynı şekilde hipotezsel birimler içerirler. Hipotez belli ve sınırlı bir açıklamadır, kuram ise kapsamlı ve köklü açıklamalardır. Bunu Ptolemaios (Batlamyus)’ un “yer merkezli”, Kopernik’ in “güneş merkezli” kuramlarında görebiliriz.

Görüldüğü gibi kuram, belli bir alana ilişkin genel açıklamalardır. Kuramlar ayrıca gelecekte olacaklarla ilgili ön deyide bulunma olanağı sağlar. Bir kuramın geçerli olması için ise yeni olguların eleştirisine sunularak doğrulanmasına ve uygun bilimsel değişiklikler geçirmesine gerek duyulur. Bu yüzden hiç bir kurama kesin gözüyle bakılmaz. Bilimsel kuramı tanımlayacak olursak: Kuram, bilgi edinme süreci aşamasında ortaya atılan, geçerlilik ve güvenilirliği bilimsel yöntemlerle saptanmış olan, iç tutarlılığı bulunan bilgiler ve açıklamalar bütünüdür.

Klâsik Görüşe Yapılan Eleştiriler
Bilime gereğinden çok değer verilmiş, insan etkinliğinin en yücesi gözüyle bakılmıştır. Bilime farklı yaklaşımdan yana olanlar; bilimin, örneğin toplumun çözemediğini, yaşama bir takım kolaylıklar getirmesine rağmen insan yıkımına dönüştüğünü söylerler.

Klâsik görüşün “Bazı şeyler henüz bilinmiyorsa, bunun nedeni bilimde yeteri kadar ilerlenmemiş olmasıdır; bilim gelişimini tamamlayınca tğm sorular yanıt bulur.” Anlayışı gerçeği yansıtmaz. Çünkü bilim sürekli gelişmekte ve evrende de bir sürü bilim olabilecek konu bulunmaktadır.

Bilimler birbirleriyle bağlantılı olabilir ama tüm bilimler de söz gelimi fiziğe indirgenemez. Böyle bir anlayış engelleyicidir.

Klâsik bilim anlayışında en güvenilir yöntemin “doğrulama yöntemi” olduğu kabul edilir. Çağdaş bilim anlayışında ise “yanlışlama yöntemi”nin daha doğru sonuçlar vereceği savunulur. Bu bağlamda ünlü filozof Karl Popper “Bilimsel bir kuram ya da yaşamın ölçütü onun yanlışlanabilmesinde yatar” der. Örneğin suyun 100 santigrat derecede kaynadığını söylüyor ve bunu bir yasa olarak kabul ediyoruz. Bu iddiayı yanlışlama yöntemiyle yoklarsak; su sadece deniz seviyesinde açık kaplarda 1 atm basınç altındayken 100 santigrat derecede kaynar diyebiliriz.

Klâsik görüş, bilime “birikimsel bir süreç” olarak bakar. Oysa bazı bilim tarihçileri bilimin “birikimsel bir süreç izlemediğini” söylerler.

Klâsik görüşe yapılan eleştirilerden birisi de şudur: Bilim, onun oluşmasına katkıda bulunan bilim adamlarının varlığını görmezlikten gelerek incelemez. Çünkü bilim asıl yaratanlar bu bilim adamlarıdır. Oysa öncelikle bu toplumun iç yapısını, dünya görüşlerini, koşullarını vb. incelemek gerekir. Oysa klâsik görüş bunları es geçer.
Thales


Yunan matematikçisi ve filozofu. Miletos’ ta dünyaya geldi. Yedi Bilgeler’ in en eski ve ünlüsüdür. Thales; matematikçi, astronom ve fizikçiydi. Mısırlı keşişlerin yanında geometrinin temelini öğrenip bunu Yunanistan’ a götürdüğü söylenir. Bir daire içine üçgen (You can see links before reply) çizme problemlerini çözümlediğive bir cismin gölgesi yardımıyla yüksekliğini belirlediği, açı-üçgen bağıntıları üzerine açıklamalar yapıp bunları doğruladığı ileri sürülür. Ayrıca ancak Anadolu kıyıları yakınından görülebilen, muhtemelen 585 tarihli bir güneş tutulmasını önceden haber vererek ün kazanmıştır.

Karl Popper (1901 ya da 1902 – 1994)

Avusturyalı filozof. Nazi işgalinden sonra Londra’ ya gitti ve burada felsefe profesörü oldu. Popper, “Viyana okulu” tutumunu benimsemekle beraberbu okulun bilimsel doğrulamalarını kendi ampirik gerçekleri içinde gösteren anlam kıstasını kabul etmez.


Bilimsel Bilginin Diğer Bilgi Türleriyle Tamamlanması Gerekliliği:

Doğada ve toplumda nesne ve olaylar çeşitlilik gösterdiğinden (canlı, cansız, ruhsal, toplumsal, vb.) bilimsel bilgi de farklı bilgi türlerine (fizik, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, vb.) ayrılmıştır. Tümünün ortak amacı inceledikleri doğa ve toplum olaylarının “yasalarını” bulmaktır.

Bilimsel bilginin diğer özelliği de teknolojiye olanak sağlayarak, doğayı ve insanı sınırlı olsa da egemenliği altına alması; onu diğer bilgi türlerinden farklı bir konuma getirmiştir. Bu konum bilimsel bilgiye “güvenilir biricik bilgi”, “en gerçek yol gösterici”, “gelecekte tüm sorunları çözecek bir sihirli değnek” gözüyle bakılmasına yol açmıştır. Fakat bu tür bir yaklaşım, diğer bilgi türlerine yaşama hakkı tanımayan siyasal bir ideolojiye dönüştürür. Ayrıca bu yaklaşım insanın çok yönlü bir varlık olduğu hem de evrenin çok değişik görünümlerinin bulunduğu gerçeğini yadsımaktır.

Doğayı, insanı ve toplumu tanımak için diğer bilgi türlerine de ihtiyaç vardır. Kişi, değişik bilgi türlerinden de yararlanarak yaşamını rahat ve anlamlı biçimde sürdürebilir.

Yaşamla Bilimsel Bilginin İç İçeliği:
Bilimsel bilgi, yaşamımızı etkileyen bilgi türlerinin başında gelir. O, bu gücünü öncelikle teknolojiye uygulanabilirliğinden alır. Her gün kullanılan araç ve gereçler (otomobil, uçak, radyo, TV, telefon, bilgisayar, ilâç, nükleer santraller, silâhlar) yaşam ile bilimsel bilginin iç içe olduğunu gösterir. Bunlar bir yandan rahat ve sağlıklı yaşamamızı sağlarken, diğer yandan insanın yer yüzündeki varlığını bile tehlikeye sokabilecek kadar zararlı olabilirler.
Yaşamla bilimsel bilginin iç içeliği, bireyin bilinç düzeyinin oluşumunda da kendini gösterir. Bu bilgi türü, kişiye belli bir düşünme tarzı benimseterek onu, çağının insanı yapar.

umut_hayat
05-06-07, 18:41
İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa'dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir. Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı?

Doğru olmazdı, çünkü, göreceğiz ki, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa'dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa'dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Helenizm ve
Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları -mythosları, efsaneleri- öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayal gücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı'da olduğuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir.

Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını sağlarlar. Şimdi sözü geçen mythoslarda: "Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?" "Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?" sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar. Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar.

İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis'in üstünde tlıeoria'ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.

İsa'dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı.

İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.
Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia'nın Arapça'da aldığı biçimdir. Türkçe'ye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia'dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti. Platon'un öğrencilerinden Herakleites Pontikos'un söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış.

Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır. Herakleides Pontikos'un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma Sokrates ile Platon'un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı.

Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras'ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon'da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor. Ama, Herakleides Pontikos'un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir.
Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır. Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak. Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan'da buluyoruz.

İsa'dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia'da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile

Aristoteles'e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.
İonia'da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad'ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır. Yunan felsefesini Doğu'dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz:

umut_hayat
05-06-07, 18:42
Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu'da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı "Platon, Attika diliyle konuşan Musa'dan başka bir şey değildir" demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos'da Pers, Empedokles'de Mısır, Anaxagros'da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür.
Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğu'dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğu'dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz.

Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil'in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur.

Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğu'da çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi.

Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros'tan Ptolemaios'a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır. Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaşmak istemeyi Eski Doğu'nun hiçbir yerinde bulamıyoruz.

Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu'da bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu'nun efsanelik bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.

İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan'da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan'da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu kültürlerinin hepsinde bulduğu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan'da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur.

Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir; bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar.

Başlangıçlarda bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici tipi - Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles'de gördüğümüz gibi - öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı, bir eğitici tipi gelişmiştir: Sokrates, bu tipin, bütün İllkçağ için en büyük örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı'nın bilimi ile Doğu'nun dini kültlerinin karşılaştıkları bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan'da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır.

umut_hayat
05-06-07, 18:42
Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğurulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır. Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda yürümüştür.

Öbür yandan, İskender'in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz'in doğusuna, ta Asya'nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (Doğu Akdeniz çevresinin hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu'ya ulaşmış ve böylece Doğu Akdeniz'de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri Doğu'da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.
Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde, aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz.

Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan'ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliğe ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe varmışlardır. Atina'nın bulun-duğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina'da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.

Aristoteles, İskender'in öğret-meni idi. İskender'in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi başlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.
2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.
3. Aristoteles'in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles'ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.
4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğu'dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir. Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:
a. İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar) olarak buluyoruz.
b. Platon ile Aristoteles'in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.
c. Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.
ç. Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar şunlardır: Roma Stoa'sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero'nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon'un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos'un Ennead'ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları - özellikle Proklos'un - Yeni platoncuların ve başkalarının Platon ile Aristoteles'in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçağ'da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles'in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar.
Metafizik'inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sokrates'ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles'in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü başlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaşamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaşamış olan Diogenes Laertios'un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeşit derlemedir, çeşitli kaynaklardan derlenmiş, kaynakların eskiliği değişmektedir. Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doğmuştur.

Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos'un) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir. Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır.

Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların "doğa üzerine" adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia'ları (Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia'larıdır (Evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır.

umut_hayat
05-06-07, 18:42
Aristoteles, Metafizik'inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu "En eskilerin", yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler. "En eskiler"in tipik örneği olarak Hesiodos'u alabiliriz. Hesiodos'un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos'a göre, başlangıçta Khaos vardı.

Khaos, türevi bakımından, "esneyen boşluk" demektir. Bu da bize, hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluşacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiş olan ve varolanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları vb. karıştırmama eğilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor.

Hesiodos, Khaos'un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:
1. Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,
2. Eros: Doğurtucu erkek ilke.

Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. İşte, bu üçünden - Khaos, Gala ve Eros'tan - sonra tanrılar ve nesnelerin çokluğu meydana gelmiştir: Khaos, kendisinden Erebos - karanlığı, geceyi - ile Aitheros'u - aydınlığı, gündüzü - ortaya çıkarmıştır; Gaia da bağrından göğü, denizleri ve dağları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde "Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluşmuştur?" sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru "İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? Doğru olan yaşayış hangisidir?" sorusudur. Başka bir deyişle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge'nin özdeyişlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge'nin kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: "İşin sonunu düşün"; Korinthoslu Periandros: "Öfkeni yen"; Lesboslu Pittakos: "Hiçbir şeyde aşırı olma".

Bunlar, görülüyor ki, doğru, akıllıca yaşamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge'nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduğu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge'nin özdeyişleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaşacaktır. Bugünkü anlamıyla felsefe, nerede ve nasıl başladı? Felsefeye ve düşünce tarihine ilişkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan'da başlamış olduğunu söylememizi gerektiriyor.

Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı çevrenin kaynağı ve temeli nedir?, sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç, üzerinde temelleniyordu. Başka bir deyişle, mitoslarda, akla dayanan 'özgür düşüncenin işleyişi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar değil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) değil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kişi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeşitli tanrıları işin içine sokarak, evrenin ve insanoğlunun Orta'ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı.

Evrenin kaynağında (kökünde) diye sormuyorlardı; diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doğa olaylarını, kişi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından başka şey değildi. Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu: Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi.

Kara - Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. 0, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu. İşte felsefe, Türkistan'da, Çin'de, Hint'te, Mısır'da. eski Yunanistan'da ve başka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız 'imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleştirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doğmuştur.

Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunanistan'da rastlıyoruz. Eski Yunan'dan önce felsefesel ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu? Eski Çin.

Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır.

Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş, geliştirmiş ve düzenlemişlerdi.

Örneğin eski Mısır'da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik've pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi başardılar.

Aynı şeyi, Babil'lilerin dinsel amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine bağlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar.

Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu (hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü "bilgi ve bilgelik sever" düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da. ilk olarak eski Yunanistan'da rastlıyoruz.

umut_hayat
05-06-07, 18:42
Avrupa'da aydınlanma çağıyla birlikte, Aristo'nun "Bütün, parçalarının toplamından büyüktür." felsefesinin yerine, "Bütünü mümkün olduğu kadar parçalarına ayırarak incelemek gerekir." yaklaşımı giderek daha çok kullanılmaya başlandı. Newton'la bilimsel dünyaya daha çok yerleşen bu anlayış günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bu yaklaşım özellikle fiziksel sorunlara pratik ve yararlı çözümler getirdi ve Newton'la birlikte üstünlüğünü oldukça uzun bir süre korudu. Etkisini de halen çok büyük oranda sürdürmektedir, çünkü uygulamada sorunların büyük çoğunluğunu bu yöntemle çözüyoruz ve çözmeye de devam edeceğiz. Analiz yöntemi dediğimiz bu yöntem, özellikle Batıda bilim dünyasında dört yüzyıldır hakim olan bir görüştür. Bilim belirli bir düzeye ulaşınca, insanlar yaşam ve yaşamın amacını sorgulamaya başladılar. Ancak uygulanan yöntem yani analiz yöntemi bu sorulara yanıt vermekte yetersiz kaldı.

Analiz yönteminin yetersiz kaldığını ilk farkedenlerden biri de Ludwig Von Bertalanffy adlı bir biyologdur. Bertalanffy, Aristo felsefesinin çağdaş deyimlerle ifadesinden başka bir şey olmayan,"Genel Sistem Kuramını" bilim dünyasına kabul ettirmiştir. Ludwig Von Bertalanffy 1925 yılında sunduğu doktora tezinde görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır:

"Yaşayan cisimlerin temel karakteri organizasyonlarıdır. Bu nedenle geleneksel olarak tek tek parçaların ya da süreçlerin incelenmesi yaşamsal olayın tam olarak açıklamasını yapamaz; çünkü bu şekildeki bir araştırma, parçalar ve süreçler arasındaki koordinasyon hakkında bize herhangi bir bilgi vermez. Bu nedenle biyolojinin ana görevi, biyolojik sistemlerin kanunlarını ( bütün organizasyon düzeylerinde ) bulmak olmalıdır. Biz yeryüzünde temel olarak kuramsal biyolojinin esaslarının bulunması gerektiğine inanarak harekete geçtik. Bir araştırma yöntemi olarak bu görüşe, organizmik biyoloji ve organizmanın sistem kuramını açıklamak için bir girişim adını verdik."

Biyoloji kelimesinin yerine herhangi bir bilim dalının ismini koyarsak, tez anlam olarak geçerliliğini koruyacaktır. Buradan da şöyle bir sonuç çıkmaktadır: organize bir bütünü anlayabilmek için hem bütünün parçalarını, hem parçalar arasındaki ilişkileri hem de sistemin çevreyle olan ilişkilerini anlamak gerekir. Yani parçalardan çok hem parçalararası, hem de parçaların ve bütünün çevreyle olan ilişkileri önemlidir. Bu ilişkiler ya da etkileşimler yumağıyla da ancak sistem düşüncesiyle, yani sistemi çevresiyle birlikte bir bütün olarak ele alan yaklaşımlarla başa çıkılabilir.

Sistem yaklaşımında kullanılan bilimsel yöntem artık analiz yöntemi olamaz. Bu yöntem sentez yaklaşımıdır. Artık önce bütünün ne olduğu ortaya koyulmalı sonra etkileşimler ve daha sonra parçalar üzerinde durulmalıdır. Yeni yaklaşımın yönetimdeki adı organizmik yaklaşımdır.

Mekanistik ve organizmik yaklaşımın organizasyon yapıları üzerindeki etkileri "Kapitalizmin Yedi Kültürü" isimli kitaplarında, Charles Hampden - Turner ve Alfons Trompenaars tarafından şöyle açıklanmaktadır:

.." 'Organizasyon' (kuruluş) kelimesi, sözlük anlamında 'araç' olan 'organon' sözcüğünün kökünden türetilmiştir. Böylelikle bir organizasyon çeşitli işler yapmak için tasarlanmış bir makina gibi kabul edilmelidir. Piyasalar da makina olarak algılandığından, 'piyasa mekanizması' deyimi kullanılmaktadır....

Amerikalılar ve analiz düşkünü kardeşleri, bir şirketi bir mekanizmaya benzetirken, Japonlar, Singapurlular, Fransızlar ve Latinler daha çok bir organizma olarak kabul etmektedirler. Birincisi hasar verilmeden analiz edilebilirken, ikincisinin yaşamını sürdürebilmesi için bütünlüğünün bozulmaması gerekir. Bir mekanizma kendine yeterlidir, ama bir organizmanın ilgiye gereksinimi vardır. Bulunduğu ortamdan doğal destek bekler ve tüm çevresiyle karşılıklı bağımlılık içindedir. Yine bir mekanizma yalnızca kendini oluşturan parçaların bütününden başka birşey değilken, bir organizma parçalarından daha üstün olan bir anlam, amaç ve doğrultu taşımaktadır."

Yukarıdaki alıntıda sözü edilen mekanizma benzetmesi klasik ve organizmik benzetmesi de neoklasik organizasyon yaklaşımlarını temsil eden benzetimlerdir. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı açıklanacağı gibi mekanistik yaklaşımda açıkca belirtilmese de organizasyonun zihinsiz olduğu varsayılır. Benzer şekilde organizmik yaklaşımda organizasyonun tek zihinli bir varlık olduğu ve sosyal sistem anlayışında organizasyonun çok zihinli olduğu varsayılır. Çok zihinliliğin kabul edilmesi organizasyonların karmaşık (komplex) bir sistem olarak ele alınması gerektiğini gündeme getirdi. Karmaşıklığın nedeni de zihinli sistemlerin aynı zamanda amaçlı sistemler olmasıdır.

Aslında bu yaklaşım da bütünü tam olarak gözönüne alan bir yaklaşım değildir. Örneğin; ruhsal varlık olmamıza rağmen, sosyal sistem anlayışının bu konuyla ilgili bir açıklaması yoktur. Sosyal Sistem teorisinde kaos ve karmaşa vardır, ama bunun ötesine geçebilmek için katı cisim fiziğinden kuantum fiziğine geçmek gerekiyor. Organizasyon ve yönetime kuantum anlayışıyla yaklaşılırsa yeni boyutlara ulaşma şansımız vardır. Ancak bu yaklaşım henüz teorik olarak da tam olarak oturmuş değildir. Bilinenlerle elde edilen sonuçlar, yani bu bakış açısıyla ulaşılan iyi sonuçlar az da olsa vardır. Yeni binyılda büyük olasılıkla kuantum fiziğinin ve mikrobiyolojinin (genetik) yönetim ve organizasyon teorileri üzerindeki etkileri tartışılacaktır. Bilimdeki bu gelişmeler doğal olarak organizasyona bakış açımızı da etkilemiştir ve etkilemeye de devam edecektir. Bu çalışmada kuantum fiziğinin bazı bulgularından yararlanılacaktır, ancak temel olarak sosyal sistem anlayışı kullanılacaktır. Sosyal sistem anlayışı hem parçaların, hem sistemin hem de çevrenin ayrı ayrı amaçlarının olduğunu yani hepsinin zihinli sistemler olduğunu kabul eden yaklaşımdır.

umut_hayat
05-06-07, 18:42
Almanya'da 1918 bozgununun hemen ardından, varoluşçuluk felsefesi çiçeklenmeye başladı. Nietzche'nin ve Kierkegaard'ın, bir ölçüde de kötümserlik filozofu Scopenhauer'in (1788 - 1860~ yapıtları bu ülkede yeni felsefeye ilk itkilerini kazandıracak etkinliğe çoktan ulaşmıştı. Dünyamızı dünyaların en kötüsü sayan ve kurtuluşu Buddha'cılar gibi Nirvana yolunda gören Scopenhauer, getirdiği bu öznelci yorumla elbette varoluşçu felsefenin kuruluşuna katkıda bulunacaktı. Varoluş felsefesi en büyük başarılarına Almanya'da ve Fransa'da ulaştı ve gelişimini birbirinden epeyce ayrı iki yolda sürdürdü: Tanrıtanımazlık yolunda
ve Hıristiyan inançlılığı yolunda. Tanrıtanımaz varoluşçuluğun başlıca temsilcileri Alman Martin Heidegger (1889 - 1976) ile Fransız Jean-Paul
Sartre'dır /dog. 1905). Hıristiyan varoluşçularının başında da Alman Karl Jaspers (dog. 1893) ve Fransız Gabriel Marcel (doğ. 1889) vardır.

Bunların dışında, varoluşçuluğun en önemli filozoflarından biri de Maurice Marleau- Ponty'dir.Maurice Merleau Ponty, bir inançlılık ya da tanrıtanımazlık
tutumu almadan, ılımlı solcu bir dünya görüşü içinde, Husserl olgubiliminden yola çıkarak algı olgusunu inceledi, bu olguyu bütün öbür olguların
temeline yerleştirdi. Şimdi bu filozofların neler getirmek istediklerini kısaca görmeye çalışalım:

HEİDEGGER
Varoluşçuluğun fılozofları klâsik felsefenin izlediği yola uygun bir yol izleyerek, varoluşçu felsefeyi evrensel genişliği olan ve belli bir sistemde
bütünlüğüne kavuşan bir felsefe olarak temellendirmek istemişler, ancak klâsik felsefenin tutumuna karşıt bir tutum alarak, özler araştırmasını bir
yana bırakıp doğrudan doğruya varoluşun alanına girmişler, özleri bu alandan derlemeye yönelmişlerdir. Tanrıtanımaz varoluşçuluğun başlıca temsilcileri
Heidegger ve Sartre da aynı çabanın içindeydi.

Heidegger'e göre, varoluşumuz başlıca iki biçimde dışlaşır: Gerçek varoluş, özgürlük deneyiyle belirgindir, insanın özgür olduğunu duyuşuyla ve böylece
kendi yazgısını kendi eliyle çizmeye kalkışıvla ortaya konur ve bunalım deneyiyle gerçekleştirilir; gerçek olmayan varoluş, insan topluluklarının
varlığında ortaya çıkar, çünkü bu insan toplulukları bunalımdan kaçarlar ve genel görüşlere inanırlar: Burada Heidegger'in gerici dünya görüşü belirir:
insan olmak demek, tam anlamında insan olmak demek, ayrıcalı bir tutum içinde olmak demektir.

Heidegger, gerici tutumunun getirdiği güçlükleri de yaşamıştır, Freiburg-in, Brisgau'da öğrenim gördükten sonra Marburg'da profesör olan /1923) ve bir
süre sonra da Freiburg'da rektörlük görevi alan Heidegger, Nazilere yakınlık gösterdiği için 1945'de üniversitedeki yerinden uzaklaştırıldı, ancak
1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. En ünlü yapıtı "Sein und Zeit"i (Varlık ve Zaman ) 1927'de yazmıştı. Heidegger'e göre insan dünyaya bırakılmıştır,
varoluşun ortasına (Dasein). Bu bırakılmışlık onun istediği bir şey değildir, onun yaptığı bir seçimin sonucu değildir.

İnsan, dünyaya bırakılmışlığıyla, ölüme adanmış durumdadır. Yaşamaktadır, öyleyse ölmesi gerekir. Yaşaya yaşaya bitirecektir varoluşunu. Gercekte o her
zaman yaşamak ister ama, bu isteğini hiç mi hiç gerçekleştiremez. Ölümsüzlük yoktur. Var-oluş, yaşam boyunca, yani doğmakla ölmek arasında yer alır.
İnsan bu yaşam içinde hep ileriye doğru atılır, yarınına yönelir, yarınını kurmak ister. Şimdiki Zamanımız, geleceğe açılışımızla, geleceği kurma çabamızla
belirgindir. Bu durum, bir özgürlük deneyini zorunlu kılar. İnsan Kendi varlığını sağlayabilmek için sürekli seçimler yapar yani özgürlüğünü
gerçekleştirir. Özgür olmak, kendini yaratarak kendini aşmak demektir, insan hep bir aşma durumundadır.

Heidegger tanrıtanımazlığını açıkça belirtmez, daha doğrusu tanrıtanımazlığa . sahip çıkmaz. Tanrıtanımazlık onun felsefesinde zorunlu olarak kendini
gösterir. Yalnızca olgusal varoluşu varsayınca, Tanrı'nın varlığı ortadan kalkacaktır. Oysa Sartre tanrıtanımazlığını açıkça belirtir ve temellendirmeye
çalışır.

umut_hayat
05-06-07, 18:43
SARTRE
Felsefesini özellikle "L'etre et le Neant" (Varlık ve Hiçlik) adlı yapıtında açıklayan Sartre'a göre, varoluş olgusundan başka olgu yoktur Varlık'ı
bu varoluş olgusu oluşturur; bu varlık'a temel alan herhangi başka bir varlık'ın varolduğunu düşünemeyiz. Sartre'a göre olgu, varoluşsal gerçekliği
içinde, zihinsel sezgiye açılan şeydir. Filozof, böylece, somutun alanını felsefi araştırmanın alanı olarak belirlemiş, dolayısıyla tam anlamında
gerçekçi bir tutum almıştır. Onda bütün orunlara işte bu temel anlayışa göre çözüm getirilir varoluşsal varlık her şeyi kucaklayacak biçimde her
yerdedir. Tektir ve her şey kapsar. "Buna göre, o hiç bir şeyden gelmez; ne kendinden gelir, çünkü böyle bir şey apaçık saçma olurdu, ne de yaratılma
yoluyla Tanrı'dan gelir, çünkü kendi dışında hiç bir şey yoktur " (F. - J. Thonnard, Precis d'Histoire de la Philosophie) . Bu varoluşsal varlık insana
bulantı duygusu verir; bulantı duygusu, varlık'ı bir "kendinde şey" olarak sezmemizi sağlar.

Böylece, varoluşsal varlık'ı bir "kendinde şey" olarak belirleyen Sartre, insan bilincini de bir "kendi için şey" olarak belirler. Düşünen özne ya da
bilinç, özüne, varlık'ın karşıtı olan hiçlik'le ortaya konur.

Bilinçlenmek demek, tanımak demektir, bilen'i (özne) bilinen'den (nesne) ayırmak demektir. Bilinç, bir boşlukla ayrılır nesneden. Bu anlamda o, olmadığı
şeydir, hiçlik’tir, kendi kendinin hiçlik’idir.

Sartre'a göre, insan, bu dünyada, başkalarıyla, zor da olsa, ilişki içindedir. Her şeyden önce, bir bedenimizin olması, dış dünyayla ilişkimizi olanaklı
kılar. Başkası'yla ilişki; en yetkin biçimde, "başkasının bakışı"yla, . başkasının bakışının bize verdiği "utanma" duygusuyla kurulur. Tek başına olmak
dingin durumda olmaktır. Başkasının varlığı, daha doğrusu başkasının bakışı bizi nesneye indirgemeye.çalışır. Biz de başkasının bakışı karşısında nesneye
indirgenmemeye bakarız. "Cehennemdir başkaları" der Sartre.

JASPERS VE MARCEL
Jaspers'e göre insan bir özgür seçiş içindedir: Kendi yazgısını seçer. Bu yazgı bizim ben'imizi kurmamızı sağlar. Ama bu ben, her zaman, başarısızlığa
adanmıştır. Başarısızlık bizi Aşkınlık'a yani Tanrı'ya yönelten bir etkinliktir: Varoluş dünyası felsefi araştırmanın alanıdır. Felsefede olgubilimsel
içebakış yöntemi geçerlidir. Ancak içebakış deneyimiz hiç de kolay bir deney olmayacak. Çünkü kendimize baktığımızda, uçsuz bucaksız, dipsiz bir
gerçeklikle karşılaşırız. Her şeyin temelinde Tanrı dediğimiz aşkınlık yatar. Tanrı'nın bilgisine insan inançlâ ulaşabilir. Marcel'in bakış açısı
Jaspers'inkine çok yakındır.

İnsan,. onda da, özgürlük deneyleri içinde yazgısını kurar. Varoluşumuzu biz Tanrı'nın varlığını benimsemekle gerçekleştiririz. Her şey Tanrı'nın
varlığıyla açıklanır. Tanrı'nın yüce varoluşu insan aklının kavrayabileceği bir şey değildir. Bizim yazgımız Tanrı'nın varoluşuna bağımlıdır. Tanrı'nın
varoluşunu ancak içedönüşle, hatta içe- kapanışla sezebiliriz. İnsan, düşünsel çabası içinde, sorunlara ve gizlere yönelir. Sorunlar akılla çözülür.
Gizlere yöneliş bir sezgisel yöneliştir. Gizlerin başlıcası da düşünen ben'dir. İçebakış ya da içekapanışta insan nesnellik düzeyini aşar. İnsan, varoluş
deneyi içinde önce ' `ben"ine yönelir, sonra "Tanrı"ya, sonra da "dünya"ya yönelir.

Gabriel Marcel'in felsefesi, sorunları ve bu sorunlara getirilmiş belirli çözümleri olan bir felsefe değil, deyim yerindeyse bir inanç düşüncesidir.
Onda mantıksal göstermelerden çok duygusal belirlemeler ağır basar.

MERLEAU – PONTY
Merleau - Ponty, doğrudan doğruya Husserl'in olgubiliminden yola çıkarak, felsefesini ortaya koyar. Ona göre bir özler araştırması olan olgubilim,
aynı zamanda özleri varoluşa yerleştiren bir felsefedir. Olgubilim'e düsen, tanıtlamaktır açıklamak yada ayrıştırmak değildir.

İnsan, dünyanın basit bir parçası olarak düşünülmemelidir, biyolojinin, toplumbilimin, ruhbilimin basit bir nesnesi olarak ele alınmalıdır. O, her
şeyden önce, dünyayı kendi gözleriyle gören bir varlık- tır. "Ben mutlak kaynak'ım" der Merleau Ponty (Phenomenologie de la Perceptioy. İnsan çevresinden
giderek kurmaz kendini, ama çevresine yönelir. "İnsan dünyadadır ve kendini dünyada tanır." Merleau- Ponty'nin felsefesi Sartre'ın felsefesinden bir
noktada kesinlikle ayrılır: Başkasıyla olan ilişkim, kolay bir ilişki olmasa da, olanaksız bir ilişki değildir. Ben bir dünyada yaşıyorum. Bu dünya
herhangi bir dünya değildir, bir doğal dünya olmaktan çok ötededir, çünkü ben bir "kültür" ortamında doğmuşum, yöremde yalnız ağaçlar ve sular değil,
aynı zamanda bir uygarlığı ortaya koyan nesneler bulmuşum. "Bir kültür nesnesinde ben, adsız bir örtü altında, başkasının akın varlığını bulurum." İlk
kültür nesnesi başkasının bedeni'dir.

Başkasının varoluşu nesnel düşünceyi zorda bırakır. Başkasının bedeni, benim kargımda, anlamla dolu, işaretlerle yazılmış, okunacak bir kitap gibidir.
Başkası cehennem değildir benim için, tersine büyük bir ilişki olanağıdır, büyük bir ilişki alanıdır. Başkasının bedeni, çünkü, bir nesne değildir benim
için, benim bedenim de başkası için bir nesne değildir; benim bedenim de başkasının bedeni de işaretler demek olan davranışlarla kurulmuştur. Başkasının
tutumu beni kendi alanında nesne durumuna indirgemez, benim başkasıyla ilgili algım da başkası- m benim alanımda nesne durumuna indirgemez. Merleau -
Ponty, bu nokta- da, Sartre'ın anlayışına iyice ters düşecek bir görüş açısına yerleşir: Başkası, ikinci bir ben'dir, çünkü onun bedeni benimkiyle avnı
yapıdadır." Bedenimizi parçalan bir arada bir sistem oluşturur başkasının bedeni de benim bedenimle tek bir bütün oluşturmaktadır,.aynı olgunun tersi
ve , yüzüdür bunlar."

umut_hayat
05-06-07, 18:43
Sartre, başkasıyla ilişkiyi olası ama olumsuz bir ilişki ı olarak koymuş, bununla birlikte aşırı solcu bir dünya görüşü içinde insanın ortaklaşmasını,
ortak eylemde bulunmasını bir gerçeklik olarak ileriye sürmüştü. Merleau - Ponty, ben - başkası ilişkisini, görüldüğü gibi, daha olumlu bir yönden,
ben'le başkasının aynı yapıda oluşu yönünden alır.

BIZDE VAROLUŞCULUK
Bizde varoluşçuluk pek etkili olmadı. Ancak varoluşçulukla ilgilenildi, varoluşçu felsefenin değilse de varoluşçu sanatın başlıca yapıtları dilimize
çevrildi. Varoluşçuluğun bizde pek önemli olmamış olmasının başlıca nedeni, Batı Avrupa toplumuyla toplumumuz arasındaki yapı ayrılığı olmalıdır.
Varoluşçuluk felsefede derinlikli, çok zaman çetrefil, zaman zaman ayrıntıda yiten bir öznelciliğe, gelişmiş bir varoluş araştırmasına, sanatta
insanın dünyayla ilişkilerinden doğan açmazlarına, bunalımlarına, özgürleşme tutkularına karşılık olmaya çalışmakla, gelişmiş bir burjuva kültürünün
varlığını gerektiriyordu. Varoluşçuluğun sorunları bir yandan bizim kültür düzeyimizi çok aşan, bir yandan da bizim toplumsal durumumuzla uyuşmayan
sorunlardır. Azgelişmiş ve yoğun bir kültür etkinliği ortaya koyamamış bir toplumda insanın sorunları daha başka yollardan çözümlenmeliydi.

Bizde Marx'cı dünya görüşünün yalan yanlış ve ağır aksak da olsa varoluşçuluktan daha etkili olmuş olması anlamlıdır. Marx'cılık, çünkü, daha çabuk
ve daha somut çözümler sözvermekteydi. Bununla birlikte, bazı gen (You can see links before reply)ç yazarlarımız (örneğin Demir Özlü) bir ara insan sorunlarına varoluşal çözümler
getirme yollarım aradılar ve özellikle bunaltı sorunu üzerinde durdular. Gerçekte bu zor tutacak bir aşıydı. Varoluşçuluğun getirdiği bilgilerden
düşüncede ve sanatta yararlanılabilirdi ama, doğrudan doğruya varoluşçu bir düşünce ya da sanat kolay olay geliştirilemedi bizde. Bazı hızlı
dönüşümlerin kendini göstermesi ve ilk bakışta bir burjuva devrimine benze- yen bir 27 Mayıs deviniminin gelmesi, bu yazarları varoluşçuluk
yolundan toplumculuk yoluna itti çabucak.

Gene de, varoluşçuluk toplumumuzda belli bir ölçüde etkin olmuştur. Olacaktır. Çünkü her toplum gibi bizim toplumumuzda da öznelci tutumun ,
öznelci bakış açısının bir karşılığı vardır; özellikle çağdaş ruhbilimdeki gelişmeler - varoluşçuluk elbette bu gelişmelerden büyük ölçüde
yararlanmıştır - ister istemez bizde de ilgi uyandırmaktadır. Artık her yerde insan öznel - nesnel, bireysel - toplumsal bütünlüğü içinde ele alınmaktadır.

GENEL BAKIŞ VE SONUÇ
Varoluşçuluk, insanın varoluşsal sorunlarını öznellik düzeyinde tartışan çok yönlü, çok çeşitli bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, felsefe
düzeyinde, bir şeyler araştırması anlamı taşır, insanın şeyler dünyasındaki yerini, sorunlarını saptamaya, bu sorunlara çözüm getirmeye çalışır,
sanat alanında da insanın varoluşsal sorunlarına (bunaltı, seçim, ilişki, umutsuzluk, başarısızlık, ölüm, hiçlik, başkası, yalnızlık, aşkınlık v.b.)
açıklık getirmeye yönelir. Varoluşçu felsefe, bu tutumuvla, bir yaşam felsefesi özelliği gösterir, dünya ve insan karşısındaki tutumuyla klasik felsefenin
tutumuna karşıt bir yönde yol alır: Klasik felsefe bir özler araştırmasını amaçlıyordu, varoluşçu felsefe doğrudan doğruya varoluşsa, insanın öznel
bütünlüğüne yönelir ve özleri bu varoluştan giderek belirler.


"Varoluş öz- den önce gelir" ilkesi her varoluşçu filozofun başlıca ilkesi olmuştur. Varoluşçu felsefenin bir öznellik araştırması olarak belirlenmesi.
onun bireyi kendi içine kapalı bir yapı olarak belirlemesi sonucunu doğurmaz. Ben'in varoluşu, dünyanın ve başka ben'lerin varlığını silmez. Ama her şey,
ben'in kişisel varoluşu üzerine temellendirilecektir.

Bugün yürürlükte olan, etkinliğini sürdüren iki büyük felsefe var: Varoluşçuluk felsefesi ve Marx'çılık. Bunlar birbirleriyle pek uyuşmaz görünseler de,
bir bakıma birbirleriyle doğrulanıyorlar, en azından birbirlerinden yararlanıyorlar. Çünkü gerçek insan başarıları, yakınlıklarıyla ya da
karşıtlıklarıyla, deyim yerindeyse birbirlerini dölleyen etkinliklerdir. Öte yandan, ortaklaşan insan, öznelliği olmayan insan değildir. Ancak,
ortaklaşmanın seçim işi olmaktan çıktığı, bir zorunluluk durumuna geldiği bir dünyada Marx'çılık, öznelcilik çemberini aşmâyan, aşmak istemeyen,
aşamaz olan varoluşçuluk karşısında da- ha tutarlı, daha doğru görünüyor. Çünkü bireyselliğimizin yetkinliğini, ancak ve ancak, ortaklaşmamızın
sağlamlığı, yaygınlığı, adaletliliği sağlayacaktır. Marx'çılık gelişimini , tamamlamış kurulmuş, bitmiş bir felsefe değildir. O, tersine, kurulmakta
olan bir felsefedir, süregiden oluşumların, yeni dönüşümlerin, yepyeni yapıların gereklerine göre, kendini yeniden doğrulamak durumunda olan, yani
temellerini yeniden gözden geçirmek ve bu temelleri daha akılsallaştırmak zorunda olan bir felsefedir.

Varoluşçuluk da gelişimini tamamlamış, kurulmuş, bitmiş bir felsefe değildir. Çünkü çağdaş toplumun bunalımlı insanı yaşıyor. "Kurtulmuş insan" bir
tasarıdır ancak. Dünyayı sömürmüş, şişmiş, doymuş, ama doygunluğu ölçüsünde bunalımlara düşmüş, sonunda kendi kendini yemeye başlamış, doygunluğunu
bir bakıma kendi zararına kullanmış bir büyük toplumun açmazlarım karşılayacak bir süre. Ayrıca ve daha önemlisi, o kendini kendi içinde arayan, bu
arayışa yerden göğe kadar hakkı olan insanın gereklerini karşılamaya çalışıyor ne zamandır. Biz bu bunaltıyı yaşamamış olabiliriz, bu bunaltıyı bir
lüks olarak yaşamak istemiş, ya da tümüyle yadsımış ola- biliriz. Ama bunalan insanlar var, bunların bunaltısı gerçektir. Avrupa insanının bunaltısı
üzerine kurulmuş olan bir dünya görüşü, dünyanın başka yerlerindeki insanlara, özellikle şu ya da bu nedenle bunalan insanlara ne diye bir şeyler
söylemesin

Bazı felsefeler bitmez, insan yaşamına ve felsefe tarihine etkin olarak katılır, onlar gerçek dönüşümlerin bildirileridirler.

Aristoteles . Descartes ' her zaman vardır, Marx her zaman varolacaktır. Artık hiç bir temel sorunu onlara götürmeden çözümleyemezsiniz.
Geçmişi onlar kurmuşlardır, bugünü onlar oluştururlar, yarını onlar doğrulayacaklardır. Bu anlamda varoluşçuluk da, genellikle sanıldığının
tersine, geldigeçti bir tutum, bir moda olmaktan öte bir anlam taşıyor. O, belki de, insanın giderek artan ve karmaşıklaşan öznelliğini
(öyle ya, geri zekâlılık diye bir durum olduğunu bile daha yeni öğrendik) bütün boyutlarıyla keşfedişini, Amerika'yı keşfedercesine keşfedişini
karşılıyor. Bugün varoluşçuluğun kaynaklarını felsefe tarihinin derinliklerinde aramamız gerekiyor mu, bilmem. Ama o, bugün, birçok yönünü,
birçok güçlülüğünü, birçok açmazını bunaltısından giderek keşfetmiş, dünyadaki konukluğunun tam anlamında bilincine varmış, başkalarıyla ilişki
kurmakta eksik kalışının acısını çekmiş insanın kendine dönüş çabasını, dışa açılabilmek için kendini bir kere kendi içinde doğrulama çabasını
karşılamaktadır. O, ruhsallığının etkinliğini bir bu dünyalı olarak tüm olanaklarıyla görmüş ve yaşamış insanın kendini arayışını karşılamaktadır.



Afşar Timuçin

umut_hayat
05-06-07, 18:43
Felsefe “İdea” ile ilgilenir. “İdea” genel anlamda “Düşünce”dir. Ama Düşünce sonsuz küçüklükten sonsuz büyüklüğe dek, insanın ruhsallığından evrenin özdekselliğine dek “her şeyi” anlatmak için kullandığımız evrenseldir. Ne yerde ne de gökte, ne insan ruhunda ne de özdeksel evrende “hiçbir şey”, saltık olarak “hiçbir şey” insan düşüncesinin belirlenimlerinden, evrensellerden kaçamaz. Varolan her şey düşüncenin öznel belirlenimlerinde anlatılır ve varolan her şey kendi nesnel belirleniminde vardır. Varolan her şey bir evrensel olduğu için, türünden, ideal Biçiminden, belirli ideasından pay aldığı için vardır. İdeadan, Biçimden, evrenselden yoksun bir şey “hiçbir şey”dir, bir varlık değil ama yokluktur, olmayandır. Ve bilinemeyen, belirlenimsiz olan var olamayandır.

Bireysel şey, İdeadan yalnızca pay alan şey, belirlenimini kendinde değil, ama İdeada bulan nesne geçicidir, sonludur. Yiter. İdeanın, Biçimi varoluşu duyusalın, fizikselin, bireyselin varoluşu gibi değildir. Pisagor Teoremi fiziksel üçgenler üzerinde varolmaz. Duyulur-üstü, fiziksel-üstü varoluşu salt kuramsal düşünce içindir. Sonsuzluktadır ve sonsuza dek varolur. Görgül Zaman ve Görgül Uzay arı düşüncenin, İdeanın çevresine çit çekmez. İdea Türlerin, Biçimlerin olmadığı görgül evrende Türlerin ve Biçimlerin ideal olanağıdır. Dünya oluşurken, yaşam oluşurken, insan oluşurken, İdealar tümünün Biçimi, tümünün Belirlenimleridirler. Onların varoluş biçimleridirler, onların doğa yasaları, onların matematikleri, onların özsel nitelikleridirler. Duyusal değildirler, görülmezler, dokunulmazlar, koklanmazlar ve ölçülmezler. Varlıkları yalnızca düşünce içindir. Ve böyleyken duyulur bireyselden çok daha başka, çok daha güçlü, çok daha yüksek bir anlamda gerçektirler. Eğer varlık kalıcılık ise, duyulur bireyseller değil ama evrensel İdealar gerçek varlıktır. Eğer varlık güç ise, sonlu bireyseller değil ama evrensel İdealar güçtür. Eğer varlık değişilmezlik ise, evrensel İdealar değişmezdir.

Felsefe, başından bu yana, ideal belirlenimlerin bilgisidir. Bu bilim özsel olarak “Mantık”tır, özsel olarak “Us”tur. Tüm öznel geçicilikten, tüm yanlışlıktan özgür Nesnelliği konu alır, düşüncenin tüm dışsal güdülenmesinden bağışık özgür deviminin, eytişiminin açınımıdır. Eytişim İdeanındır, onun doğasıdır, onun özüdür, onu bir dizge yapan dinamiktir. İnsan düşüncesi aynı İdeanın etkinliği, eytişimi, gerçekliğidir. İnsan usu aynı İdeanın gizilliğidir. Ve gizilliğin edimselleşmesi ne denli olanaklıysa, insanın gerçekleşmesi o denli zorunludur. İdeada zorunluk olan şey insanın özgürlüğüdür.
Aslı Mühürhancı

umut_hayat
05-06-07, 18:43
Genel anlamı ile felsefe, inanç ve değer sistemlerinin oluşmasını sağlayarak, bireylerin hayatları süresince aldığı tüm kararları ve yaptıkları tercihleri belirler.İnsanlar felsefe aracılığıyla kendilerini çevreleyen dünyayı ve neyin kendileri için önemli olduğunu anlamaya çalışırlar. Felsefe, eğitim üzerinde de önemli etkileri olan uğraş alanlarından biridir.Bu bölümde felsefenin niteliği ve eğitim ile felsefe arasındaki ilişkiler üzerinde durulmaktadır. FELSEFE NEDİR?

Grekçe philosophia teriminden kaynaklanan felsefe, iki sözcüğün birleşmesinden oluşmuştur.Phillia sevgi; sophia bilgi, bilgelik anlamındadır.

M.Ö. VI. yüzyıla gelinceye kadar Yunanlılar da zamanın diğer toplumları gibi, doğa ve insanların aynı güçler tarafından yönetildiğine inanıyor, toplum ve doğal olayların açıklanmasını ise Tanrıların iradesine bağlayarak mitolojik bir şekilde yapıyorlardı.M.Ö. VI. ve V. yüzyıldan itibaren evreni hangi güçlerin yönettiği değil, olayların nasıl cereyan ettiği üzerinde düşünülmeye başlanınca mitolojiden felsefeye geçişin de temelleri atılmış oldu.Felsefenin doğuşuyla birlikte, doğa, Tanrıların iradesine bağlı olmaktan çıkmakta, doğa ve toplum olayları farklı dünyalar olarak değil, tek bir dünya olarak ele alınmaya başlanmaktadır.

Felsefeyi tanımlamak istediğimizde, her felsefi görüşün, bağlı olduğu değerler ve inanç sistemlerine göre felsefeyi tanımlayışının farklı olduğunu gördük.Kant’ın tanımı genel bir anlayış ve sınırlı bir tanımdır, ve derki : “felsefe kendisini akla dayanan nedenlerle meşru kılmak veya haklı çıkarmak iddiasında bir zihinsel etkinlik biçimidir.” Burada akla dayanan nedenlerden, insanın her türlü deneyimi, gözlemini, bunlara dayanan her türlü akıl yürütmesini ve sezgisini içine alan geniş bir nedenler grubunu anlamak gerekir.Haklı çıkarmak veya meşrulaştırmak iddiasında ise herhangi bir önermeyi, bu önermeyi ileri sürmeyi mümkün kılan kanıtı temel veya gerekçelerle ortaya koymayı anlamak gerekir.

Farklı düşünürlerin ortak tanımı felsefenin bilgi sağlayan bir faaliyet olmasıdır şeklindedir.

Bazı düşünürlere göre ise, felsefenin tanımı yapılamaz; çünkü o üst bir dildir.Nasıl tanımlanırsa tanımlansın,felsefe mitos, din ve şiirden doğdu.Zamanla içinde taşıdığı bu öğelerden arındı; bilimsel ve özgür düşünmenin temellerini atarak gelişti ve gerçeği bütünüyle açıklamaya çalıştı.

Sonuçta, genel olarak felsefeyi, gerçeği tümüyle ele alıp inceleyen ve bunun sonucunda ulaşılan bilgileri yorumlayan ve sistemleştiren bir uğraş alanı olarak tanımlayabiliriz.

İlk zamanlarda tüm bilimleri kapsayan felsefeden zamanla matematik, fizik, antropoloji, biyoloji, kimya, sosyoloji, psikoloji v.b. ayrıldı.Çağımızda bazı düşünürler, felsefenin konusunun yalnız dil ve mantık olduğunu ileri sürüp savunmaktadırlar.Böyle olmakla birlikte felsefe ve bilim birbirinden tümüyle kopuk değildir.tersine çok sıkı bir ilişki içindedirler.Her bilimsel gelişme buluş, icat, geçerli ve güvenilir bilgi felsefeyi etkiler ve değiştirir.Felsefenin ufuklarını açar.Yeni felsefelerin doğmasına neden olur.Artık her bilimin felsefesi olmaya başlamıştır.Bilim felsefesi denen alan büyük bir önem kazanmaya başlamıştır.

Bilim gerçeği parçalara ayırarak inceler.Örneğin fizik maddenin hareketini, enerjiyi, kimya maddenin yapısını, biyoloji canlılar dünyasını,sosyoloji toplum, kurum ve kişiler arasındaki ilişkileri, psikoloji insan davranışlarını, eğitim istendik davranışları ele alır.Oysa felsefe gerçeği bir bütün olarak ele alıp inceler.
Aynı zamanda hem felsefe hem de bilim bir süreçtir.Bu sürecin sonunda her ikisi de bilgi elde ederler.
Hem bilimde, hem de felsefede doğruya, elde edilen ve kullanılan bilgiye sürekli eleştirisel bir gözle bakılır.Sürekli her yanıttan şüphe ederler.Şüphe soru sormayı gerektirir.Böylece hem felsefe hem de bilimde sorular önemli bir hal alır.
Bütün bunların yanında, bilimsel önermelerin evrende bir karşılıkları vardır.Kanıtlanan türdendirler.Oysa felsefi önermeler genellikle analitik ve bazen de metafiziktir.yani kanıtlanacak türden değildir.
Son olarak felsefe ve bilim zihinsel süreçleri kullanırlar.Bunlar anoloji,tümden gelim,tümevarım, diyalektik, aksiyometik olarak örneklenebilir.

Anoloji: örnek alarak mantık yürütmedir

Tümdengelim:bilinen genel bir kuraldan özel durumlara ilişkin sonuçlar çıkartılır;bu yöntem en çok matematikte kullanılır.

Tümevarım:farklı nesnelerin gözleminden elde edilen verilere dayanarak genel bir kural oluşturulur.Uçan şeylerin kanatları olduğu gözlenir ve uçmak için kanat gereklidir denilir.

Diyalektik:biri olumlu biri olumsuz iki kavramın çatışmasından olumlu bir kavramın elde edilmesi sürecidir.Tez-antitez-sentez üçlemesiyle de ifade edilir.

Aksiyometik:klasik mantık ve matematikte, kanıtlamaya gerek duymaksızın doğru olduğu kabul edilen önermelerle oluşan zihinsel süreçlerdir.

FELSEFENİN ALANLARI

Felsefenin de diğer disiplinler gibi incelediği konuları, soruları sınıflandırdığı alanları vardır.Bunlardan ilki varlık (ontoloji) sorunudur.

umut_hayat
05-06-07, 18:43
Ontoloji (varlık sorunu)

Var olanla ,var olacak olanları inceleyen felsefenin disiplin alanlarından biridir.Sorularının en önemlisi Arkhe nedir? Sorusudur.Yani tüm var olanların başlangıcı, ilk tözü nedir? Sorusuna yanıt aramaktadır.Örneğin Thales “su”, Heraklitos “ateş”, Pythagaros “sayı”, Anaximenes “soluk” , Anaximandros “sınırı olmayan “, Demokritos “atom”, eflatun “idea”,Aristoteles “yetkin varlık”,Descartes “Tanrı”,Hobbes “madde”, Spinoza “Tanrı ya da doğa”,Leibniz “monat”, Hegel “geist”, Marx “madde,maddedeki değişme ve çelişki”,Dewey “değişme”, Satre “insan” olarak yanıtlar.
Ayrıca ontolojide sorulan diğer sorulara örnek olarak gerçek,insan,ruh,varlık nedir?var mıdır,yok mudur?Evren akıllıca bir düzen içinde midir?Olaylar düzen içinde mi meydana geliyor yoksa rastlantısal mı? Şeklinde verilebilir.

Bu sorulara verilen cevaplar önemlidir.Çünkü bu yanıtlar insan anlayışını da etkilemektedir.İnsana bakış açısı eğitimde çok önemlidir;çünkü ona göre hedefler belirleyip eğitim sistemini kurarsınız.

Eğer insanı Tanrısal bir varlık olarak ele alırsanız, eğitim insanı Tanrıya ulaştırma süreci; doğal ve toplumsal bir varlık olarak düşünürseniz, bu kez doğa ve topluma uyum sağlama süreci; sürekli değişen ve gelişen bir varlık olarak düşünürseniz, eğitim değişmeyi ve gelişmeyi denetleme süreci; insanı diyalektik bir varlık olarak düşünürseniz, eğitim üretimde bulunma süreci şeklinde tanımlanabilir.Eğitimi nasıl tanımlarsanız sistemi de ona göre kurarsınız.Her tanım bir temele dayanır;bundan kaçınılmaz.

Epistemoloji (You can see links before reply)(bilgi sorunu) :

Bilgi sorunuyla ilgilenen bir felsefi disiplin olup, bilginin ne olduğu, kaynağı, doğru, yanlış, bilinemez, mutlak ya da göreceli oluşu, türlerinin neler olduğu gibi sorulara cevaplar aramaktadır.

Bilgi ile doğrudan ilişkili bir diğer kavram da “bilme”dir.Epistemoloji bilme olayının nasıl gerçekleştiği ile de ilgilenir.Bilme, özne ile nesne arasında bir bağ kurma olarak tanımlanabilir.Bu etkinlik sonucu ortaya bilgi konur.Ve sorular genişletilebilinir: gerçek bilinebilir mi?Bilginin niteliği nedir?Mutlak (yüzde yüz kesin) bilgi var mıdır?

İşte bu sorulara verilen yanıtlar eğitim sistemini etkiler; hedefler içerik, eğitim ve sınama durumları ona göre düzenlenir.Sözgelişi eğer “bilgi doğuştandır ve yüzde yüz doğrudur “ denildiğinde; ya da “sonradan öğrenilir ama yine mutlaktır” savı ileri sürüldüğünde,”hayır bilgi görecelidir, sürekli değişir, yüzde yüz doğru bilgilerimiz yoktur.” Şeklinde bir görüş savunulduğunda öğrenciye kazandırılacak hedef davranışlar, içerik, eğitim ve sınama durumları bu yanıtlara göre planlanıp işe koşulur.Eğer bilgi doğuştan ve yüzde yüz doğrudur denildiğinde, eğitim sisteminde akıl ön plana çıkar.Öğretmen ders anlatmaz, bilgi aktarmaz.Yaptığı etkinliklerle öğrencinin kafasında doğuştan var olan bilgileri ortaya çıkarmaya,ona buldurmaya çalışır.Bilgi sonradan kazanılır savı temele alınırsa, bu kez öğretmen dersi anlatır, öğrenci dinler; çünkü onun kafası boştur.öğretmenin dediklerini ezberler ve aynen söyler.

Aksiyoloji ( değerler sorunu)

Bu alan etik ve estetik konularını içerir.İnsanın yapıp etmelerini inceler; bu tür davranışların dayandığı ilkeleri ve değerleri araştırır.bu disiplin ahlaklı, ahlaksız, iyi, kötü, saygılı, özgürlük, tutsaklık, erdem, erdemsizlik, mutsuzluk, güzellik, çirkinlik, vicdanlılık v.b. nedir?Var mıdır, yok mudur?Varsa neden var, nasıl kaynaklanır?Bular değerlendirilirken bir ölçüt kullanılabilinir mi? Sorularını yanıtlamaya çalışır.

Bu sorulara verilen yanıtlar da eğitim sistemini etkiler ve değiştirir.Eğer bu değerler var ve evrenseldir derseniz, bunları öğrencilere kazandırmaya çalışır ve hiç ödün vermezsiniz.Bu değerler var fakat evrensel değildir, zamanla değişir derseniz, hoşgörülü olur, eğitim ortamında esnek davranırsınız.

umut_hayat
05-06-07, 18:44
Mantık

Akıl nedir? Aklın kuralları var mıdır?Varsa nelerdir?Evrensel ve genel geçerli midir?Akıl yürütme yolları var mıdır? V.b. soruları inceleyen felsefenin disiplin alanlarından biridir.
Eğer aklın kuralları doğuştandır derseniz,öğretmen öğrencinin aklını kullanmasını sağlayacak hedef ve davranışları, sınıf ortamına getirir ve dersi ona göre işler.yoktur derseniz bu kez sorunu çözmesi istenir.eğitim ortamında öğretmen yalnız danışılan, yol gösteren kişi görevini yüklenebilir

FELSEFE VE EĞİTİMİN İLİŞKİSİ

Eğitim felsefesinin konusu eğitim dediğimiz süreçtir.Amaç eğitimin dayandığı ilke ve kavramları aydınlatmak, amaç ve araçları irdelemek, temel sorunları tartışmaktır.Kısaca eğitim felsefesi, eğitim sorununa felsefi bir açıdan bakmaktır.
Eğitimle felsefe arasındaki ilişkiler şu maddeler altında toplanabilir:

1-Eğitim sistemi kurulurken öncelik hedeflere verilmelidir.Hedef davranışlar hangi ölçütlere dayandırılırsa, istendik olacağı konusunda bir karara varmada felsefe ölçüt alınmalıdır.Bu düşünülmezse sistem kendi içinde çelişkiye düşebilir.

2-Hedef davranışlar, içerik, eğitim ve sınama durumları temele alınan felsefenin ölçütlerine uyuyorsa, iç tutarlılık vardır.Yoksa çelişkiler bulunacaktır.

3-Eğitimin nesnesi insandır.İnsan aynı zamanda felsefenin de konusudur.İnsana bakış açısı eğitim sisteminin tüm öğelerini etkileyebilir.

4-Her ekonomik, toplumsal ve politik sistem en azından bir felsefeye dayanır.örneğin kapitalist sistem genellikle idealist ve pragmatik, kominist sistem ise materyalist felsefenin ölçülerine göre kurulmuştur.Eğitim, ekonomik, politik, ve toplumsal sistemlerin bir alt sistemidir.Bu bağlamda eğitimdeki felsefe, ekonomik, politik ve toplumsal sistemlerin felsefesiyle aynı olmalıdır; çünkü eğitim, politik, ekonomik, toplumsal sistemlerin istediği insanları yetiştirmek üzere işe koşulmuştur.Bu yapılmazsa hedefler gerçekleşmeye bilir.

5-Felsefe bir açıdan insanın yaşama bakış açısını belirler.İnsanoğlu bu nedenden dolayı felsefeden kaçamaz.

6-Eğitim disiplinler arası bir bilimdir.Bu bağlamda her bilim dalının ve konu alanının ve eğitimle doğrudan ilişkili olan psikoloji, ekonomi, hukuk, sosyoloji, antropoloji, biyoloji, genetik v.b. disiplinlerin bilgi ve yöntemleri arasındaki bütünlüğün sağlanması gereklidir.Bunu ancak felsefe yapabilir.

7-Eğitim sistemini denetlemede felsefeden yararlanılmalıdır.Sözgelişi eğer temele idealist felsefe alınmışsa, sistem elit insan yetiştirmelidir.Eğer pragmatik felsefe kullanılıyorsa her insan yetenek ve ilgisine göre eğitilmelidir.

8-Felsefenin eğitime katkısı olduğu gibi, eğitimin de felsefeye katkısı vardır.Eğitim yoluyla insanlara bilimsel, sanatsal, felsefi alanlarda istendik davranışlar kazandırabilir.Bunlar hem insanın kendi felsefesini, hem de toplumsal felsefeleri geliştirmede katkıda bulunabilir.Eğitim yeni felsefelerin doğmasına neden olabilir.

9-Eğitim sisteminin işlemler bölümünün şimdilik en etkili öğelerinden biri de öğretmen, yönetici ve hizmetlilerdir.Kurulan eğitim sisteminin dayandığı felsefeye inanan, onu bilen uygulayan ve savunan öğretmen,yönetici ve hizmetli yetiştirip görevlendirmek, sistemin etkili ve verimli işlemesi için kaçınılmazdır.Yani sistemin savunduğu felsefeyle öğretmen, yönetici ve hizmetlilerin felsefeleri birbirlerine ters düşmemelidir.Eğer ters düşerse sistem entropiye kayar ve bozulur .

10-Felsefe zaman zaman eğitim kurumlarından dışlanmaya çalışılmaktadır.oysa, bilinmesi gerekir ki; felsefeyi dışlamaya çalışmak da aslında bir tür (!) felsefedir.
Felsefenin eğitim üzerindeki bu etkilerini yakından tanıyan ve değerlendirebilen bir öğretmenin,daha başarılı olacağı da açıktır.Bu amaca hizmet etmek üzere aşağıda üç önemli felsefi akımın eğitim programları üzerindeki etkilerinden bahsedilmiştir.

İdealizm

İdealizm, evreni açıklamada temele ruh, ahlak, zihin ve düşünce gibi kavramları alan bir felsefedir.Gerçek ve değerler mutlak, zamanla değişmeyen ve evrensel olarak düşünülür ve insan zihninde idea denilen bu gerçekliklerin doğuştan geldiği varsayılır.İnsanın temel görevi, aklını kullanarak bu idealara ulaşmaktır.İdealar aynı zamanda mükemmel bir düzen içerisinde bulunan evreni yaratan Tanrı’yı da simgelemektedir.

İdealistler bilme eylemini, insanın aklında doğuştan var olan gizil fikirleri –ideaları- yeniden düşünme olarak anlarlar.Buna göre her bir öğretmenin temel görevi, öğrencilerindeki bu gizil bilgileri bilinç düzeyine çıkarmaktır.

İdealist eğitimde merkezde konular,dersler,evrensel doğrular ve bunları aktaracak öğretmen vardır.Bu nedenle idealistler, konu alanı veya bilgi merkezli eğitim programı geliştirme yaklaşımlarını benimsemiştir.

Konu alanı merkezli program yaklaşımlarının ortak özellikleri arasında; evrensel doğruları yansıtan bilgi ve içeriği programın ayrılmaz parçaları olarak kabul etme, içeriği ders kitaplarının içeriği ile sınırlama, öğretmenlerin her birinin bir konu alanının uzmanı olması gibi özellikler sayılabilir.Ancak bu tür programlar, içeriği birbirinden kesin olarak ayrılmış konu alanlarına göre düzenlenmesi ile, bilginin gerçek hayattan kopmasına neden olması ve öğrenci ilgi ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesiyle de eleştirilmişlerdir.

umut_hayat
05-06-07, 18:44
Konu alanını örgütleyişlerine göre kendi içinde de çeşitleri olan bu yaklaşımlarda genellikle düz anlatım, soru-cevap, ezberleme gibi öğretim yöntem ve teknikleri kullanılır.Değerlendirmede ise, öğrencilerin başarısını birbirleriyle kıyaslayan norm dayanaklı değerlendirme tercih edilmektedir. Değerlendirme konuları, öğrencilerin genel zihin yeteneklerini kullanmalarını gerektiren konular arasından seçilmektedir.Bunun için dönem ya da yıl sonunda düzey belirleme sınavları yapılmaktadır.

Realizm

Realizm evreni, madde ve somut olarak var olanlarla açıklayan bir felsefi akımdır.İnsanlar, akıl ve muhakeme güçleriyle dünyayı bilirler.Var olan her şey, doğadan gelir ve doğanın kanunlarınca idare edilir.İnsan davranışları bu doğa kanunlarına uygunluğu ölçüsünde akılcıdır.(Ornstein & Hunkins,1988:29-30)Realizmde, maddeden gelen gerçeklik, değişmez ve mutlak kabul edildiği için, insanların bu mutlak doğrulara ulaşmasında aklını kullanması gerektiğine inanılır.Bu sayede insanlar, yaşadıkları toplumun bilgi birikimini de edinirler.Zaten realistlere göre eğitimin amacı, toplumun kültürel birikimini gen (You can see links before reply)ç nesillere aktararak, onların akıllarını kullanma yollarını geliştirmek ve bu sayede insanları mutlak doğrulara ulaştırarak onları mutlu etmektir.

Realist eğitimciler insan aklını merkeze aldıklarından,konu alanının sistematik olarak disiplinlere ayrılarak organize edilmesinin düşünmeyi kolaylaştırdığını kabul ederler.Bu nedenle, tıpkı idealizmde olduğu gibi realizmde de konu alanını merkeze alan eğitim programları benimsenir.Aradaki en önemli fark, realist programlarda konuların mantıklı bir düzen içerisinde sınıflanarak, örgütlenmiş disiplinlerle ifade edilmesidir.Günümüzdeki okul programlarının matematik, fizik, biyoloji gibi disiplinler ve bunların kendi içinde alt disiplinlere ayrılarak düzenlenmesinin temelinde realist filozofların bu görüşleri yer almaktadır.Ayrıca öğretilecek konu alanının özelliklerine göre öğretim yöntemlerinin değişmesi gerektiği fikri de realistlere aittir.

Kısaca realistlerin eğitim görüşlerinin temelinde disiplinler ve kültürel birikimi aktaran öğretmenlerin var olduğu söylenebilir.Realist eğitim anlayışında kullanılan yöntem ve teknikler ile değerlendirme teknikleri idealist görüşlerle benzerlik göstermektedir.Ancak realist eğitimciler, bu yöntemlere ek olarak, öğrencinin bizzat kendisinin yaptığı deney, gözlem gibi yollarla yeni bilgiyi edinmesini de önemserler.

Pragmatizm

Deneycilik de denilen pragmatik felsefe, gerçeğin değişken ve göreceli olduğu görüşüne dayanır.Gerçeğin bu yapısı nedeniyle mutlak ya da evrensel doğru da bulunmaz.Gerçeği olgu, yaşantı veya davranışlarla ilişkisini kanıtlayarak aramak gerekir.Pragmatizme göre değişmeyen tek şey, doğanın kanunlarıdır; bu kanunlar önünde herkes eşit olduğu için, yönetimde de tüm insanların katılımı esas alınır.Buradan hareketle pragmatistler, demokratik bir toplum düzenini savunurlar.Mutlak doğrunun var olmamasıyla beraber, diğerlerine göre doğruluk değeri daha fazla olan gerçeklikler de vardır.Bilimsel yöntem, bize bu tür doğrular sunduğu için, özellikle çağdaş pragmatistler tarafından çok önemsenir.

Konu alanı, disiplinler ve düşünceleri vurgulayan idealist ve realistlere karşılık, pragmatistler bilgiyi sürekli değişim içinde olan bir süreç olarak kabul ederler.Öğrenme ise problem çözme esnasında gerçekleşir.Bilme eylemi pragmatizme göre, öğrenen ve çevre arasındaki etkileşim sonucunda gerçekleştiğinden, öğrenenin aktif katılımını gerektirir.Bu etkileşimin temelinde ise değişme kavramı bulunmaktadır.Hem öğrenen hem de çevre sürekli etkileşim içerisindedir.

Pragmatist eğitimcilere göre, öğrencilere öncelikle nasıl eleştirel düşünebileceklerini öğretmek gerekmektedir.Ayrıca sürekli değişen dünyanın problemleri de değişeceğinden, problem çözme becerilerini geliştirmek de önemlidir.Bir durumun problem olarak algılanması ise eleştirel bir bakış açısına sahip olmakla ilişkilidir.Tüm bunlar, konu alanlarını vurgulayarak değil, öğretim yöntemlerini vurgulayarak mümkün olabilir.Çünkü aslolan değişimle baş etme yöntemlerini ve bilimsel araştırmayı bilmektir.Bu nedenle pragmatist felsefenin gelişimi, bilimsel gelişmelerle paralel gitmiştir.

Pragmatist görüşleri eğitim alanına uygulayan en ünlü filozof, John Dewey’dir.Dewey, eğitimi insanı geliştirmeye yarayan bir süreç olarak, okulu ise toplum hayatının küçük bir örneği olarak görür.Ona göre ideal bir eğitim programı, öğrencilerin yaşantı ve ilgilerine dayalıdır.Ayrıca pragmatist programların önemli bir farkı, derslerin birden fazla disiplini içerecek şekilde disiplinler arası örgütlenmesidir.

Pragmatik felsefede, merkeze öğrenenin ilgi ve ihtiyaçları alınarak, öğretim yöntem ve süreçleri vurgulanmaktadır.Bu özelliğiyle pragmatik eğitim programlarında öğrenen merkezli program geliştirme yaklaşımları benimsenmektedir.Bu yaklaşımların ortak özellikleri arasında, okul içerisinde düzenlenen tüm öğrenme etkinliklerinin öğrenci ilgi ve ihtiyaçlarına dayandırılması, öğrenme yaşantılarının görüşlerin özgürce paylaşıldığı demokratik bir sınıf ortamında oluşturulması, öğrencinin her türlü etkinliğe aktif olarak katılımının ve bireysel gelişiminin amaç edinilmesi sayılabilir.

Pragmatik eğitim programlarında hedefler esnek olup, süreç içerisinde değişmeye açıktır.Öğrencilerin yorumlama, ifade etme ve tartışmalarını sağlayacak problem çözme etkinliklerine uygun öğretim yöntem ve teknikleri kullanılır.Bu tür programlarda, geleneksel yöntemlere ek olarak,bireyin kendi başarısını ölçtüğü, bireysel değerlendirme teknikleri de kullanılmaktadır.


Kaynaklar:

Felsefe Açısından Eğitim................................Dr. A. Gülnihal Küken

Öğretmenlik Mesleğine Giriş..........................Doç.Dr.Semra Ünal,Doç.Dr.Sefer Ada

Öğretmenlik Mesleğine Giriş..........................Prof.Dr.Münire Erden

Öğretmenlik Mesleğine Giriş..........................Prof.Dr.Veysel Sönmez

umut_hayat
05-06-07, 18:44
Bilgi, maddenin veya bir başka deyişle gerçeğin, akıl üzerindeki yansımasıdır. Gözlemler ve deneyler ile ele geçen bilgi her zaman gerçeği tam bir keskinlikle tanımlamayabilir. Yanılsama, bir yönü ile aklın yetkinliğine veya çözümleme (You can see links before reply) kapasitesine, diğer bir yönü ile de algı ve gözleme bağlıdır. Ancak bu durum, bilginin yanlış veya güvenilmez olduğu anlamına gelmez. Aklın ortaya çıkardığı mantık, bu bilgiyi aksi ispat edilene kadar koşulsuz bir biçimde doğru kabul eder. Kendi kendine çürümediği sürece, bu yaklaşım, Tezin temellendirilmesi için geçici bir dayanak oluşturur. Formel Mantık

Niceliğin sayılabilir olmasından hareketle, formel mantık, sayılabilir nicelikler arasındaki ilişkileri keskin bir tanımlama ve sınıflama ile ele alıyordu. Formel olan bilginin dönüşebilir olduğunu söyleyen diyalektik ve pozitivist metodlar gelişmeden önce formel hale gelen bilgi değişmez kabul edilmekteydi. Bilginin elde edilmesi ve olguların açıklanması sürecinde, kendinden önceki görece formel bilgiyi mesnet alan Tez, kendisini doğrulayan deney ve gözlemlerin varlığıyla, biraz da güçlü bir anti tezin yokluğu nedeni ile kabul görür. İnsanlığa sözkonusu olguyu açıklayan yegane bilgi olan bu tez değerlidir. Çünkü hayatı kolaylaştıran teknoloji bu bilgi üzerine kuruludur ve kendi içinde tutarlıdır. Mantık, evrensel gerçeği bilgiye dönüştürürken, algı ve gözlemin kapsadığı alanın matematiğini kurgular. Algı alanı genişledikçe formel mantıkta buna uyum sağlamak zorundadır. Bu yüzden tıpkı gerçeğin değişken ve dönüşebilir olması gibi formel mantık ta tutarlılığını yitirmeden değişmek ve gelişmek durumundadır. (Bkz. Gerçek / Sonsuzluk, Örüntü)
Diyalektik

Akılcı – Deneyci hayat görüşünün, tezin yadsınma (çürütülmesi) olasılığını kabul etmesi, peşinen bir yadsıma içinde olduğunu göstermez. Çünkü akılcı - deneyci bakış açısı, özündeki karşıtlık ve çelişki ilkelerine rağmen tutarlı bilgiye ihtiyaç duyar. Toplumun sosyal refahı adına doğayı dönüştürürken doğal kaynakları verimli kullanabilmesi için gereklidir bu. Karşıtlık ve çelişki * ilkeleri metodiktir, yani, bilgi kuramına temel olan bu ilkeler değildir. Bu ilkeler, bilgiye ulaşmak ve onu çözümlemek için kullanılan araçlardır sadece. Sosyal düzenin nüvesi olan insanın, hayatını kolaylaştıracak veya, onun daha az çalışarak daha fazla değer üretmesini sağlıyacak çözümlere gereksinimi vardır. Bu yüzdende tutarlı bir bilgi anlayışı ve onun ürünü olan teknoloji ona gereklidir.

Bilginin elde edilmesinde kullanılan yöntemleri tarif eden terimlerdeki semantik (anlam bilimsel) farklar, onların aslında akılcı olan hertürlü yaklaşımın aynı kapıya çıktığı gerçeğini değiştirmez. Comte'un pozitivizmi gibi. Aynı kapıya çıkan bu yöntemler, Kant'tan Marks'a Alman Felsefesi ve Montesquieu'dan Comte'a Fransız felsefesi gibi örnekleyebileceğıimiz farklı felsefe ekollerinin bilgi kuramına yaklaşımından kaynaklanmaktadır.
Bilginin varlık koşulu, akıldır. Akıl veya gerçeğe tanıklık edecek gözlemcinin olmadığı bir durumu varsayalım. Bu durumda, bilginin varlık sebebi ortadan kalkacaktır. Demek ki bilgi, inorganik olan maddenin kendi başına üretebileceği birşey değildir. Ancak, bilgi, aynı zamanda aklın da tek başına üretebileceği birşey değildir. Zaten o zaman bilgi değil, 'dogma' olur. Bilimin tüm dünyadaki akademik çevrelerde kabul görmüş ve uygulanan diyalektiği, formel bilgiden temellenen hipotez, bu tezin doğrulanması için yapılan gözlemler ve deney sonuçlarının uluslararası bilim dergilerinde yayınlanması süreçleri ile gerçekleşir. Böylece bu tezden ve ispatından diğer bilim adamlarının haberi olur. Bu hipotez çürütülmediği (yadsınmadığı) sürece benimsenir ve diğer bilimsel çalışmalarda dayanak olarak kullanılır.
Çoğunlukla ortaya çıkan şudur ki, başlangıçta gözden düşmüş olduğu düşünülen fikirlerden yararlanmaya devam ederiz. Ancak bu durum geri adım atmak anlamına gelmez. Ortaya çıkan, gerçeğin ve süreçlerin daha derin bir kavranışını içeren diyalektik bir süreçtir. Bundan dolayıdır ki formel mantıktan yararlanmaya devam ederiz ve onu tamamen çürütmeyiz.
Gerçek:

Gerçek, maddenin kendisi ve aynı zamanda türevleri ile olan ilişkileridir. Akıl olmasa da gerçek vardır. Gerçek, dünyada organik maddenin filizlenmesinden önce de vardı. Formel yaklaşımın sınıflandırması olan inorganik madde, bugün fiziğin kabul ettiği başlangıç olan büyük patlamanın gerçekleştiği ilk andan bu yana mevcuttur ve akıldan önceki gerçeği oluşturur. İnorganik gerçeğin kuralları vardır. Bunun içindir ki Newton fiziği, determinizm kavramını doğrulamıştır. Mikro kosmosu açıklamaya çalışan zayıf çekim kuvvetleri ile ilgili fizik öngörüleri, makro kozmosu açıklamaya çalışan Newton fiziğini yadsıyamaz veya çürütemez.
Evrensel Gerçek ve Yanlış anlaşılan kavramlar: Determinizm / İndeterminizm.

İnorganik Madde

İnorganik madde deterministiktir. Determinizm, aynı fizik yasalarından temellenen maddesel özelliklerin benzer ve tutarlı süreçler oluşturması olarak özetlenebilir. Böylece bilim oturduğu yerden yaptığı ölçümler ve gözlemler ile evrenin uzak köşelerindeki galaksilerdeki gerçek hakkında fikir yürütebilmektedir. Galileo ve Kopernik'ten Isaac Newton'a kadar dünya dışına çıkma imkanı bulunmayan fizikçiler bu deterministik kabul sayesinde, bugün bilimin modern araçları ile uzaya giderek doğruladığı gözlemleri yapmışlar ve doğru tezler ortaya atmışlardır. Bu gün kuantum mekaniği kuramı bu determinizmi yadsımaya çalışsa da ileride açıklayacağım eleştirilerden mesnet bulan gerekçeler ile ben bunun algı çözümsel bir yanılsama olduğunu iddia etmekteyim.
Gerçeğin Başlangıç noktası: Mutlak O

Determinizmin temellendiği görüş, tek bir öz içinde bulunan belirli nicelik ve nitelikteki elementin veya maddenin büyük patlama ile evreni oluşturmasıdır. Patlamanın termo dinamik yasaları, evrenin dört bir köşesindeki benzer elementler için benzer etkiler oluşturmaktadır. Enerjinin ve maddenin dönüşümü veya maddenin faz değişimleri gibi nesnel gerçekler evrenin her yanında aynıdır. Büyük patlama ile ölçemeyeceğimiz yoğunlukta bir çekirdeğin saçılması ile oluşan evren, patlamanın oluşturduğu ısıl devinim (Termo Dinamik) küresel bir saçılım ve partiküllerin genişlemesi olarak adlandırabileceğimiz hareketten oluşmaktadır. Mutlak başlangıç veya 0 noktası olarak açıklanabilecek evrenin çekirdeğinin potansiyel enerjisini bir sabit olarak bilememekteyiz. Aynı şekilde kütlesini de. Bu yüzden sadece gözleyebildiğimiz bazı değerleri mesnet alırız. Bunlardan birisi Albert Einstein'ın E=mc² (Enerji=kütle x ışıkhızının karesi) olarak bilinen formülündeki foton parçacığıdır. Einstein bu öngörü ile Evrensel gerçeği açıklamaya çok yaklaşmıştır. Bu sayede zaman, hareket ve potansiyel enerji hakkında bazı ipuçları edinebiliriz. Enerjinin harekete dönüşümü ise homojen (You can see links before reply) olmayan evrenin farklı köşelerindeki değişken ancak ölçülebilir çekim alanlarına bağlıdır. Kopernik, Kant, Laplace, Newton, Einstein ve Hawking gibi bilim adamlarının katkıları ile diyalektik bir kavrayış ve gelişim sonucunda varılan büyük patlama teorisi, evrenin ortaya çıkmasına ilişkin en doyurucu materyalist yaklaşımdır. Bu yaklaşımdan temellenen termo dinamik kanunları ile içten yanmalı motorları yarattık, uzaya roketler gönderebildik ve dinamik matematik hesaplar ile roketleri hareket halindeki göktaşlarının üzerine büyük bir doğrulukla indirebildik. Enerjinin dönüşümünü anlamamız sayesinde teknolojimiz ve ağır sanayiimiz varolabildi. Evrenin mayasında varolan karşıtlık, kurallı değişkenlik (çelişki değil) ve dönüşerek nitelik değiştirmenin doğasını anlıyoruz.
Kütle Çekimi ve Sonsuzluk

Makro evrendeki kütle çekimi kanunlarını ispatlayıp formel hale getirdiğimiz içindir ki, Evrenin uzak köşelerinde kütle çekimi kanunlarından kaynaklanan olguları açıklayabiliyoruz. Peki evren neden homojen değildir? Veya neden saçılım küreseldir? Determinizmden yararlanarak bu çekimsel birikmelerin ve evrenin homojen yapısının bozulmasının, evrene dışardan etkiyen başka büyük çekim kuvvetlerinden kaynaklanıyor olabileceği tezini ortaya atmaya cesaret ediyoruz. Bu hipoteze göre evrenimiz tek değildir. Kendisine benzer başka evrenler ile komşu olabilir. Bu da iç içe bulunan mikro kozmos ve makro kozmostan daha büyük olan belki de mega kozmos olarak adlandırabileceğimiz ve bu iki kozmosu içine alan daha büyük bir sistem olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda atomun parçalanmasından sonra parçacık hızlandırıcıları ile yapılan deneylerde saptanan kuarklar, bozonlar gibi atomaltı parçacıklar bulunmuştur. Her deney ve gelişme bize yeni ve daha küçük atomaltı parçacıkları tanıtmaktadır. Sonsuzluk analitik olmaktan ziyade, iç içe geçen kutular gibi sonsuz küçüklerden ve sonsuz büyüklerden oluşan bir yapıdadır. Fiziksel nicelikleri saptamaya ve saymaya yarayan Matematik, İntegral (Sonsuz küçükler hesabı) ile bize fiziksel niceliklerin sonsuz küçüğe doğru gitmesinin olanaklı olduğunu göstermektedir. (Newton ve Leibniz)
Ne var ki, boyut ve uzaklık olarak insanın gücünü aşan büyüklüklerin söz konusu olduğu evrende çok uzaklardan gelen ışık, bize önemli bilgileri taşımaktadır. Işık tayflarındaki izlerden binlerce ışıkyılı uzaklıktaki maddenin element yapısını ve hayat seyrini çok doğru bir biçimde saptayabiliyoruz. Farklı elementlerin sağladığı enerji, fotonun farklı enerji seviyelerinde salınmasını sağlamaktadır. Bu farklı enerji seviyeleri, kelvin (K') cinsinden ışık ısısının tayfını bize sağlamaktadır. Şimdiye kadar milyonlarca ışık yılı uzaklıktan gelen bu tayf bilgilerinde periyodik tablodaki elementlerin dışında farklı maddelerin izine rastlanamadı.
İnorganik maddenin davranışından çıkarımsadığımız matematiksel ve fiziksel olgulardaki niceliksel yapı onun deterministik algılanmasını olanaklı kılmaktadır. Ancak determinizmin sosyal olgulara uyarlanmaya çalışılması tehlikelidir. Çünkü artık işin içine akıl girmiştir. Ve aklın çıktıları veya başka bir deyişle dışa vurumu, niceliksel olmaktan çok niteliksel görünür. Aslında aklın da görünür yanının arkasında niceliksel süreçler vardır. Bunun yanısıra, Akıl, felsefenin çok eskiden beri ilgilendiği bir konu olmasına rağmen, nöronların, snaptik bağların, hormonların ve kimyasalların ve tüm bu niceliksel olguların yanında niteliksel özellikleri olan bilişsel süreçlerin de karmaşıklığı nedeni ile bilimin veya materyalizmin en son ilgilendiği konulardan biri olmuştur. Bu nedenle akıl, platon, Aristo ve Hegel'e değin giderek mistik bir sis perdesinin altında kalmıştır. İdealist uslamlama, aklın nesnel görüngülerini gölgede bırakmıştır.
Marks'ın diyalektik anlayışının sosyal ve maddesel olgulara aynı anda uyarlanmasının doğurduğu zorluklar gibi, sosyal olguların deterministik gerçeklerine ulaşmak oldukça zordur. Ancak imkansız da değildir. İstatistik biliminin insan davranışlarını sınıflandırarak izlemesi, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin bu verileri yorumlaması ile benzerlikler kurulabilir. Fakat bu işlem, tıpkı simyacıların kimyasal metodlar ile birbirine dönüştüremediği elementlerin yüksek fiziksel zorlamalarla birbirine dönüştürülebilmesinin insanlığa pratik fayda getirmemesi gibi ekonomik olmayan bir süreç olacaktır.
Dinamik ve Nesnel Gerçek

Bazı olguların deterministik gerçeklerine ulaşmanın zorluğu, onların indeterministik olduğunu göstermez. Çünkü indeterminizm olguların açıklanamayacak kadar değişken ve çelişkili olması durumudur. Bu durum, diyalektik materyalizmin eleştirisinde açıklayacağım yeni bir kavram olan kökten veya toptan yadsımacılık durumunu doğurur. Çelişkiler, şeylerin doğasına ilişkin nedenselliği kavrayamama durumudur. Ve bir anlamda maddenin ilişkilerinde mantıksal boşluklar olduğu anlamına gelir. Nesnel ilişkilerde mantıksal boşluklar bulunması mümkün değildir. O takdirde nesnel ilişkiler varolamaz.
Gerçek, değişken ve dinamiktir bu doğru. Ancak açıklanamayacak ve kavranamayacak kadar değil. Bu değişkenliği ve dönüşümü de tutarlı kılacak kurallar vardır. Kuralların örüntüsü (Pattern) veya örüntünün kuralları. Sadece biraz daha yakından veya uzaktan bakmamız ve hakettiği ilgiyi göstermemiz gerekiyor. Gerçek, nesnel değilse özneldir. Ve o zaman gerçek, yani maddenin kendisi zihin veya akıl tarafından üretilen dogma ile eşdeğer olur ki bu maddenin inkarıdır. O zaman Berkeley'in maddesizcilik veya anti materyalizmine varırız. Uslamlama yaparak varolmadığımız sonucuna varabiliriz. Ancak bu durum kendi paradoksunu doğurur, çünkü uslamlama yapabilmek için varolmak gerekmektedir. (Descartes) Eğer kendimizi çelişkinin gerçek olduğuna inandırırsak o zaman bu paradoksu da normal karşılarız ve başladığımız yere döneriz.
Uslamlamayı yapan akıl, arkasında niceliksel olgular bulunan biyolojik bir organizmanın ürettiği niteliksel bir çıktıdır. Pek tabidir ki Materyalizmin hareket noktası olan inorganik madde de, organik madde de nesneldir, nesnel olan herşey aynı zamanda nicelikseldir, matematik ve fizik aracılığı ile açıklanabilir ve sayılabilir.
Akıl:

Akıl yine formel bir yaklaşımla organik maddenin ürünüdür. Evrene milyarlarca yıl hakim olan inorganik maddenin deterministik olduğunu, yani yapısındaki karşıtlık (zıtlık), değişkenlik ve dönüşebilirliğe rağmen, sayılabilir olduğunu, ilişkilerinin bilim tarafından açıklanabilir olduğunu yani dinamik bir tutarlılığa sahip olduğunu önceki paragraflarda tekrarlamıştım. Organik madde ise, inorganik maddenin başlangıç noktası olan sonsuz düzenden kaynaklanan determinizmden ilk sapmadır. Büyük patlamanın yolaçtığı ısıl devinim ile etrafa saçılan madde, bu ısıl zorlama sayesinde bir başka madde türevini ortaya çıkardı : Karbon.
Organik Madde

İnorganik dediğimiz diğer madde türevlerine göre karbonun farkı, çok uzun atom zincirlerinden oluşan moleküller oluşturabilmesidir. Bu sayede yaşamın temeli olan karmaşık yapı taşları olan DNA (You can see links before reply), proteinler, amino asitler ve yüzlercesinin oluşturduğu hormonlar gibi daha da karmaşık organik yapılar oluşabilmiştir. Organik yaşamın çeşitlenmesi ve milyonlarca türün oluşması, maddenin, determinizmin belirlediği hareket yasalarından farklı bir şekilde devinmesine yolaçmıştır. Demek ki, maddenin bir türü için geçerli olan bir genelleme diğer bir türü için geçersizdir. Ancak, bu genellemenin çürüdüğü anlamına gelmemektedir. Deterministik genelleme, inorganik maddenin davranışını açıklamakta faydalı olmaya devam etmektedir. Güneş sisteminde hayat olduğu bilinen tek gezegen olan dünyadaki diğer maddeler olan hava, su ve toprak, yaşama destek olmuş ve aynı zamanda yaşamın desteğiyle bir kapalı çevrim oluşturabilmeyi başarmıştır. Bu döngü, bu gün ekolojik sistem dediğimiz, kendi küçük evrenimizde oluşabilmiş ve evrensel yasaların temelinde bulunan düzenin kaosa doğru bozuluyor olduğu gerçeğine (termo dinamik) karşın, dünyadaki entropi seviyesinin azalmasına yolaçarak determenistik genellemeye ciddi bir karşıtlık oluşturmaktadır.

umut_hayat
05-06-07, 18:44
Ancak bu durum, evrenin karşıtlık yasası ile uyumlu gibi de görünmemektedir. Çünkü organik yaşam, evrenin altında bulunan desenin (pattern) üzerinde küçücük bir leke gibidir. Bu durum eğer determenistik gerçeğin doğasına uygun olmuş olsaydı, genelleme yapmaya değecek veya evrenin devinimini etkileyecek kadar çok yaşam olması gerekirdi evrende. 50 yıldır uzaydan gelen radyo dalgalarını dinlememize rağmen, henüz bizim dışımızda akıllı yaşamın varolduğuna dair bir ipucu bulamadık.
Davranış ve Sosyal Düzen

Davranış sergileyen organik yapılar, genellikle farklı uyarılara göre değişken, otonom veya otomatik tepkiler üretirler. Ancak bu mekanizmaların tümünün akıl içerdiğini söylemek doğru bir sınıflandırma olmayacaktır. Otonom olan, kendi kendine hareket eden, bazı görece basit organizmalar örneğin bir koloninin parçası olan böcekler gibi, yaşam döngülerinin gerektirdiği eylemlere programlanmış gibi görünmektedirler. Herbir karınca otonom hareket eder gibi görününmekle birlikte, her biri aslında koloninin doğal işbölümüne göre farklı bir programa sahiptir. Kimisi işçi olurken, kimisi askerdir. Bu işbölümü onların fiziksel özelliklerine de yansır. Yaprak kesici işçilerin çeneleri aynı şekilde yapılanmıştır. Askerler ise dövüş için özel fiziksel özelliklerle donatılmışlardır. Toprağın altındaki galerilerde istif işi ile uğraşan işçiler küçük ve çeviktir. Şaşırtıcı bir şekilde, hepsi tek bir koloninin içindeki işlere uygun olarak farklı sınıflarda biçimlenmişlerdir. Ve sadece kendi işlerini yaparlar. Feremon denilen bir kimyasal aracılığı ile iletişim kurarak, binlerce karınca, koloninin tek bir vücut gibi çalışmasını sağlar.
Karıncaların bu karmaşık sosyal düzeni, daha gelişmiş bir beyne sahip insan toplumundaki düzene benzetilebilirmi?
İnsanların bilinç ve irade dediğimiz bilişsel fonksiyonları, onların toplumsal düzen içerisindeki rollerini kendilerinin seçmelerini ve böylece kendi dinamiklerini görece kendilerinin tayin etmelerini sağlar. Kısacası, bu roller onların içine doğuştan konmuş minik programlar değildir. İnsan aklının önemli bileşeni olan bilinç, mensup olduğu sosyal ve ekonomik sınıf tarafından yönlendirildiği gibi, insanın atalarının avcılık ve toplayıcılık yaptığı dönemlerden, yani ilk sosyalleşmeye başladığı zamanlardan bu yana kuşaktan kuşağa aktarılan sosyal reflekslerin oluşturduğu şablonların yanında, sosyal ve ekonomik statü kazanmak için aldığı eğitim ve genetik yetilerinin ona sağladığı yönelimleri tarafından oluşturulur. İnsan aklı ile karınca aklı arasındaki fark, insanın özgün iradeye sahip olmasıdır. Karıncalarda ise küçük programcıklardan oluşan ve lego gibi birbirini tamamlayan toplumsal irade, hiç bozulmayan küçük programcıkların birliğinden oluştuğu için, karıncaların ekonomik haklarını talep etmek için grev yaptıkları hiç görülmemiştir. Karınca kolonisinde işler genellikle programlandığı gibi yürür. Sosyal karmaşa ve toplumsal dinamikler gözlenmez. Onların yaşamındaki olumsuz dinamikler, doğanın ritminin bozulması, başka böceklerin veya kolonilerin saldırılarına uğramak gibi kendi döngülerinin dışındaki etkilerdir.
Aklın Evrimi (Gelişimi)

Aklın en gelişmiş türevini temsil eden insan aklı, özellikle de dil kullanmayan ve konuşmayı bilmeyen diğer hayvan türleri ile karşılaştırıldığı zaman, antropolojik ve evrimsel gelişimler açısından da önemli ve büyük farklar içerir. İnsanın evrimi incelendiğinde, insanın sahip olduğu bugünkü zekanın ve dil yetisinin görece hayvan olduğu aşamadan daha sonraki evrim basamaklarında oluştuğu görülmektedir. Yani insan dil yetisi ile birlikte evrilmiştir. Primat dediğimiz iki ayak üzerinde yürüyen insansı hayvanlar, kollektif bilinç geliştirmişlerdi. Bu insansı türler, besin bulmak veya avlanmak için işbirliği yapmışlardı. Bu işbirliği iletişim gerektirmekteydi ve önceleri ilkel sesleri çıkarmak için uğraşan Homo Erectus'un, aynı zamanda ateşi bularak etleri pişirmesi sayesinde çene kaslarının bağlı olduğu kafatasındaki kemik kirişler kayboldu ve kafatası kemikleri inceldi. Bu gelişme Erectus'un beyninin yeni sesler keşfetmesine olanak sağlayacak kadar büyümesini sağladı. Erectus bu ilkel sesleri kollektif yaşamına destek verecek kavramlara bağlayacak kadar akıllıydı. Erectus'un kollektif yaşamı su kenarlarında sazdan kulübeler yapacak, birlikte avlanacak, toplayıcılık yapacak ve alet yapma kültürünü diğerlerine öğretecek kadar gelişmişti.
Dil

Erectus'tan diğer homo türleri ve Homo Sapien'e değin insanın, evrimleşirken, karmaşık ve çok sayıda sesi çıkartabilmek için gırtlak ve akciğerleri de evrimleşmişti. Dili bulana kadar insan görüntüler ve sesler ile düşünmeye devam etmiştir. Bu durum, etkin düşünmeyi engellemekte ve bilginin öğrenilerek diğer kuşaklara aktarılmasına engel teşkil etmekteydi. Dilin icadı, insan aklı için bir dönüm noktasıdır. Dil kullanan insan, olguları ve kavramları kelimeler ile etiketlendirerek, bunları ekler ve takılarla bir cümle kurgusu (sentaks) içine yerleştirdiğinde, dil ile düşünerek yaşadıklarını diğer insanlara anlatabilmeye başladı. Bu ise deneyimin ve öğrenilen olguların kaybolup gitmesini engelledi. Önceleri kuşaktan kuşağa anlatılarak efsaneleşen bilgi, yazının bulunması ile kayıt altına alınarak insanlık deneyimlerinin kültüre dönüşmesini sağlamıştır. İnsanın dil ile düşünmesi sınırlı algısal kavramlar ile düşünmekten çok farklıydı. Dilden önce görüntüler, sesler ve kokulardan oluşan bilgi, artık metodik ve soyut özellikler kazanmaya başlamıştı. Kelimeler ve dil kurgusu ile düşünme hem hızlıydı, hem de çoğaltılabilir özelliğe sahipti. Nihayet soyut kavramları uslamlama yolu ile çoğaltabilecek kadar gelişen insan aklı, çevresinde olan bitenleri, yaşadığı doğal çevreyi, gökyüzünü, yıldızları, neden ve nasıl varolduğunu merak etmeye başlamıştı. Böylece felsefenin ve bilimin varlık sebepleri de ortaya çıkmış oluyordu.
Aklın Niceliği

İnsan aklının niceliksel yanı, ancak 19. yüzyılda insanlığın ilgisini çekmeye başlamıştır. Çünkü bu tarihten önce, felsefe, maddenin, akıl tarafından üretildiği yanılgısını aşamamıştı. Aklın da maddenin oluşturduğu niceliğin sonucu ortaya çıkan bir nitelik olabileceği, insan bedeni ile korkusuzca deneyler yapmaya başlayan cesur insanların din baskısına rağmen yaptığı anatomi çalışmaları sayesinde güçlenen bir şüphe olmuştur. 19. yüzyılın başlarında Gall'ın öncülük ettiği phrenology akımı, aklın niteliksel özellikleri olan zihinsel süreçlerin beyinden kaynaklanan biyolojik bir temeli olduğununu söylemiştir. Bu görüşe göre beyin, tekmerkezli bir organ olmayıp, her biri farklı bir zihinsel süreçle ilintili en az 35 değişik merkezin toplamından oluşmaktadır. Flourens, hayvan beyinlerinin değişik bölgelerini çıkararak bu bölgelerin hayvanın davranışlarıyla ilintisini araştırmış ve bu deneyler sonucunda, zihinsel süreçlerin belli bir bölgeye yerleştirilemeyeceğini, zihinsel süreçlerin beynin bütün bölgelerinin (özellikle de ön beyin) katılımıyla gerçekleştiği sonucuna varmıştır.
Beyin ve davranış arasındaki ilişkiyi tanımlayan üç tane temel model vardır: Birinci model, davranışsal anatomi üzerine oturtulmuştur ve nörobiyolojik sistemler modeli olarak bilinir. Nörobiyoloji, sonraki yıllarda insan davranışları ile beyin aktiviteleri arasında modern tanı sistemlerinin de yardımı ile Gall ve Flourens'in söyledikleri farklı merkezlerin yerlerini beyin üzerinde tanımlamıştır. İkinci model, endokrinolojik-farmakolojik model olarak bilinir. Bu model modern biyolojik psikiyatrinin son yıllardaki en büyük dayanağı olmuştur. Özgün nörotransmitter (sinyal aktarıcı) değişikliklerin psikiyatrik bozukluklar oluşturduğunu varsaymaktadır. Bu bozukluklardan yola çıkarak davranışlar ile beyin fonksiyonları arasındaki bağları araştırmaktadır. Ancak, yüzeysel bir model olduğu için beyindeki biyolojik yapıları ve ilişkileri yani nöron (You can see links before reply), snaps ve akson (You can see links before reply) potansiyeli gibi yapıları gözden kaçırmıştır. Üçüncü model ise hücresel modeldir. Bilginin sinir hücreleri yani nöronlar arasında iletilmesi sırasındaki hücresel mekanizmalar üzerine odaklanmıştır. Hücresel model, öğrenme ve bellek fonksiyonlarını tanımlama potansiyeline sahiptir. Modern tanı sistemleri, özellikle beynin hassas kesitlerini alabilecek tomografik yöntemler sayesinde, beynin biyolojik yapısı hakkında çok önemli bulgularımız mevcuttur. Beyindeki veri iletiminin elektro kimyasal olduğu anlaşılınca, biyo kimya bilimi verinin iletimi ve saklanması yöntemlerine ilgi göstermiştir.
Ancak felsefe açısından en önemli bulgu, beyinde verinin zannedildiği gibi değişken veya çelişkilere dayanan bir mantıkla işlenmediğiydi. Oysa, fizikteki Kuantum teorisinden kaynaklanan belirsizlik eğilimleri ve diyalektik yaklaşımlarında etkisi ile verinin formel mantıkla açıklanabilecek olgulardan çok daha karmaşık süreçlerle işlendiği sanılmaktaydı. Bu yanılsamanın yapay akıl çalışmaları üzerindeki yansıları bulanık mantık araştırmaları şeklinde olmuştur. Bulanık mantık, klasik bilgisayar bilimindeki bilginin 0 ve 1 (Boole cebiri) şeklinde yani ikili sistem ile işlenmesine karşı çıkmış, bilginin sadece doğru yada yanlışlardan oluşamayacağını, çelişkilere dayalı milyonlarca değişken olasılık ile ifade edilmesi gerektiğini savunmaktaydılar.
Fakat biyokimya, beyinde verinin, nöronların proteinleri sentezlemesi veya dışlaması metodu ile yani, tam da 0 ve 1 ile saklandığını buldu. Formel mantık ile tam uyum içerisinde olan Boole Cebiri, insan beynindeki veri saklamanın matematiğini açıklamaktaydı. Peki, insan beyninde bilgi, temelde doğru ve yanlış gibi keskin bir kabul veya red ile saklanıyorsa, anlaşılamayan veya bu kadar karmaşık bilişsel süreçlere ve nitel uslamlamaya kadar varan ve bilgiyi bulanıklaştıran süreçler nasıl gerçekleşmekteydi?.
Örüntü

Sorunun cevabı, algının çözümlenmesi, örüntü, yüksek bilişsel süreçler ve sembolik mantıkta yatmaktadır. Elbette en basit bir bilgi bile sadece doğru ve yanlış ile ifade edilemez. Bu yanılsamada gözden kaçırılan, bilginin örüntülerden (Pattern) oluştuğudur. 0 lar ve 1 ler, bu pattern' nin sadece bir biriminin var olup olmadığını tanımlar. Örüntünün çok sayıda birimden oluştuğunu düşünecek olursak bir bilgiyi tanımlamak için çok sayıda 1 ve 0 a ihtiyacımız vardır. Bir de tabi bu örüntünün niteliklerini bilmemiz gereklidir. Evrenin ve maddenin yapısını açıklarken, şeylerin sonsuz küçükler ve sonsuz büyüklerden oluşan, kutu içinde kutucuk modeli bir sonsuzluk durumunda olduğunu belirtmiştim. Algının aracı olan gözlem, algı araçlarının tolerans değerleri yüzünden maddeye veya gerçeğe belirli bir kesitten bakar. Görünebilir ışık, 670 Nm - 410 Nanometre genliğinde, 740 THertz – 440 TerraHertz frekansında, 21000 K – 36000 Kelvin ışık ısısı değerleri arasındadır. Oysa tüm diğer frekans değerlerini içeren foton ışınımları, örneğin kızılötesi, morötesi ışınlar veya radyo dalgalarını göz ile algılamak imkansızdır. İnsan algısının bu seçici özelliği, yani alt ve üst değerleri algılayamaması örüntünün (Pattern) tümünü algılamamıza engeldir. İnsan algısı, tıpkı el fenerinin ışığı gibidir. dışa doğru açılan, üçgen (You can see links before reply) şeklinde kısıtlı bir kesittir. Bilgiye ihtiyaç duyduğumuzda algı fenerimizi maddeye doğru doğrultur, fenerimizin ışığında aydınlatabildiğimiz nicelikleri sayarız. Sayılabilir tüm birimsel değerler bilgiye ait örüntünün birer bileşenidirler.
Farklı boyutlardaki örüntülerin kendine özel kuralları olabilir. Bu yüzdendir ki, Newton fiziği güçlü çekim kuvvetleri ve makro kozmosu gayet tutarlı bir şekilde açıklarken, zayıf çekim kuvvetleri ve mikro kozmos için tutarlı bir açıklama getirememektedir. Aynı şekilde Kuantum mekaniği de makro kozmos için uyarlanamaz. İnsan gözünün tolerans eşikleri daha aşağıda ve daha yukarıda olsaydı da örüntünün tamamını algılamakta zorluk çekecektik. Bunun sebebi, örüntünün halı gibi düz ve analitik olmayışındandır. Kozmoslar küre şeklindedir ve birbirini kapsamaktadır. Başka bir deyişle iç içe geçmişlerdir.
Madde, bu küre şeklindeki birbirini kapsayan parçalardan meydana gelmektedir. İnsan algısı sadece kendi madde katmanını algılayabilmesi için hassas bir şekilde ayarlanmıştır. Kendi boyutundaki algılayabildiği tüm büyüklükler, onun çevresindeki örüntünün birimleridir. İşte formel mantık bu birimleri saymak için matematiği kullanır. Sonuçta formel olan algılanabilir olandır. Çıplak gözle görebildiğimiz en küçük birim bir kum tanesi ise, çöl, kum tanelerinden oluşan bir örüntüdür. Matematikte, düzlem noktalardan oluşur diye tanımlanır. İşte algılayabildiğimiz en küçük nokta, onlardan oluşan düzlem örüntüsünün bir birimidir.
Algı ve örüntü arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için, insanın doğal çevresini ele alalım, aslında üç boyutlu örüntülerden oluşan gerçek, göz tarafından iki boyutlu bir örüntü düzlemine indirgenerek algılanır. Bu düzlem retinadır. İç bükey bir düzlem olan retinanın üzerinde 8 milyon ışık konisi ve rod denen 120 milyon optik algılayıcı (foto reseptörler) hücre vardır. Işık ışınları tarafından nesnelerin, yani üç boyutlu örüntünün referansları göze taşınır. Bu referanslar foto reseptorler üzerinde renk, açıklık ve koyuluk gibi farklı nitelikleri ile elektro kimyasal sinyallere dönüşürler. Görüntünün ters oluşmuş bu iki boyutlu hali, nöro transmitterler aracılığı ile beyne taşınırlar ve beyinde proteinlerin sentezlenmesi sayesinde 0 ve 1 içeren yeni bir örüntüye dönüşürler. Gelen stereoskopik örüntü, beyindeki görme merkezleri tarafından derinlik algısı yaratılarak üç boyutlu bir algıya dönüştürülür.
Organizma, üç boyutlu örüntüyü iki boyutlu örüntüye indirgedi. Yani sembolik mantık kullandı. Etrafındaki tüm üç boyutlu örüntüyü anlamaya çalışmadı. Veya tüm bu karmaşayı beynine yüklemek yerine milyarlarca kere milyar atomdan oluşan etrafındaki gerçeklik için çok daha az birimden oluşan yeni bir örüntü yani sembol yarattı. Bütün bu sembollerden oluşan bilgi, ona ekolojik çevresinde hayatta kalması için yeterli olduğu gibi, daha az birim üzerinde işlem yaptığı için hızlı karar vermesini sağlamaktadır.
İlk çağlarda algıladığı gerçeği anlamaya çalışan insan, onu sayarken veya bu gerçekden temellendirerek uslamlama yaparken matematik kullandı. Formel mantığı yarattı. Ancak daha sonraları çıplak gözle algılayabildiği örüntüler ona yetmemeye başladı. Nesnel gerçekliğin arkasındaki ilişkiler onu ilgilendiriyordu. Çünkü aynı zamanda bu bilgiyi ekonomik fayda elde etmek için de kullanacaktı. Böylece teleskobu bularak makro kozmosu incelemeye başladı. Aynı zamanlarda mikroskop ile mikro kozmosu oluşturan yeni örüntüleri farketti. Bu yeni keşfettiği boyutlar ile ilgili matematik kuramları da geliştirmek zorundaydı. Ancak herşeye rağmen insan, evrimin kendisine kazandırdığı pragmatik yaklaşımı sayesinde eline geçen bilgi ile yaşamını kolaylaştıran teknolojiyi yaratmayı da ihmal etmedi.
Sonuçta evrende anlaşılmayı bekleyen sonsuz sayıda iç içe geçmiş örüntü var. (bkz. gerçek / iç içe geçen kutucuklar modeli ve sonsuzluk) Bize çok uzak kutucukların örüntüsünü olağanüstü karmaşık bularak onların ilişkilerini çelişkili buluyoruz. Belki onları algılayacak veya gözleyecek kadar yeterli donanımımız yok, veya onu anlayabilecek yeterince formel bilgiye sahip değiliz. İnsanın gerçek ile macerası, bu iç içe geçmiş kutucukların örüntülerini bir bir anladıkça genişleyen bir süreç olacaktır. Ancak bir kutucuğun mantığını diğer kutucuğa uygulamaya da kalkmamalıyız. Bütün herşeyi açıklayan tek bir teori yok. Bu yüzdendir ki newton fiziği atomaltı parçacıkların davranışlarını açıklamaz. Aynı şekilde kuantum fiziğindeki örüntü de insan ilişkilerine ve sosyal olgulara uyarlanamaz. Çünkü, organik madde ve onun oluşturduğu akıl, sembolik örüntülerden oluşan kendine özgü bir kutucuktur.

Devrim Çamoğlu

umut_hayat
05-06-07, 18:45
Zaman kavramının ne olduğu ve Canlı yaşam veya Zeka için ne anlama geldiği, Zekanın Bilinç sisteminde ne gibi süreçleri olduğu, kuşkusuz çok önemli olmakla birlikte bu konu o kadar sisli ve karmaşık görünür ki herkes bu konuda fikir üretmekten kaçar. Ancak bununla beraber herkes bu konuda konuşmayı sever. Zaman, kendisi hakkında üretilen mitlerle ilgi çeker. Zaman makinesi gibi popüler senaryolar her zaman çok izlenir. Ancak çoğu insanın bunun mümkün olup olmadığı hakkında gerçek bir fikri yoktur. Yanısıra Yapay Zeka ile ilgili tartışma ve makalelerde bedenin neden bir saati olduğu, bu zaman ölçerin metabolizmanın kimyasal süreçlerini, dünyanın güneş ile olan konumuna göre ayarlamanın ötesinde bilinç sisteminin uyanıklık merkezleri üzerindeki işlevlerine değinildiğine hiç rastlamadım.
Zaman Nedir? Aslında zaman kavramı da renkler gibi sadece canlıların algıladığı bir olgumudur? Yoksa Evren için de zamanın bir anlamı varmıdır? Zaman da gerçeklik gibi insanlığın ilgisini hep çekmiştir. Sonunda felsefe zamanın göreceli olduğuna karar vermiştir. Einstein'ın görelilik kuramları da evrendeki referanslarla ilgili belirgin bir görecelilik ortaya koymuştur. Zaman kavramının devinim ile doğrudan ilişkisi olduğu için de görelilik kuramları zaman kavramı için bir referans teşkil eder. Ancak, Einstein bile kuramlarını oluştururken hangi evrensel sabitleri referans alacağı konusunda zorlanmıştır.
Örneğin, E = mc2 (Enerji=kütle x ışıkhızının karesi ) gibi varoluşu, devinimi açıklayan ve dolaylı olarak zaman olgusu hakkında bize ipuçları veren bu süper formül, bize potansiyel enerjiyi verir. Enerjinin ne kadar iş yapacağı ise homojen (You can see links before reply) olmayan evrenin farklı bölgelerindeki değişik çekim alanlarına bağlıdır. Bağıntılı olarak bu formül, evrenimizin başka çekim alanlarından etkilenmediği varsayımı üzerine kuruludur ve fotonu referans alır. Foton, kütlesini ölçemediğimiz bir temel parçacıktır. Zaman makinesi senaryolarını üretenlerin dikkatinden kaçan bu referansın Foton olması ve ışık hızında gidebilecek maddenin foton kadar kütlesiz ve ağırlıksız olması gerektiği gerçeğidir. Işınlanma yani bedeni foton boyutundaki temel parçalara indirmek veya bedeni, aklı oluşturan temel bilgileri radyo dalgaları ile (radyo dalgaları ışık hızında ilerler. ) uzaklara göndermek ve yine birleştirmek mümkün olabilir. Ancak bu daha çok bir kopyalamadır. Ve gidilen yerde bu bilgiyi birleştirerek yeniden beden haline getirecek bir düzenek gerekir. Sonuçta gidilen heryere önceden gitmek zorunluluğu doğar.
Fiziksel bir açıklamayla zaman aslında sadece bir uzunluk ölçüsüdür. Nedir bu uzunluk? Evrenin merkezinden küresel dış yüzeyine doğru ivmelenen maddenin aldığı yol. Peki, zaman sadece bir uzunluk ölçüsü ise neden bizim için çok önemli. Neden bizim için bir yokoluş anlamına geliyor? Evrendeki madde için de bir yokoluş söz konusu olabilirmi? Anahtar kelime Çekim kuvvetidir. Çekim kuvvetinin yarattığı baskı metabolizmamızın yaşlanmasına yolaçar. Ancak ironik olarak, bu çekim olmasa bedenimiz de varolmaz. Aynı şekilde evren de yaşlanabilir. Termo dinamik kanunları bize düzenin giderek bozulduğunu söylemiyormu? İndüksiyon teorisini ortaya atan fizikçiler genişleyen maddenin tekrar evrenin çekirdeğinin üzerine çökeceğini söylüyorlar. Böylece evren, bir soluk alıp verme gibi daralıp genişleyerek yeniden doğacak. Sıkışan madde tekrar patlayacak ve genişleyecek, bu böyle sonsuza kadar devam edecek. Dikkat ederseniz, evrenin mekaniğindeki bu yokoluş ve yeniden doğuş ne kadar dünyadaki eko sistemin mekaniğine benziyor. Determinizm burada da kendini gösteriyor.
Ancak yine de şunları bilmiyoruz :
Büyük patlama ile evrendeki maddenin ne kadarının saçıldığını,
Büyük patlamadan önceki Evrenin çekirdeğinin kütlesini,
Büyük patlamadan önceki Evrenin çekirdeğinin yoğunluğunu,
Büyük patlamadan önceki çekirdeğin potansiyel enerjisini.

Eğer bu sabitleri bilseydik zaman göreceli olmaktan çıkacaktı. İndüksiyon teorisi çeşitli sebeplerden ötürü yanlış da olabilir. Eğer potansiyel enerji büyükse veya evrene dıştan etkiyen başka çekim alanları varsa, saçılan madde yüzünden evrenin çekirdeğinin kütlesi azalacağından saçılan maddeye etkiyen çekim kuvvetide giderek azalacak ve saçtığı maddeyi tekrar geri çekemeyecektir. Bu durumda evren genişlemeye devam eder. Madde ya diğer çekim kuvvetlerinin etkisiyle diğer evrenlerin üzerine çöker veya kararsız kalarak serbest elektron (You can see links before reply) gibi hareketsiz kalabilir. Her iki durumda da bu zamanın durması anlamına gelir. Bizim Evrenimiz için bu bir yokoluştur.
Zaman ve evrenin yaşı ile ilgili bahsi geçen büyüklükler insanın ömrü ile kıyaslandığında endişelenmemize şimdilik gerek yok. İndüksiyon teorisi doğru da olsa, yanlışta olsa görünen o ki bizim için gerçekten bir son var. Ve bu öyle bir son ki kültürümüzü ve medeniyetimizi kimseye miras bırakamıyacağız. Eğer daha gen (You can see links before reply)ç bir evrende yaşamaya uygun bir ortam bulamazsak. Bu çoğu insanı ilgilendirmeyen konular ile ilgilenecek ve insanlığın çıkış noktalarını araştıracak olan Yapay Zeka olabilir. Belki de bizim türümüz günün birinde yokolacak, kültürümüzü ve uygarlığımızı yapay zekaya sahip yeni bir tür olan robotlar devralacak.
Bedenimiz ve aklımız, güneş sisteminin kapalı yörüngelere sahip olması sayesinde periyodik bazı süreçler geliştirmiştir. Her gün güneşin yeniden doğması ve batması, güneş ışığının tüm canlılar için enerji anlamına gelmesi biyolojik saatlerin oluşmasına sebep olmuştur. Biyokimyasal süreçler kimyasal dönüşümler için bu döngüye ihtiyaç duyarlar. Bedenimizde temel olarak üç tür biyolojik saat sistemi vardır. Biri bir günlük kozmik döngüyü referans alan Sirkadyen saat, bir diğeri saniyede birden fazla periyodu bulunan Ultradian saat, diğeri ise her ay veya yıllık kozmik döngüleri referans alan infradian saattir.
Zekanın algı sistemlerinden gelen uyarıları alarak değerlendirmeye koyabilmesi için, tıpkı bir timer objesinin seri porttan bağlı bir sıcaklık sensöründen gelen dijital sinyalleri dinlemesi ve elsıkışma sinyalini aldığı anda veriyi işlemesi gibi, periyodik olarak kendisini algılamaya hazır hale getirmesi gerekir. Aynı zamanda, biyolojik saat canlının 4 boyutlu uzayda kendi konumunu ve çevresi ile olan ilişkilerini düzenlemesini sağlar. Örneğin, hareket halinde bir nesneyi yakalamak, bir hedefe doğru koşarken ne kadar enerji harcayacağını bacaklarını ne kadar açacağını ve ne zaman yavaşlamaya başlayacağını biyolojik saat sayesinde hesaplar. Bu sistem olmasa, burnumuzun ucuna bile dokunamayız. Çünkü basit görünen bu eylem bile, kol kaslarımızın ne kadar kasılacağını, kasa ne kadar oksijen yollanacağını, hareket halinde iken konum düzeltme gibi karışık ve periyodik komutlar Ultradian saat sayesinde hesaplanabilir.
Bazal gangliyonların "Striatum" adı verilen bölgesi, beynin diğer bölgelerinden gelen sinyalleri algılayan nöronları içerir. Bu bölgedeki sinir hücrelerinin uzantıları, her biri farklı bölgede bulunan sinir hücrelerinden bilgi alan yaklaşık 30.000 adet daldan oluşmaktadır. Bu bölge, beyinde binlerce nöronun tek bir nöron (You can see links before reply) üzerinde birleştiği ender yerlerden biridir ve beynin tüm zamanlama mekanizmalarından da buranın sorumlu olduğu düşünülmektedir. Aslında bu bölgedeki nöronlar, organize bir şekilde çalışmamakta; ancak, herhangi bir durumda aniden uyarılmaları sonucu, yaklaşık 300 milisaniye içinde cevaplanacak bir elektriksel tetiklenmeye uğrarlar ve daha sonra yeniden düzensiz hallerine dönerler. Eski hallerine dönmelerine kadar geçmesi gereken süre de, bazal gangliyonların bu kez "Stratia Nigra" olarak bilinen boz tabakasından gönderilen dopamin patlaması ile belirleniyor. Dopamin, bir nörotransmitter (sinyal iletici) maddedir. Söz konusu nöronlar belirli bir olaya ait süreci öğrendiklerinde, olay ile tekrar karşılaşıldığında hem kortikal tetikleme mekanizması, hem de dopamin patlaması sürecin en başında gerçekleşiyor. Süreci kısaca özetleyecek olursak, Kortikal nöronlar tarafından başlangıç sinyali veriliyor, Substantia Nigra tabakasından dopamin salgılanıyor, Dopamin tarafından uyarılan stiratum tabakasındaki nöronlar harekete geçiyor, süreç sonu sinyali talamusa iletiliyor, Talamus yeniden korteks ile bağlantıya geçiyor. Böylece periyodik bir döngü oluşuyor.
Böylece zekanın gelen uyarılarıları değerlendirmek ve hesaplamalar yapmak için gerekli davranış kalıplarını yürürlüğe koyması için gerekli bir döngü oluşmuş oluyor. Demekki insan davranışlarının da belirli bir çözünürlüğü olduğunu anlamış oluyoruz. Ancak bilinç üstünün sahip olduğu bu tepki süresinin devre dışı bırakılarak çok daha hızlı tepkilerin oluştuğu karar mekanizmalarının beyinde mevcut olduğunu önceki makalelerimde belirtmiştim. Bilinç sistemi, Bilinç altı ve Bilinç üstü olarak ikiye ayrılır, yaşanan şiddetli deneyimler bilinç altına itilir. Bu gibi deneyimlerin tekrarı durumunda aynı travmatik etkinin yaşanmaması için Talamustan Amigdala'ya bilinç altına itilen uyaranın önem taşıdığı dolaysız yoldan iletilir. Böylece bilinç üstü değerlendirme sistemi by-pass edilir ve uyarana tepki olarak üretilecek davranış için gerekli emirler Kas-motor sistemlerine Amigdala tarafından ön lob motor iletim alanları aracılığı ile aktarılır.
Çevresel faktörlerin organizma üzerindeki etkisinin ne denli büyük olduğu görülüyor. Jet-Lag etkisi, uzayda çok kalan astronotlar üzerinde görülen olumsuz değişimler gibi gözlenebilir sonuçlardan biyolojik saatin, canlının bulunduğu ortamın, yerçekimi katsayısı, gezegenin güneş sistemi içinde bulunduğu konum, diğer gezegenlerin çekim etkileri, hava sıcaklığı, atmosferik etkiler, psikolojik faktörler gibi çok sayıda değişkenden etkilenebildiğini anlıyoruz. Sanırım bu bilgilere sahip olan insan başka gezegenlerde yaşama hayallerini gözden geçirmek zorunda kalacak ve bu tip araştırmalar için akıllı robotlar planlayacak.
Devrim Çamoğlu

umut_hayat
05-06-07, 18:45
Doğru ve genel geçer bilginin duyumlar yoluyla oluşan deneylerle kazanılabileceğini öne süren felsefe görüşüdür. Empirist anlayışa göre insan zihninde doğuştan getirilen hiçbir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Empirist görüş, 17. ve 18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce olarak felsefe tarihinde yerini almıştır. Empirizmi geliştirerek sistemli bir felsefe görüşü haline getiren önemli düşünürler John Locke, Davit Hume, Condillac, Herbert Spencer'dir.

JOHN LOCKE (1632-1704)

İnsan zihninde bulunan bütün düşüncelerin kaynağı deneydir. Yaşam içinde gözlemler ve deneylerle kazanılan bilgiler zihni doldurur. Locke'a göre deney iki aşamada gerçekleşir.

Dış Deney (Duyumlama)
Duyu organları yoluyla edinilen izlenimler.
İç Deney (Düşünme)
Duyu verilerinin işlenerek yargılar biçiminde bilgiye dönüşmesi.

DAVİD HUME (1711-1776)
İnsan zihninde önce duyumlama yoluyla oluşan "izlenimler" vardır. İzlenimlerden de düşünceler oluşur. İzlenimler, duyumlarla oluştuğu için canlı ve dinamik tasarımlardır. Düşünceler ise izlenimlere dayanır. İzlenimler, severken, nefret ederken algılanan canlı duyumlardır. Düşünceler ise bu canlı duyumların canlılığını kaybetmiş kopyalarıdır.

D.Hume nedensellik ilkesini kabul etmez. Ona göre doğadaki hiçbir olayda nedensellik ilişkisi yoktur. Olaylar kendi başına oluşur. Hiçbir şeyin başka bir şeyle ilişkisi olamaz. Biz, olayları ardarda gördüğümüz için onlar arasında nedensellik olduğunu, birinin neden, diğerinin ise sonuç, olduğunu belirtmekteyiz.

D.Hume'un bu yorumu "nedensellik ilkesi" üzerine bir kuşkunun doğmasına yol açmıştır. Eleştirici felsefenin kurucusu olan Alman düşünürü İmmanuel Kant, D.Hume'un bu görüşünden etkilenerek "Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı" demiştir.

E. CONDİLLAC (1715-1780)
Empirist anlayışı duyumculuğa (sensualizm) indirgemiştir. Locke'un bilgi anlayışındaki dış deneyi bilgilerin tek ve mutlak kaynağı yapmıştır. Yani bütün insan düşüncesini duyumla temellendirmiştir. (Görüşlerini mermer bir heykel örneği ile açıklamıştır.)

HERBERT SPENCER (1820-1903)
Deneyci anlayışı evrimcilikle birleştirmiştir. Spencer'e göre insan, tüm yaşamı boyunca yaptığı deneylerle kazandığı deneyimleri, kalıtım yoluyla kazandıklarıyla birleştirerek gelecek nesillere aktarır. Spencer, empirizmi, türlerin yapmış olduğu deneyler toplamı olarak yorumlamıştır.

umut_hayat
05-06-07, 18:46
Pragmacılık, uygulamacılık ve kılgıcılık deyimleriyle de dile getiriliyor. Kapitalist üretim düzeninin ilk gelişme alanı olan İngiltere'de John Stuart Mill'in biçimlendirdiği yararcılığın, yeni ve son gelişme alanı olan Amerika'da Charles Peirce (1839-1914)'in temellerini attığı; William James (1842-1910)'in geliştirdiği uygulayıcılığı doğurması doğaldır. Böylelikle, kapitalizmin kendine özgü metafizik felsefesi kurulmuş olmaktadır. James, aynı adı taşıyan yapıtında pragmatizm sözcüğü için "gerçi bu ad hoşuma gitmiyor, ama onu böyle adlandırıyorlar, değiştirmek için artık çok geç" diyor. Yapıtını da yararcı Mill'e şu sözlerle armağan ediyor: "zihnin pragmatik açıklığını ilk olarak kendisinden öğrendiğim, yaşamış olsaydı liderimiz olacağını düşünmekten zevk duyduğum John Stuart Mill'in anısına".

Pragmacılık, James'in deyişine göre, bir felsefe olmaktan çok bir metod; düşünceyi, doğurduğu eyleme göre ölçen bir yöntemdir. Charles Peirce, 1878'de Popular Science Monthly Dergisi'nde yayınladığı "Fikirlerimizi Aydınlığa Kavuşturmanın Yolu" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Bir düşüncenin anlamını açıklamak için onun hangi davranışı doğurduğunu bilmek gerekir. İşte o davranış, o eylem bizim için düşüncenin ta kendisidir".

William James, yirmi yıl sonra, kimsenin üstünde durmadığı bu sözü bulup ortaya çıkarmış, felsefesini bu söze dayamıştır. Pragmatik metodda yeni hiçbir şey yoktur, diyor William James. "Sokrates onun ustasıydı. Aristoteles, metodik olarak onu kullanmıştı. Locke, Hume, Berkeley onun araçlarını kullanarak gerçeğe yararlı oldular. Oysa pragmacılığın bu öncüleri, onu ancak parçalar halinde kullandılar. Onlar sadece giriş yapmışlardı. Pragmacılık metodu günümüze gelinceye kadar genelleşmemişti, evrensel bir görevin bilincine varamamıştı. Ben bu göreve inanıyorum, konuşmalarımın sonunda size de bu inancı aşılayabileceğimi sanıyorum. Herhangi bir yerde bir ayrım meydana getirmeyen bir ayrım hiçbir yerde var olamaz.".

Felsefenin bütün görevi, bu dünya formülü ya da şu dünya formülünün doğru olmasının hayatımızın belli anlarında üzerimizde ne gibi bir ayrım doğuracağını anlamak olmalıdır. Pragmatik metod, her şeyden önce, başka türlü son verilemeyecek olan metafizik tartışmaların yatıştırılması metodudur.

Dünya tek midir, çok mu? Kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür? Madde midir, ruh mu? İşte birtakım kavramlar ki dünya için doğru olmaları da kabildir, olmamaları da. Bu çeşit kavramlar üstündeki tartışmaların sonu gelmez. Böyle hallerde pragmatik metod, her kavrama, kendisinden değer verilebilecek pratik sonuçlar çıkarmak suretiyle yorumlamaya çalışır. Bu kavram, öteki kavramdan daha doğru olsaydı, herhangi bir kimse için pratik bakımdan ne gibi bir ayrılık doğacaktı?

Çıkarılan sonuçlarda pratik hiçbir ayrılık yoksa, her iki düşünce de, pratik bakımdan, aynı şeye karşılık olmaktadır. Şu halde tartışma yersizdir. Tartışma yerindeyse, bunun ya da ötekinin doğruluğu halinde pratik bir ayrılığı görebilmemiz gerekir. Bunun, kabacası şu demektir: Dünya madde olsa ne olacak, ruh olsa ne olacak? Biri ya da öteki olması pratik bir fayda sağlıyorsa o zaman başımızın üstünde yeri var.

Nitekim William James, pragmacılık metodunu kullanarak ruhçuluğu seçmektedir. Çünkü: materyalizm umut kırıcıdır, ruhçuluksa umut, hoşlanma, yaşama isteği vericidir. Tanrı'ya inanmak insanlar için faydalı bir eylemdir. Bu eylem insanlara, James'in deyişiyle töresel bir tatil yaptırır.

Ölümlü dünyadaki kötülüklerin Tanrı'da yok olacağı düşüncesi, bizleri sorumluluk kaygısından kurtarır. İyiliğin, sonunda nasıl olsa galip geleceğine güvenerek korkumuzu yenebiliriz. Dünya arabasını, yürüdüğü yolda, keyfince gitmeye bırakarak töresel bir tatil (ahlak tatili) yaparız. İyi ama, gerçek bu mudur derseniz James'in karşılığı hazırdır: Gerçek, pratik faydası olandır.

Pragmacılık, böylelikle, akılcı sistemlerle görgücü sistemler arasındaki uzlaşmaz ayrılığı çözdüğü kanısındadır. Aklın verilerini de pragmatik metoda vurarak hem dinci kalabilecek, hem de olgularla ilgilenebilecektir. Her ikisinde de pratik faydası bulunduğuna göre, bunları birbirinden ayırmayı düşünmemektedir. Görgücüler Tanrı düşüncesine, istedikleri kadar "Teşekkür ederiz, kullanmıyoruz" desinler, pragmacı, pratik fayda bulduğu sürece onu kullanmakta devam edecektir.

Pragmacılara göre bir düşünce, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece doğrudur. İyidir yerine doğrudur diyebiliriz, çünkü bu iki kavram birbirinin aynıdır. Doğru sözcüğü, inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. Doğru olan, belirli sebepler dolayısıyla aynı zamanda iyidir. Bizim için neye inanmak daha iyi olurdu dersek, bu söz şu anlama gelir: Neye inanmak zorundayız?

Bu sorunun karşılığı şudur: İnanılması bizim için daha iyi olan şeye inanmak zorundayız. Şu halde, bizim için daha iyi olanla, bizim için daha doğru olan arasında hiçbir başkalık yoktur.

Pragmatik metod, doğruyla iyiyi birleştirmektedir. Bundan şu sonuç çıkıyor: Erdem, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece, pratik fayda sağladiği hallerde doğrudur. Her şey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır, her şey pratik faydaya göre değerlendirilmelidir. Bu açıdan güzeli de doğruyla ya da iyiyle birleştirerek felsefenin, bilimin, sanatın yetkilerini tek elde, fayda ölçüsüne vurarak değerlendirmelidir. Çünkü bunların pratik değer ya da değersizlik bakımından hiçbir ayrılıkları yoktur.

Pragmacılar, soyut düşüncelere, deney öncesi düşüncelere de kendi metodlarını uyguluyorlar. Onlara göre dogru düşünce, pratikte doğrulanabilen bir düşüncedir. Bir düşüncenin gerçeği, ona yapışık, hareketsiz bir özellik değildir. Gerçek, düşüncenin başına gelen birşeydir. Bir düşünce, kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru bir hale gelebilir, olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği, geçer hale girmesiyle olur.

Sonsuz derecede faydalı ya da sonsuz derecede zararlı bir gerçeklikler dünyasında yaşamaktayız. Dogru düşünce bizler için önemlidir. Bir ormanda kaybolursanız, açlıktan ölmek üzere bulunursanız, keçi yoluna benzer birşey görünce, bu yolun sonunda insanların oturduğu bir evi düşünmeniz çok önemlidir. Burada doğru düşünce faydalıdır, çünkü konusu olan şey faydalıdır. Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır.

Gerçekte bu nesneler, her zaman için faydalı olmayabilirler. Örneğin keçi yolunun sonundaki ev, boş bir evse, açlıktan ölmek üzere bulunan sizin için hiçbir faydası yoktur. Ama her nesne bir gün, bir zaman önem kazanabileceğinden, herhangi bir durumda doğrulanabilecek bir genel düşünceler stokunu elde bulundurmamız faydalıdır.

Doğru sözcüğü, doğrulama sürecini harekete getiren bir düşüncenin, faydalı sözcüğü ise onun deneyde tamamlanan görevinin adıdır. Doğru düşünceler, faydalı olmadıkça, değer belirten bir ad kazanamazlar.

Gerçek, düşünürken bize faydası olan şeydir, nasıl ki hak da eylem halinde bize faydalı olan şeydir. İnsanlar içiri gerekli olan, uygun olan, iş görecek bir kuram bulmaktır. İşte pragmacılık, bu kuramdır.

Görüldüğü gibi, uygulayıcılık, burjuva dünyasında pek tutulduğu ve pek yayıldığı halde, bilimdışı bir kuramdır. Bilimi de açıkça yadsır. James'e göre "İnsanın dünyadaki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir; görür ve duyar ama hiçbir şey anlayamaz".

Pragmacılar, dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçek, kendi yararımıza göre belirlenir, özneldir. Pragmatizm, Dewey, F.S. Schiler tarafından izlenmiş; ırkçılığı ve faşizmi açıkça savunmaya kadar çeşitli biçimlere bürünmüştür.

umut_hayat
05-06-07, 18:46
Augustinus'un "Kutsal Devlet"'inin belli bir tarihsel nedenden, yani Roma'nın Gotlar tarafından ele geçirilmesi üzerine yazıldığını vurgulamıştık. Bu eserin yazılması, Avrupa kıtasındaki kavimlerin büyük bir "göç"e giriştikleri ve sonunda Roma'nın yıkıldığı bir döneme rastlar. Avrupa'nın gen (You can see links before reply)ç kavimlerinin bu göç hareketi, bundan daha bir-iki yüzyıl önce başlamıştı. Nitekim Kuzeyden Güneye doğru Cermenler ve Doğudan Batıya doğru da Slavlar hareket halindeydi. Kendini çeşitli yönlerden sıkıştıran bu genç kavimlere karşı Roma kendini savunmak zorunda kaldı. Buna paralel olarak Roma'nın bir de bu kavimler tarafından içten içe vurulduğuna tanık oluyoruz.

Özellikle merkez kentlerde nüfusun çok azalması yüzünden, Roma bu genç kavimlerden ücretli askerler edinmeye başlamıştı. Sonuç olarak İmparatorluğu dıştan ve içten sıkıştıran bu kavimler Roma kentini de ele geçirdiler.

Böylece Augustinus'tan az bir zaman sonra Batı Roma devleti çöktü. Enkazı üzerinde çeşitli Cermen devletleri kuruldu. Buna karşı Doğu Roma devleti daha bin yıl yaşamış, fakat o da Doğudan gelen kavimlerin, özellikle Türklerin zorlaması ile önce dar bir alana sıkıştırılmış ve sonunda ortadan kalkmıştır.

"Kavimler Göçü" Batıda kültürün büyük ölçüde "tahribine" neden olmuştur. Bu göç hareketi ve bunun yarattığı savaşlar yüzünden Antik edebiyatın büyük bir kısmı yok olmuştur. Geriye küçük ve cılız bir miras kalabilmiştir. Ortaçağın ilk döneminde felsefî edebiyat adına Batının elinde ancak Eflâtun'un Timaios diyalogu ve Aristo'nun birkaç eseri bulunuyordu. Bunlara bir de Yeni Eflâtunculuk etkisi altında yazılmış Kilise Babaları'nın eserlerini ekleyebiliriz.

Ortaçağın ilk döneminde hâkim olan felsefe, Yeni Eflâtuncu renk taşıyan bir Hıristiyan felsefesidir. Ortaçağ felsefesi İlkçağ felsefesinden özellikle bir noktada ayrılır. Ortaçağa has olan felsefeye "Skolastik" denir. Skolastik, okul; "medrese bilimi" anlamına gelir (latince schola=okul); çünkü bu dönemin felsefesi gerçeği aramaktan çok, okul ve medresede "öğretilen" bilgilerden ibaretti.

Ortaçağ medresesinde yani manastır okullarında "yedi özgür sanat" denilen şu dersler okutuluyordu: Gramer, astronomi, müzik, hitabet, dialektik (mantık), aritmetik, geometri. Bu öğretimin tacını da, doğal olarak ilahiyat (teoloji) oluşturuyordu. Bir kez daha vurgularsak: Skolastiğin amacı araştırma değil, "eğitim ve öğretim"dir.

Hemen tüm Ortaçağ felsefesinin skolastik, yani bir "okul sistemi" olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için Ortaçağ filozofları kendilerini araştırıcı değil, hoca sayar. Çünkü Ortaçağ filozofları gerçeğe; "zaten", sahip olduklarına inanıyorlardı. Bunun için de ayrıca gerçeği aramaya gerek görmüyorlardı.

Onlara göre gerçek aslında "dinin dogmaları"nda belirlenmiştir. Yapılacak tek şey, bu dogmaları bir "sistem" halinde düzenlemek, yani aklın kavrayabileceği bir duruma getirmektir. Sistemleştirilen dogmalar, daha sonra okulda gençlere "bilgi" olarak aynen aktarılır. Batıda, özellikle Lâtin Avrupa'da, felsefe eğitimi medreselerde yapılırdı. Hocalar da rahiplerdi. Ortaçağ felsefesinin karakteristik özelliği, skolastik oluşudur.

Oysa İlkçağda, birbirleriyle uğraşan "çeşitli ve değişik sayıda" akımlar vardı. İlkçağ felsefesi bize düşünce sistemlerinin zengin bir çeşitlemesini sunar: Materyalizm, idealizm, septisizm, dogmatizm gibi birbirlerine karşı akımların Antik dönemde ortaya çıkarak yan yana yaşadıklarını görüyoruz.

Ortaçağda bu çeşitlenme artık kaybolmuştur. Skolastik, Ortaçağ felsefelerinin hemen hepsinin temel karakterini oluşturur. Sonra; İlkçağ filozofları, düşünce yapıtlarının "yapıcıları" olarak anlaşılıyordu. Buna karşın Ortaçağ filozofları kendilerini "aynı sistem üzerinde birlikte çalışan" düşünürler olarak algılarlar.

Bu sistemin işlemesinde, herkesin kendine göre, küçük ya da büyük bir payı vardır. Ortaçağ düşünürleri için karakteristik eserler, çeşitli alanlara ait bilgileri bir araya toplayan "summa"lar (özetler)dır. Çünkü Ortaçağa göre herhangi bir alana ait bilgiler zaten Kilisenin dogmalarında toplanmıştır. Bu nedenle üzerinde tartışma yapılarak, çözümlenmesi gereken bir sorun bulunmuyordu.

Ortaçağ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları "tek" bir sorun vardı: Bu da, Antik dönemden miras kalmış olan "tümeller sorunu"ydu. Tümel kavramların realitesi konusu, tartışmaların kaynağını oluşturmuştur. Bu sorun Eflâtun'dan bu yana süregelmiştir.

Eflâtun'un tümel kavramları reel birer varlık olarak benimsediğini biliyoruz. Bu kavram realizminin tam karşıtı ise nominalizmdir. Nominalizme göre, Eflâtun'un kendilerine realite eklediği tümel kavramlar, birbirine benzeyen varlıklara bizim verdiğimiz isimlerden oluşurlar. Tümel kavramlar insanın bilincinde oluşmuş olup ayrıca bir varlığa sahip değildir.

Aristo ise, Eflâtun'un kavram realizmi ile bunun tam karşıtı olan nominalizmin arasında bir tutum almıştır. Ona göre de tümel kavramların bir realitesi vardır, ancak bu realite bireylerin kendisinde bulunur, bireylerin dışında kavramlar ayrıca var olmaz. Aristo da, Eflâtun gibi, insanın kendiliğinden var oluşunu kabul eder, bu, insanın kendisinde bulunan bir şeydir.

İlkçağda var olan bu üç ayrı görüşe, yani kavram realizmi, nominalizm ve Aristoculuğa, Ortaçağda yeniden rastlarız. O kadar ki, Ortaçağda ciddi tartışmalara ve ayrılıklara neden olan tek sorunun bu olduğu söylenebilir. Bu ayrılığın tarihini izlersek görürüz ki, Ortaçağın ilk dönemlerinde daha çok kavram realizmi hâkimdir. Skolastiğin en parlak dönemi olan XII. yüzyılda Aristoculuk hâkim olmuştur. Skolastiğin son dönemi olan XIV. yüzyılda nominalizmin etkisi ağır basar. Ancak; nominalizm, aynı zamanda Skolastiğin çöküşünü ve artık sona ermekte olduğunu da ifade etmektedir.

Ortaçağda tartışmaya neden olan tek sorunun Antik dönemden miras kalan bir sorun olması dikkat çekicidir. Ortaçağ felsefesine yön veren büyük otoriteler "Eflâtun" ve "Aristo"dur. Ancak Ortaçağ felsefesi üzerinde Eflâtun'un etkisinden söz ederken bu etkinin daha çok Yeni Eflâtunculuktan geldiğini göz ardı edemeyiz. Çünkü Yeni Eflâtunculuk, Eflâtun'un idelerini Hıristiyanlığın ideleri ile birleştirme olanağı veriyordu.

Bir başka deyişle: Yeni Eflâtunculuk, ideleri Allah'ın düşündüğü fikirler biçimine sokmakla, Eflâtun'un idelerini monoteist bir dinin Allah'ı ile birleştirmeye olanak tanıyordu. Eflâtun ve Aristo'yu otorite olarak tanıyan Ortaçağ felsefesi, zaten kendini her zaman "otoritelere" göre ayarlamıştır. Doğanın doğrudan doğruya gözlemi, bu dönem için bir kuşku konusu değildir; ancak aslolan, kitaplardan edinilen bilgilerdir.

Bu nedenle Ortaçağ felsefesi, gerçeği kendi araştıran yaratıcı bir düşünüş olamıyor. Daha çok öğrenileni öğretmekten oluşan bir etkinlik olarak kalıyor. Buna rağmen Ortaçağ filozoflarının başarılarını büsbütün küçük görmemek gerekir. Çünkü var olan düşünceleri çelişkisiz bir sistem içinde toplamak girişimi, çok keskin bir zekâ ve yetenek gerektirir.

Dikkatimizi Avrupa'nın "Batısına", yani Lâtin Avrupa'ya çevirirsek, Augustinus'un ölümünden sonraki Ortaçağın ilk döneminde Avrupa'nın bu bölümünde büyük bir "düşünce gerilemesi"ne tanık oluyoruz. Antik dönemin soyut ürünlerinin büyük bir bölümü, "Kavimler Göçü"nün gürültü ve yıkıntıları arasında yok olmuştur. Bu nedenle bu dönemde pek az hoca ve okul vardır. Bağımsız düşünceli düşünürlere, hemen hemen hiç rastlanmaz. İlkçağın bu ilk döneminde ismi anılması gereken bir düşünür, İrlandalı "Johannes Eriugena"dır.

umut_hayat
05-06-07, 18:46
Varoluşçuluğu tanımlamak için, sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük "varoluş" (existence) isminden, ilkin "varoluşsal" (existentiel) ve varoluşla ilgili "existential" sıfatları türetilerek ve daha sonra "culuk" son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır. Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir.

Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) oluşu ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?" "aşarsa nereye dek varır bu aşma?" gibi sorunlar söz konusudur.

Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.

Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonra da ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez. Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği.

Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes "dayanışarak" toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar.

İşte bu gelişme ortasında varoluşçuluk felsefesi sesini yükseltiyor. Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır.

Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur: bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, "ya o-ya o" karşısında bırakıyor.

İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa’da bir felsefe-yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre’a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.

"Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir: "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o’dur." İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir, kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa’daki öteki temsilcileri de şunlardır: A.Camus, Simone De Beauvoir, Merleau-Ponty ve hristiyan varoluşçu Gabriel Marcel.

Varoluşçuluğun ilkeleri:

1- Varoluş Özden Önce Gelir:

"Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir.

Bunun gibi insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucunavarırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. Yy, "insan doğası" denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir. "Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir." (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimse de bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -"hayvan"-ve-"insan"- biz olmadan belirlenmiştir: biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız?

İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır. Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eş değer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır.

Bir işçi, "bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır..." ama, "arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir."

Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak "sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam." (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

2- Sınırsız Özgürlük:

Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardırobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. "seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir."

Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

Varoluşa ilk vardığımızda ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz; çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

3- Sorumluluk:

Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben her şeyden sorumluyum; "savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum."

Sartre ne derse desin Polonya’nın istilasından, Fransa’nın işgalinden, Stalingrad’ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünya da olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir ya da daha çok; "doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmışolduğum tavırla," –utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik...-

4- İç Sıkıntısı:

-Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard’ın yaşantısında ve düşüncelerindeya da bir G. Marcel’in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüğe inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

"Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar." diye düşünür: bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar.

umut_hayat
05-06-07, 18:46
Iyilik ve kötülük kutuplari açisindan, iki kavram sunulmustur: Biri bencillik, öbürü de hayirseverliktir. Bencilligin anlami baskalarini kendisi için feda etmek olarak tarif edilmistir. Hayirseverlik ise kendini baskalari için feda etmektir denmistir. Bu durumda insan her iki halde de diger insanlara baglanmis, kendisine iki acidan birini çekmesi söylenmistir. Ya baskalarinin ugruna kendisi aci çekecektir, ya da kendisi ugruna baskalarina aci çektirecektir. Sonunda insanoglunun kendi acilarindan zevk almasi gerektigi de söylenince, tuzak iyice kapatilmistir. Insan artik mazosizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmistir, çünkü bunun karsisina ancak sadizm vardir. Insanogluna oynanan en küstahça oyun bu olmustur. Bagimlilik ve aci çekme bu yolla hayatin temelleri haline getirilmistir. Seçenekler "kendini feda etmekle- tahakküm etme" arasinda degildir. Seçenekler "bagimsizlikla- bagimlilik" arasindadir. Yaraticinin kurali ya da elden düsmecinin kuralidir. Bu temel bir sorundur. Bir ölüm kalim sorunudur. Yaraticinin kurali, insanligin var olmasini saglayan mantikli zihnin ihtiyaçlari üzerine kurulmustur. Elden düsmecinin kurali ise sag kalmayi beceremeyecek insanlarin ihtiyaçlarina dayalidir. Insanin bagimsiz egosundan dogan her sey iyidir. Insanin insana bagimliligindan dogan her sey kötüdür. Bencil kisi salt anlamda bakildiginda baskalarini feda eden kisi degildir. Baskalarini herhangi bir sekilde kullanma ihtiyacinin üstüne çikmis kisidir. Onun islerligi, diger insanlarin kanaliyla degildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amaci da düsüncesi de arzulari da enerjisinin kaynagi da hep onlarin disindadir. Bir baska kisi için var olmakta degildir. Kimseden de kendisi için var olmasini istememektedir. Insanlar arasinda olusabilecek tek kardeslik, tek karsilikli saygi bu yolla olabilir.
GERÇEK NEDİR? NEDEN FELSEFE?
Neden gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden "ya beden ya ruh" gibi, " ya akıl ya kalp" gibi, "ya güven ya özgürlük" gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?
Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı reddetmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme kilitlendi diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz.

Aklınızı takip etmedikçe hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça başkalarının tercih ettiği bir hayata mahkum olacaksınız. Bu yüzden felsefe bir ihtiyaçtır. Felsefe; hayatı analiz etme, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Entellerin kafanızı karıştırmak için bir araya geldiklerinde yaptığı laf kalabalığı değildir.Her insanın bir hayat görüşü, doğru-yanlış bir felsefesi vardır. Farkında olmasa da felsefesiz insan olmaz. Herkes, yaşam tecrübelerinden, gördüğü, duyduğu, okuduğu şeylerden, iyi-kötü sonuçlar çıkararak, bir felsefe sahibi olur.

Felsefe:
evrenin, insanın ve insanın evrenle ilişkisinin asli tabiatını araştıran düşünce sistemidir. Felsefeye, genellikle altrüizmin (birey düşmanlığının) egemen olması, altrüizmin en acı abidelerinden biriyle: insanların kendi içlerinde kültürel olarak yarattıkları benliksizlikle sonuçlanmıştır: kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği; kendisiyle, bir yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık duymaması; ruhunun(bilincinin), kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden gelmesi, göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan şeyleri en az bilmesi; en derin değerlerini, sübjektifliğin iktidarsızlığına teslim ederek, hayatını kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına çevirmesidir

Mistik kahinin mesleğinin püf noktası, anlaşılmazlıktı; bugünün estetiğinde de: anlaşılmazlık, bir değer zannedilmektedir. Nasıl ki, ilkel vahşiler, tabiat fenomenlerini olduğu gibi kabul etmiş; bu fenomenleri, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, bu fenomenlerin kaynağını: bilinmez cinlere atfetmişdilerse; benzer şekilde, bugünün epistemolojik vahşileri de, sanatı olduğu gibi kabul etmiş; onu, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, sanatın kaynağını özel bir tür bilinmez cinlere atfetmişlerdir: hissettikleri duygular. Aralarındaki tek fark, tarih-öncesi vahşilerin hatasının masumca yapılmış olmasıydı.
İnsan karakteri -sayısız potansiyelleriyle, erdemleriyle, kötülükleriyle, tutarsızlıklarıyla, çelişkileriyle- o kadar karmaşıktır ki; insan, kendi kendisinin en çetin bilmecesidir.

Bu anlamda Amacımız:
İnsanlara veya en azından düşünme zahmetine katlananlara kendi içinde tutarlı,dürüst ve rasyonel bir yaşam tarzı sunmaktır.

Mevcudiyet var olandır. Objektif gerçeklik, duygularımızdan, hislerimizden,dileklerimizden, umutlarımızdan veya korkularımızdan bağımsız olarak vardır. Objektivizm insanın gerçekliği algılamak ve eylemlerine yol göstermek için tek aracının mantık olduğunu savunur. Mantık:İnsanın duyularıyla elde ettiği bilgileri tanımlayan ve düzene sokan işlemdir. Objektivizmin metafizikten aldığı etik temellerine göre:Mantık insanın hayatta kalmak için en temel aracı ise rasyonalite de en yüksek erdemidir. Aklını kullanmak, gerçekliği algılamak ve ona göre eylemde bulunmak insanın ahlaki zorunluluğudur. Objektivist etiğin değer standardı:İnsanın insanca vasıflarını muhafaza ederek yaşaması, yani insan hayatı için, ya da diğer bir deyişle rasyonel bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta kalması için gerekli olan neyse odur. Objektivist etik özünde insanın kendi iyiliği için yaşadığını, kişisel mutluluğunun en yüksek ahlaki amacı olduğunu ve ne kendini başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmemesi gerektiğini savunur. Ebedi günah kavramı ahlakı dışlayan bir kavramdır. Eğer insan yaradılış itibarıyla suçlu ise bu konuda tercih hakkı yok demektir. Tercih hakkı yok ise konu ahlakın alanına dahil değildir. Ahlak sadece insanın hür iradesinin hakim olduğu alanda yani onun tercihine açık konularda söz konusu olabilir. İnsanoğlunu yaradılış itibarıyla suçlu kabul etmek kavramsal bir çelişkidir. İnsan belirli bir eylemi hakkında suçluluk duyabilir. Ancak kendine saygısı olan, yüksek ahlaki değerlere sahip birisi eylemleriyle suçlu olmayı hakketmediğinin bilincindedir. Bu nedenle O, Tamamiyle ahlaka uygun hareket edecek ve bundan dolayı haketmediği bir suçluluk duygusunu asla kabul etmeyecektir. Sadizm, mazoizm, diktatörlük veya herhangi bir kötülük insanın gerçeklikten kaçmak istemesinin sonucudur. Düşünememesinin sonucu? Amaçsız bir insan: Gelir geçer duyguların ve tanımlayamadığı dürtülerin etkisiyle oradan oraya savrulan ve kendi hayatının kontrolünü tamamen kaybettiği için her türlü kötülüğü yapmaya muktedir biridir.
Hayatınızı kontrol etmeniz için bir amacınız olması gerekir. Üretken bir amaç??Hitler,Stalin,Saddam ve benzeri bensizlerin?: Hayatlarının gerçek anlamda birer manyak olarak sona erdiğine dikkat ediniz.Bunlar,kendilerine saygı ve sevgisi olmadığı için tüm varoluştan nefret etmişlerdir. Amacı olmayan fakat bir şeyler yapmak durumunda olan birisi diğerlerine zarar vermek için hareket eder. Bu üretken veya yaratıcı bir amaçla aynı şey değildir.Bu anlamda merkezi bir amaç:İnsan hayatındaki bütün diğer ilgileri düzene sokar; değerlerinin hiyerarşi ve görece önemlerini saptar, anlamsız iç çelişkilerden uzak tutar, hayattan daha geniş ölçekte keyif almasını ve bu keyfi aklının hakimiyetine açık olan her alana taşımasını sağlar. Amaçsız birisi ise kaos içinde kaybolur gider. Değerlerinin ne olduğundan habersizdir. Nasıl karar vereceğini bilemez. Kendisi için neyin önemli neyin önemsiz olduğunu saptayamadığı için;rasdgele etkilerin ve anlık kaprislerin insafına bırakır kendini. Hiçbir şeyden zevk alamaz. Hiçbir zaman bulamayacağı bir değeri ararken hayatını harcar. Çünkü en başta; neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğini bilemez.Bu anlamda: Rasyonel davranmak demek gerçeğe uygun davranmak demektir. Duygular algılamanın aracı olamaz. Ne hissettiğiniz size gerçekler hakkında hiç bir şey anlatmaz; onlar,sadece gerçekler hakkındaki tahminlerinize dair bir izlenimdir. Duygular değer yargılarınızın sonucudurlar. Bilinçli veya bilinçsiz olarak kazandığınız, doğru olabileceği kadar yanlış da olabilecek temel önkabullerinizin sonucudurlar. Kapris ise sebebini bilmediğiniz ve öğrenmeye de zahmet etmediğiniz bir duygudur. Peki ?kaprislerle hareket etmek? ne demek oluyor? Bu, insanın bir zombi gibi neyle uğraştığını, ne başarmak istediğini veya onu neyin motive ettiğini bilmeden yaşamasıdır. Bu insanın geçici bir delilik hali içinde yaşaması demektir.Böylesi bir yaşamda, hayattan renkli ve keyifli bir tat alınabilir mi ? Bu durumdan alınabilecek yegane keyfin canilerin kan dökerken aldığı keyfe benzeyeceğini düşünüyorum. Gerçeği reddederek eylemlerde bulunmak sadece yıkım getirmez mi?Duygular insanın değerlerle ilgili önkabullerinin otomatik birer tepkisidirler. Sebep değil sonuçturlar. İnsan eğer mantığı ve duyguları arasındaki ilişkiyi doğru kurabiliyorsa bu ikisi arasında mutlaka bir çatışma, ya birini ya öbürünü seçmek zorunda kalacağımız raddede bir çelişki olmak zorunda değildir. Rasyonel insan, duygularının kaynağını, sahip olduğu hangi önkabullerden kaynaklandıklarını bilir veya keşfetmek için çaba harcar. Eğer önkabulleri yanlış ise düzeltir. Asla güvenemeyeceği ve anlamlarını tam kavrayamadığı duyguların esiri olarak hareket etmez. Bir olayı değerlendirirken tepkilerinin nedenini ve haklı olup olmadığını bilir. İç çelişkilere sahip değildir; aklı ve duyguları yekparedir; bilinci mükemmel bir uyum içindedir. Duyguları düşmanı değil hayattan keyif almasını sağlayan araçlardır. Fakat duyguları rehberi değildir; rehber aklıdır. Ne var ki bu ilişki tersine çevrilemez. Eğer kişi duygularını sebep;aklını ise duygularının edilgen bir sonucu olarak tasavvur ederse; yani eğer duyguları tarafından kontrol edilir ve aklını duygularını rasyonalize etmek veya meşrulaştırmak için kullanırsa o zaman gayri ahlaki hareket ediyor demektir. Böylelikle kendini zulme, başarısızlığa, yenilgiye mahkum etmiş olur. Kendinin ve başkalarının mahvolmasından başka hiç bir şey başaramaz.Yani,düşünme eylemi insanın ana tercihidir. Rasyonel insan hiç bir zaman arzuların veya kaprislerin esiri olmaz, rasyonel yargısının doğruluğunu teyid ettiği değerleri ona yol gösterir. Tanıyabileceği tek otorite budur. Bu anarşi değildir. Çünkü insan özgür ve uygar bir toplumda yaşamak isterse mantık icabı o toplumun objektif, rasyonel ve geçerli kanunlarına uymayı tercih edecektir.
Entellektüel bir güç ve ahlaki bir ideal olarak kollektivizm bugün ölüdür. Fakat özgürlük ve bireycilik henüz keşfedilmedi. Ölmekte olan günümüz kollektivist felsefesinin bir sefalet, imkansızlıklar ve umutsuzluk kültüründen başka bir şey yaratmamış olması dikkate değerdir. Zamanımızın, insanı başarısızlık, tükenmişlik ve yıkımla lanetlenmiş yardıma muhtaç, çaresiz ve akılsız bir varlık olarak yansıtan sanat ve edebiyat dünyasına bir bakın. Bu sunum bir kollektivistin kendi psikolojisinin itirafı olabilir fakat genel bir insan tasviri kesinlikle olamaz. Eğer çizilen bu tablo gerçeğe uygun olsaydı mağaralarımızdan asla çıkamazdık. Fakat bugünlere gelmeyi başardık. Etrafınızı ve tarihi gözlemleyin. İnsanoğlunun başarılarını göreceksiniz. İnsanlığın gelişmek için sınırsız bir kabiliyete sahip olduğunu ve bu kabiliyeti mümkün kılan işlevi fark edeceksiniz. O zaman insanın yaradılış itibariyle çaresiz bir mahlukat olmadığını, ancak aklını, o yüce işlevi kullanmayı ihmal ettiğinde o hale düştüğünü anlayacaksınız.
Mantık. Amaç. Kendine Saygı.

umut_hayat
05-06-07, 18:46
Öncelikle insanı iyi tanımak, makine bir insan kopyası yapabilmenin gereğidir. Dolayısıyla "kendimiz gibi" bir makine yapmaktdaki problemin merkezi, kendimizi tanımaktır. Kendimizi tüm özelliklerimizle tanıyamadığımız sürece, benzerimizi yapma olanağınız bence yoktur. Konuya bu pencereden bakınca; bizim hareket etme, hesap yapabilme gibi bazı özelliklerimizin makine kopyasını yapmanın çok kolay olduğunu çevremizdeki birçok örneğinde ispat ettiği üzere rahatlıkla görebiliyoruz. Sahip olduğumuz bu tür becerileri, bir makinenin, bizden daha hızlı ve hatasız bile yaptığını söylemek pekte yanlış olmaz.
Buna rağmen tüm özellikleriyle bize benzeyen bir kopyanın hâlâ yapılamamış olmasının nedeni, temelinde bir yapılamazlık(unconstructable) özelliği barındırabiliyor olabileceği gibi, kendimizle ilgili şu anki bilgimizin eksikliğinden kaynaklanıyor da olabilir. Felsefe tarihine kısaca bir göz attığımızda, Kant ve ardından gelen düşünürlerin, insanın doğadaki varlıklardan ontolojik(varoluşsal) olarak farklı olduğu görüşleriyle karşılaşırız. Primatlarla akraba olsak bile, evrim süreci içinde çok büyük bir sıçrama olmuş ve biz bir yanımızla doğadan kopmuş bulunmaktayız. Bu yüzden, doğadan yararlanarak benzerlerimizi yapmak artık olanaklı değildir. Kendimizi yalnızca genlerimiz, hücrelerimiz ya da beyin merkezlerimizin çalışmasına indirgeyerek açıklamak, bu düşünürlerin gözünde insanı aşağılamaktır (Aslında bu noktada, insan benliğinin varoluş temelleriyle de ilgili karmaşık durumlar ortaya çıkıyor; benliğimizi yaratan nöronlar arasındaki elektriksel iletişim mi, yoksa bu iletişimin sebebi olan şey benliğimiz mi?).
Dolayısıyla asla, birtakım materyalleri (maddi parçalardan oluşan) biraraya getirerek kendimizin makine kurgusunu veya kopyasını yaratma olanağımız yoktur. Farz edinki hangi parçalardan oluştuğumuzu en ufak ayrıntısına dek biliyoruz ve bu parçaları üretebiliyoruz (hatta bakımını bile yapıyoruz), ancak onları biraraya getirdiğimizde oluşacak şey insan olmayacaktır. Çünkü insan, parçalarının toplamından çok daha fazlasıdır. Bu düşüncenin matematiksel ya da mantıksal olarak ispatını yapmam elimdeki bilgilerle olanaksızdır. Ancak bu durum zaten bir mantık sorunu olmaktan öte, az önce bahsettiğim gibi ontolojik bir ayrılıktır.
İnsanoğlu, malzemesini fiziksel evrenden almakla birlikte, tarihsel varlık alanı olarak adlandırılan, fiziksel evrenden farklı bir evrende yaşar. Dolayısıyla maddi olan varlığı bir biçimde düzenleyerek oluşturacağımız şey(?), asla bu tarihsel varlık alanında yer alamayacaktır. Kant ve diğer eleştirel (epistemologist) düşünürler bizim fizyolojik ve düşünsel olarak yaşadığımız iki farklı dünyanın yanısıra, duygusal olan bir üçüncü dünyada da yaşadığımızı düşünürler. Fizyolojik ve düşünsel tarafımız bilgiye dayandığı için, benzetimi(analogous) kurulabilir. Fakat enformatik işlemlerle çözümlenme temeline dayanmayan üçüncü tarafın benzetimi de kurulamayacağından, yarattığımız şey insan değil, ancak insana benzer birşey olacaktır.
Benzeşimimizin yaratılması konusunda karşımıza çıkan en önemli sorunlardan biri de, işte bu bilgi temelli meseledir. İnsan bilgisinin tümü kodlanmış, kategorize edilmiş, teknolojik ve sosyal kanallar aracılığı ile erişilebilen ve paylaşılabilen açık bir bilgiyse ki bu bildiklerimizin açıkça formülize edilebilir olduğunu gösterir, o zaman kendi kopyamızı da yaparız. Ancak pekte öyle olmadığı ve genelde bildiğimizi sandığımızdan ve farkında olduğumuzdan fazlasını bildiğimizi savunmak daha mantıklı ki bu açıklama bizi, henüz kategorize edilmemiş, kodlanmamış, iletilmemiş ve çözümlenmemiş bilgiye ulaştırır. Bu örtük bilgi kodlanamayan bir bilgi türü olduğundan, varolan bir makineye ifade edilebilecek bir dile dönüştürülmesi oldukça güçtür. Neden? Örtük bilgiyi her ne kadar açık kılmak istesekte beynimizde asla açık kılınmamış bazı bilgiler kalacaktır. Zihnimizde bir metafor yaratarak anlatılanı daha basit ifade edebiliriz; 0 ile 0.00000001 arasında kaç tane gerçel sayı olduğunu merak edersek, limit kuramına başvurmak zorunda kalır ve cevabın sonsuz olduğunu görürüz. Elimizdeki makine sadece önceden programlanmış olanı verebileceğinden, örtük bilginin tümü açık bilgiye çevrilmeden yapay zekanın gerçekleştirilebilmesi, ilkece imkansız gibi görünüyor. Eğer bilgi dediğimiz olgunun daha iyi anlaşılmasıyla birlikte örtük bilginin beyin fizyolojisi ve yapısıyla ilgili özellikleri açıklanabilirse, benzerlerimizin yapılabileceğine dair bir umut doğabilir.
Bugün ulaştığımız noktanın, çok uzun bir evrim sonucunda gerçekleşmiş olması da ayrı bir sorundur. Konuya bu açıdan bakılınca, kendimizinkine benzeteceğimiz yapay bir zeka, evrimimiz süresince başımızdan geçen yaşantıların tümünü barındıramayacaktır. O zaman benzettiğimiz varlık, yalnızca taklit ettiğimiz şeyle sınırlı kalacak ve hiçbir zaman tam bir kopyamız olamayacaktır. Yoksa, evrim boyunca kazanmış olduğumuz deneyimlerin maddi olarak taklit edilebilecek nitelikte olduğunu söylemek gerekir ki bu fundemantalist bir materyalizm örneği olur. Bu noktada bahsettiklerimin, davranışsal ve bilişsel (cognitive) düzeyde olduğu uyarısını da eklemeliyim. Bu arada belli bir davranışta bulunurken yaşadığımız duyguların çok özel olduğunu, sadece tarafımızca yaşanabileceğini ve başkalarınca asl bilinemeyeceğini, dolayısıyla benzeşiminin elde edilemeyeceğini savunan metafizik düşünürler de mevcut.
Peki, öfkelenmek ve öfkeli olma davranışı göstermek, aynı şey midir sizce? Eğer aynı "evet, şeydir" diyorsanız, davranışçı bir insan anlayışınızın varolmasının yanında insan gibi davranan makinelerinde zamanla(?) yaratılabileceğine inanıyor olmanız gerekir. Teoride bunun için bir engel görmüyorum. Tabii ki engeller karşımıza çıkabilir, ama mutlaka aşılacaktırlar. Ancak yukarıdaki soruya cevabınız "hayır" ise davranışçı bir anlayış sergilemiyorsunuz; bu demek oluyor ki davranışlarımızdan farklı bir varlık olduğunumuzu düşünüyorsunuz, yani benzeşimimizin yaratılmasını mümkün bulmuyorsunuz.
Anlatmaya çalıştığım zorlukların yanısıra, kopyamız olacak makinenin teknolojik olarak üretimiyle ilgili zorluklar da var. Tüm özelliklerimizi, becerilerimizi, yapabileceklerimizi ve verebileceğimiz tüm mümkün yanıtları bilmek istatistiki olarak oldukça düşük. Yinede ileride bunların başarılabileceğini varsayarsak bile, karşımıza daha farklı bir sorun çıkacak; bunca olanaklılığı teknolojik olarak makineye öğretip öğretemeyceğimiz (öğretme deyimimi kullanmamın sebebi yapay zeka programcılığında, sade programlama dışında makine eğitiminin de önemli rol oynamasıdır) sorunsalı. Nano- ve mikroelektroniğin böylesine gelişmemiş olduğu zamanlarda, mekanik kopyamızın yapılmasının mümkün olduğu ama üretilmesinin teknolojik açıdan imkansız derecede zor olacağı zannediliyordu. Şu anda bu tarz bir teknolojik zorluk aşılmış durumda.
Kısaca özetlersek, sahip olduğumuz bilginin ne kadar olduğunu açıklayabilirsek, o kadar bilgiyi saklayabilen, işleyebilen, geliştirebilen ve ilişkilendirebilen makinelerin yapılması konusunda teoride kimsenin karşı çıkmaması gerekir. [Antiparantez, bence insan benzeşimi üretilebilir mi sorusunun tam terside çarpıcı bir sorudur. Makinelerle insan yapılır mı diye uğraşırken, çoğu insan zaten şu anda robot haline gelmiş durumda, önceden tahmin edilmesi güç olmayan davranışlarda bulunuyor, sonuçta bu insanların tıpkısını yapmak fabrikasyon üretime bile geçilebilecek kadar kolay oluyor. Bu bağlamda, televizyon ekranın karşısında bir kaç dakika geçirmemiz, eşlenik insaları gözlemek için yeterli olabiliyor.]
Murat Yatağan

umut_hayat
05-06-07, 18:47
Boris Spassky'ye Açık Mektup - Ayn Rand - 1974
Sayın Spassky: Bobby Fischer ile yapmakta olduğunuz dünya satranç şampiyonluğu maçını büyük bir ilgi ile izliyorum. Satranç
meraklısı değilim ve hatta oynamam da ve oyunun sadece temel kurallarını biliyorum. Ben mesleği romancı-felsefeci olan birisiyim.
Fakat televizyonda hamle hamle yeniden verilen bir oyununuzu izledim ve onları bir satranç oyuncusunun ihtiyaç duyduğu müthiş düşünce ve planlama karmaşıklığının gerçek bir ispatı olarak gördüm. Bu bir satranç oyuncusunun kaç şeyi aklında tutması gerektiğinin ,kaç şeyi entegre etmesi gerektiğinin,ne kadar ileriyi görmesi ve planlaması gerektiğinin bir ispatıydı. Sizin ve rakibinizin sıradışı bir entellektüel kapasiteye sahip olması aşikardı.

Sonra ,oyunun kendisinin ve oyuncuların zihni marifetinin onların uğraştıkları realitenin metafiziksel mutlaklığı sayesinde mümkün olduğunu fark ederek sarsıldım. Oyuna Kimlik Kanunu ve onun sonucu olan Nedensellik Kanunu hakimdir. Her şey olduğu gibidir: bir vezir bir vezirdir, bir fil bir fildir,ve her birinin yapabileceği hareketler onların niteliğiyle belirlenir: bir vezir doğrusal ya da diyagonal herhangi bir açık çizgide ilerler,bir piyon ilerleyemez;bir kale satranç tahtasının bir kenarından diğerine ilerler,bir piyon ilerleyemez,vs. Onların kimlikleri ve hareketlerinin kuralları sabittir - ve bu durum oyuncuların aklının karmaşık,uzun vadeli bir strateji geliştirmesini mümkün kılar,bu nedenle oyun sadece kişinin (ve rakibinin) marifetine bağlıdır.
Bu durum beni size sormam gereken bazı sorulara götürdü.

İki saatlik beyin çatlatan bir emekten sonra - rakibinizi köşeye sıkıştırdığınız - kritik bir anda,bilinmeyen,keyfi bir kuvvet aniden diyelim rakibinizin filinin vezir gibi oynamasını sağlayacak şekilde oyunun kurallarını rakibinizin lehine değiştirmiş olsa,oynayabilir miydiniz? Oynayamaz mıydınız? Ancak gerçek hayatta,bu sizin ülkenizin kanunudur ve bu oynamak için değil, fakat yaşamak için sizin ülkenizin vatandaşlarının içinde bulunduğu durumdur.

Satrancın kuralları diyalektik bir realiteye uygun olacak şekilde zıtların bir araya gelebileceği şekilde yenilense,böylece kritik bir anda sizin veziriniz Beyaz'dan Siyah'a dönüp,rakibinizin veziri olsa ve sonra da her ikinize de ait olan Gri'ye dönse,oynayabilir miydiniz, oynayamaz mıydınız? Ancak gerçek dünyada,bu sizin vatandaşlarınızın kabul etmesi,içselleştirmesi ve onlarla yaşaması öğretilen realite görüşüdür.

Bir ekip halinde oynamak zorunda olsanız - yani kendi başına düşünmeniz ve oynamanız yasaklansa ve bir grup tavsiyeci ile değil fakat her hareketinizi oylamayla belirleyen bir takım ile birlikte oynamak zorunda olsanız- oynayabilir miydiniz? Bir şampiyon olarak takım içindeki en iyi beyin siz olacağınızdan,takımı sizin stratejinizin en iyi olduğuna ikna etmek için ne kadar çaba ve zaman harcamak zorunda kalırdınız? Başarmanız mümkün olur muydu? Eğer bazı faydacı,sadece içinde bulunduğu anı düşünen zihniyetler rakibinizin atını sizin üç hamle sonra şah mat olmanıza yol açma pahasına alsa ne yapardınız ? Devam edebilir miydiniz ? Ancak gerçek dünyada ,bu sizin ülkenizin teorik idealidir,ve bu ülkenizin (bir gün) bilimsel çalışma,sanayi üretimi ve insanoğlunun hayatta kalması için gereken herhangi bir diğer aktiviteyle uğraşmada önerdiği metottur.

Hantal bir takım çalışma mekanizması söz konusu olsa ve hareketleriniz basitçe arkanızda duran - hiçbir şeyi açıklamayan veya tartışmayan,tek argümanı ve niteliği silahı olan bir kişi - tarafından sırtınıza dayalı bir silahla size dikte ettirilse,oynayabilir miydiniz? Oyuna devam etmeyi bir tarafa bırakın,başlayabilir miydiniz? Ancak gerçek dünyada,bu sizin ülkenizde insanların yaşadığı (ve öldüğü) uygulamadaki politikadır.

Oyunun kuralları farklılaştırılsa ve siz "proletaryacı" kurallarla oynarken rakibinizin "burjuva" kural